Salahattin ALTUNDAĞ
Evlenmeli
Bekârlık, bî-kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâc, tasfiye tehzîb eder.[1]
Bediüzzamân Hazretlerinin bazı sözleri vardır ki, zâhirde birkaç cümleden ibâret görünür; fakat hakikatte bir ömür sürecek kadar geniş bir tefekkür kapısı açar. İlk bakışta kısa bir vecîze gibi görünen o sözler, dikkatle bakıldığında insanın fıtratına, nefsin mahiyetine, hayatın içtimaî nizâmına, mesûliyetin kemâle bakan cihetine ve âile hayatının hikmetine dâir derin dersler ihtivâ eder. İşte “Evlenmeli” başlığı altında zikredilen bu ifâdeler de böyledir. Lafzı kısadır; fakat mânâsı pek vâsidir. Bir tavsiye gibi görünür; fakat içinde bir teşhis, bir muhâsebe, bir terbiye dersi ve bir istikâmet beyânı vardır.
Hele bu sözlerin başına “Evlenmeli” başlığının konulmuş olması, meselenin yalnız bir tasvîr olmadığını, aynı zamânda bir yön gösterme olduğunu da ihtâr eder. Demek burada yalnız “evlilik hakkında bir kanâat” beyân edilmiyor; insanın tekemmülü, nefsin terbiyesi ve hayatın istikâmeti nâmına bir yol gösteriliyor. Çünkü bazı hakikatler vardır ki, onları doğru anlamak için yalnız cümleye değil, cümlenin ruhuna bakmak gerekir. Burada da öyle bir hâl vardır. Mesele yalnız evlilik ve bekârlık meselesi değildir; mesele, insanın ne ile büyüdüğü, ne ile olgunlaştığı, ne ile kemâle yürüdüğü meselesidir.
“Bekârlık, bî-kârların kârıdır.”
Bu cümle, ilk bakışta hafifçe söylenmiş bir söz gibi görünse de, hakikatte pek ciddî bir tenkidi ihtivâ eder. Buradaki “bî-kâr” tâbirini yalnız dünyevî işsizliğe hamletmek eksik olur. Bu söz, daha derin bir mânâyı haber verir. Burada işâret edilen, yalnız eli iş tutmayan kimse değil; yük almaktan kaçan, vazîfe taşımak istemeyen, mesûliyetin ağırlığını sevmeyen, hayatı kendi hevesinin merkezi yapmak isteyen nefistir. Yani insanın içindeki o hodgâm damar, çoğu zamân rahatını vazîfeye, serbestiyetini mesûliyete, keyfini hizmete tercih eder. İşte böyle bir nefis için bekârlık, bâzen bir serbestiyet zemîni, bâzen bir rahat sâhası, bâzen de nefsânî arzularını daha az kayıtla yaşama imkânı gibi görünür.
Çünkü insan, kendi başına yaşadığı vakit çoğu zamân kendisini “tam” zannetmeye meyleder. Kendi mizâç ve alışkanlıklarını tabiî, kendi kusûrlarını hafif, kendi tercihlerini mâkul, kendi rahatını da haklı görür. Kendi etrafında dönen hayat, insana çoğu vakit bir iç denetim kazandırmaz; bilâkis onun nefsini fark ettirmeden besler. Yalnız yaşayan insan, çoğu zamân kendi kusûrlarına çarpmaz; çünkü kendisine ayna olacak devâmlı bir hukûk alanı yoktur. Onun tahammülsüzlüğünü açığa çıkaracak, rahat düşkünlüğünü yüzüne vuracak, kendini merkeze alma alışkanlığını görünür hâle getirecek dâimî bir imtihân zemîni bulunmaz. Böyle olunca nefis, kendi kusûrunu hürriyet, kendi keyfîliğini şahsiyet, kendi dağınıklığını tabiilik, kendi mesûliyetten kaçışını da akıllılık sanabilir.
Halbûki izdivâç, işte tam bu perdeleri kaldıran bir aynadır. İnsan evlenince yalnız bir eşe kavuşmuş olmaz; aynı zamânda kendi nefsini, daha önce hiç görmediği bir cepheden görmeye başlar. Çünkü artık hayat yalnız onun etrafında dönmez. Artık başka bir kalp vardır. Başka bir hukûk vardır. Başka bir bekleyiş, başka bir incinme, başka bir ihtiyâç, başka bir sessizlik, başka bir yorgunluk vardır. Artık insan yalnız kendi keyfine göre konuşamaz, susamaz, karar veremez, harcayamaz, çekilemez, öfkelenemez. Çünkü evlilik, insanı yalnız yakınlığa değil, aynı zamânda hukûka da çağırır.
İşte tam burada insanın içinde saklı duran nice kusûrlar görünmeye başlar. Sabırsızlık görünür. Tahammülsüzlük görünür. Hükmetme arzusu görünür. Kendini merkeze alma alışkanlığı görünür. Rahata düşkünlük görünür. Verme iddiâsının ne kadar hakiki olduğu görünür. Sevginin ne kadar saf, ne kadar benlik karışımlı olduğu görünür. İnsan bekârken kendisini fedakâr zannedebilir; fakat paylaşma vakti geldiğinde fedakârlığının sınırını görür. Kendisini merhametli bilebilir; fakat başka bir ruhun yorgunluğunu, korkusunu, zaâfını, tekrar eden kusûrunu taşımaya mecbûr kalınca merhametinin ne kadar şartlı olduğunu fark eder. Kendisini olgun sanabilir; fakat küçük bir âile meselesinde daralıp taşınca, içindeki çocuk kalan taraf ile yüzleşir.
Demek evlilik insana yeni kusûrlar vermez; ekseriyâ zâten mevcût olan kusûrları zâhire çıkarır. Ve çoğu zamân insanı sarsan şey, evliliğin kendisi değil; evliliğin eliyle kendi hakikatini görmesidir. Zira insan nefsini uzaktan sevmesi kolaydır; fakat yakından tanıması zordur. İzdivâç, işte o zor tanımanın mekteplerinden biridir.
Bediüzzamân Hazretlerinin “Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur” ifâdesi de bu noktada dikkatle okunmalıdır. Buradaki nispetler, elbette cebrî ve maddî bir hesâp değildir. Bunlar gâlip cihetleri ve eklenen hâlleri anlatan temsilî ifâdelerdir. Yoksa mesele kadınlığı, erkekliği veya insan kıymetini sayılara bölmek değildir. Burada yapılan şey, hayat şartlarının ve mesûliyet derecelerinin, insandaki bazı husûsîyetleri nasıl belirginleştirdiğine dâir latîf bir teşhistir.
“Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir” cümlesi, kadının aslî şefkât, letâfet, rikkat ve sadâkât cevherini inkâr etmez; bilâkis o letâfetin hayat yüküyle berâber bir metânet, bir müdafâa, bir dayanma kuvvetiyle mezcolabildiğine işâret eder. Kadın, bilhassa yalnız kaldığında yahut hayat yükünü omuzlamak mecbûriyetinde olduğunda, fıtratında zâten bulunan kuvvet tarafı da inkişâf edebilir. Bu, kadınlığın eksilmesi değil; hayatın yükleri altında başka bir cephenin belirginleşmesidir.
Fakat bu vecîzenin en çarpıcı tarafı, hiç şüphesiz “Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur” cümlesidir. Buradaki “çocuk” kelimesi, yaş küçüklüğünü ifâde etmez. Daha ziyâde rüşdünü tam bulamamış nefsin hâlini anlatır. Zira çocuk, istediğini hemen ister. Beklemeyi sevmez. Merkezde kalmak ister. Paylaşmayı ağır bulur. Kendi ihtiyâcını öne alır. Rahatı vazîfeye tercih eder. Yük taşımaktan hoşlanmaz. hesâp vermekten sıkılır. İşte bekâr erkekte âile mesûliyetiyle pişmemiş, başkasının hukûkunu dâimî şekilde taşımakla terbiye olmamış bir taraf kaldığında, o taraf bir ölçüde çocukça kalabilir.
Bu, bir tahkîr değil; çok ince bir teşhistir. Burada erkekliğin karşısına kadınlık konulmamış; olgunluğun karşısına çocukluk konulmuştur. Demek mesele cinsiyetler arası bir üstünlük yahut eksiklik beyânı değildir. Mesele, mesûliyet almayan nefsin ham kalmasıdır. Erkekte kuvvet bulunabilir; fakat bu kuvvet sabırla yoğrulmamışsa kaba kalabilir. İrâde bulunabilir; fakat bu irâde başkasının hukûkunu her gün taşıyan bir terbiyeden geçmemişse sertleşebilir. Cesâret bulunabilir; fakat merhametle dengelenmemişse yıkıcı bir istikâmete sapabilir. Demek “bir sülüs çocuk” ifâdesi, erkeğin nefsinde tekemmül etmemiş, yük görmemiş, sabırla incelmemiş, fedakârlıkla olgunlaşmamış bir tarafın varlığına işâret eder.
İşte bütün bu cümlelerin kalbi ise son ifâdede saklıdır: “İzdivâc, tasfiye tehzîb eder.”
Bu iki kelime, hakikaten başlı başına bir âile felsefesi, bir nefis terbiyesi ve bir içtimâî hikmet dersi hükmündedir. Tasfiye, karışmış olanı ayıklamak, saf olanla saf olmayanı birbirinden ayırmak, bulanıklığı giderip özü ortaya çıkarmak demektir. Tehzîb ise yontmak, inceltmek, edeplendirmek, kabalığı gidermek, insanı zarîf ve ölçülü hâle getirmektir. Şu iki kelime dikkatle okunduğunda görülür ki, Bediüzzamân Hazretleri evliliği yalnız bir berâberlik, yalnız bir meşrûiyet zemîni, yalnız bir sosyal kurum olarak takdim etmiyor; aynı zamânda insanın iç âleminde cereyân eden bir tasfiye ve tehzîb mektebi olarak gösteriyor.
Çünkü insan nefsi sâde değildir; karışıktır. Muhabbetin içine sahiplenme karışabilir. Şefkâtin içine tahakküm sızabilir. Gayretin içine benlik ve gurur karışabilir. Hürriyet arzusunun içine sorumsuzluk saklanabilir. Sevginin içine beklenti, hesâp, üstün gelme arzusu ve nefsânî talep karışabilir. İnsan bekârken bu karışımları çoğu vakit kolay fark etmez. Çünkü kendi kurduğu hayat, kendi nefsinin kusûrlarını görünmez kılan bir perdedir. Fakat evlilikte insan artık yalnız kendi hevesleriyle yaşamaz. Başka bir ruhla, başka bir hukûkla, başka bir sabır alanıyla temâs eder. İşte o temâs, nefsin içindeki tortuları yukarı çıkarır.
İnsan kendisini sabırlı zanneder; bir mesele çıkar, sabrının ne kadar dar olduğunu görür. Kendisini affedici sanır; tekrar eden bir kusûr karşısında öfkesinin nasıl kabardığını fark eder. Kendini vakur bilir; ama bir tenkit karşısında benliğinin nasıl inceldiğini, nasıl yaralandığını görür. Kendini cömert zanneder; fakat paylaşma mecbûriyeti ortaya çıkınca cimriliğinin incelikli yüzleriyle karşılaşır. İşte bu yüzleşme, eğer insafla okunursa rahmettir. Çünkü insan kusûrunu görmeden nefsini ıslâh etmeye yönelmez. Kendisini tanımadan nefsini terbiye etmeye yönelmez. İçindeki hastalığı fark etmeden şifâya tâlip olmaz.
Tehzîb ise bu fark edişten sonra başlar. Bir taş, yontula yontula şekil alır. Bir ağaç, budana budana meyveye durur. Bir ruh da sabır, tahammül, vazîfe, fedakârlık ve hukûk disiplini içinde incelir. İnsan evlilikte yalnız sevmeyi öğrenmez; sevgisini adâletle taşımayı öğrenir. Yalnız yakınlığı öğrenmez; yakınlığın edeple, ölçüyle ve sorumlulukla korunması gerektiğini öğrenir. Yalnız “ben de varım” demeyi değil; “sen de varsın” demeyi öğrenir. Yalnız konuşmayı değil; susmanın da bir hukûk olduğunu öğrenir. Yalnız hak talep etmeyi değil; başkasının hakkını gözetmeyi öğrenir. Yalnız affedilmeyi istemeyi değil; affedebilmeyi öğrenir.
Bunun için izdivâç, rahatın değil; rüşdün mektebidir. Nefsin serbestiyetini değil; kalbin genişlemesini netice verir. İnsan, kendi etrafında dönen bir hayatta çoğu zamân büyüdüğünü zanneder; halbûki hakikatte daralabilir. Başkasının hukûkuna yer açtıkça, kendi nefsini merkezin dışına çekebildikçe, vazîfe ve hizmetle yoğruldukça ise büyür. Çünkü insanı büyüten şey, rahatının artması değil; mesûliyetinin derinleşmesidir.
Buradan bugünün evliliklerine bakıldığında, bu vecîzenin ne kadar canlı bir hakikati ihtivâ ettiği daha iyi anlaşılır. Çağımızın en büyük imtihânlarından biri, hak iddiâsının büyüyüp vazîfe şûûrunun küçülmesidir. Herkes anlaşılmak istiyor; fakat anlamaya aynı derecede yanaşmıyor. Herkes sevilmek istiyor; fakat sevmenin külfetine tâlip olmuyor. Herkes huzûr istiyor; fakat o huzûrun bedeli olan sabrı, tahammülü, vazîfeyi, kendini sınırlamayı, özür dilemeyi ve başkasının hukûkuna göre yaşamayı ağır buluyor. Hâlbuki evlilik, insana yalnız bir duygu değil, aynı zamânda bir mesûliyet biçimi teklif eder.
Nefis ise mesûliyeti sevmez. Nefis, kendisini merkeze koymayı sever. Rahatını korumayı sever. Yükü başkasına bırakmayı sever. kusûrunu örtmeyi sever. Dilediği gibi davranmayı sever. hesâp vermemeyi sever. Evlilik ise tam bunların zıddını ister. Paylaşmayı ister. Kendini frenlemeyi ister. Sabrı ister. İnsâfı ister. Başkasının hukûkuna riâyeti ister. Özür dilemeyi ister. Gerektiğinde susmayı ister. Gerektiğinde kendi arzusundan vazgeçmeyi ister. İşte nefis tam burada imtihâna girer. Terbiyeye açık bir nefis, bu mektepte yumuşar, incelir, olgunlaşır. Terbiyeye kapalı bir nefis ise aynı mektepte sertleşebilir. Çünkü evlilik, onun içindeki kusûrları saklayamaz hâle getirir.
Bu sebeple bugün bazı evlilik krizlerinin dibinde yalnız geçimsizlik, yalnız iletişim eksikliği, yalnız ekonomik zorluk bulunmaz. Bâzen asıl mesele, nefsin izdivâcın tasfiyesine ve tehzîbine râzı olmamasıdır. İnsan evlilikte yalnız eşiyle karşılaşmaz; kendi sabırsızlığıyla, kendi benliğiyle, kendi rahat düşkünlüğüyle, kendi hodgâmlığıyla, kendi çocuk kalan tarafıyla, kendi mesûliyetten kaçan damarıyla da karşılaşır. Bu yüzleşmeyi kabul eden insan, acı da çekse olgunlaşır. Fakat bu yüzleşmeden kaçan insan, çoğu zamân yükten değil, yükün gösterdiği kendi eksikliğinden rahatsız olur.
Bundan dolayıdır ki bazı insanlar evliliği, kendilerini büyütecek bir mektep olarak değil; kendi keyiflerini bozan bir müdâhale gibi görmeye başlarlar. Halbûki evlilik, keyfin saltanâtı için değil; nefsin terbiyesi ve hayatın istikâmeti içindir. Orada insanın hevesi değil, hukûku konuşur. Orada yalnız arzu değil, vazîfe de vardır. Yalnız yakınlık değil, emniyet de vardır. Yalnız sevgi sözü değil, sadâkât yükü de vardır. İnsan bu hakikati kavradıkça evliliğin mânâsı büyür; kavrayamadıkça ise evlilik, nefsine dar gelen bir çerçeve gibi görünür.
Fakat burada çok mühim ve asla ihmâl edilmemesi gereken bir nokta vardır. Şu suâl haklı olarak sorulmalıdır: “Şiddet, tahkîr, istismâr, güven yıkımı, haysiyet kırıcı söz ve davranışlar, çok defa kemâle ermemiş nefsin taşkınlıklarından çıkmıyor mu?” Evet, çoğu zamân öyledir. Bu gibi zulümlerin gerisinde ekseriyetle tehzîbe râzı olmayan, mesûliyet karşısında daralan, kusûruyla yüzleşmek istemeyen, kendini düzeltmek yerine karşı tarafı ezerek üstün gelmeye çalışan ham bir nefis vardır. İzdivâç, böyle bir nefsin gizli hastalıklarını açığa çıkarabilir. Nefis kendini ıslâh etmeye yanaşmadığında, bu açığa çıkış bâzen tahakküm, bâzen aşağılama, bâzen manipülasyon, bâzen susarak cezalandırma, bâzen güveni kırma, bâzen de açık şiddet şeklinde tezâhür edebilir.
Lâkin burada bir mizânı daha muhâfazâ etmek gerekir. Evlilik hayatında görülen her sıkıntı, her sürtüşme, her kusûr ve her incinme hâli, hemen çözülmesi gereken bir kopuş sebebi gibi okunmamalıdır. Çünkü izdivâç, zâten iki ayrı mizâcın, iki ayrı terbiyenin, iki ayrı alışkanlığın, iki ayrı nefsin bir çatı altında âhenk kurma cehdidir. Böyle bir hayatta sabır olacaktır, tahammül olacaktır, kusûru hoş görme olacaktır, nefsini geri çekme olacaktır, af olacaktır, sulh için gayret olacaktır. Zirâ âile hayatında aslolan, ilk sarsıntıda çözülmek değil; mümkün mertebe ıslâh ile ayakta kalmaktır.
Çünkü insan, bekârken kendi kusûruna tek başına katlanır; evlenince hem kendi kusûrunu görür, hem de başkasının kusûruyla berâber yaşamayı öğrenir. İşte izdivâcın bir ciheti de budur: İnsanı yalnız kendi nefsini taşımaya değil, başkasının zââfı, yorgunluğu, acziyeti ve noksanıyla da insâf dâiresinde yaşamaya alıştırmak. Onun için evlilikte devâm, sebât ve süreklilik esastır. Küçük sarsıntıları büyütmek, her incinmeyi yıkım saymak, her kusûru kopuş sebebi gibi görmek, izdivâcın tehzîb sırrına muvâfık düşmez. Çünkü nice sert taraflar sabırla yumuşar, nice kırgınlıklar zamânla tâmir olur, nice kusûrlar duâ, nasihât, şefkât ve tahammülle hafifler.
Fakat bununla berâber, bir başka hakikati de unutmayalım: Nefsin hamlığından doğan yanlışlar, âileyi ayakta tutma bahânesiyle meşrû gösterilemez. Zirâ izdivâç, kusûru örtüp büyüten değil; kusûru fark ettirip ıslâha sevk eden bir mekteptir. Burada esas olan, hemen kopmak değil; önce düzeltmeye çalışmak, sulh yollarını aramak, sabır ve hikmetle âileyi muhâfazâ etmektir. Ancak âileyi muhâfazâ etmek demek, açık haksızlığı hak saymak da değildir. Demek ki doğru mizân şudur: Asıl olan devâmdır, ıslâhdır, tahammüldür, sadâkâttir, sabırdır; fakat bunlar zulmü güzelleştiren bir perde hâline de getirilmemelidir.
Evet, âile hayatı rahatın değil, mesûliyetin mektebidir. Orada insan, biraz da kusûra katlanarak, biraz da nefsini kırarak, biraz da kendi hakkını öne çıkarmamayı öğrenerek olgunlaşır. Çünkü evlilik, yalnız sevilmek değil; yük taşımaktır. Yalnız anlaşılmak değil; anlamaya çalışmaktır. Yalnız kendi incinmesini görmek değil; karşı tarafın yorgunluğunu da hesâba katmaktır. Bu cihetle izdivâçta sabır, sebat ve devâm arzusu esastır. Âileyi yaşatan da çoğu zamân kusûrsuzluk değil; kusûra rağmen hukûku, hürmeti ve sadâkâti koruyabilmektir.
Belki meselenin özü burada toplanır: Bekârlık, bazı nefisler için serbestiyetin rahatını taşır; fakat izdivâç, mesûliyetin vakârını öğretir. Bekâr erkekte çocuk kalan taraflar, âile yüküyle terbiye görmedikçe bâki kalabilir. Evlilik ise insanı tasfiye eder; çünkü içindeki tortuları görünür kılar. Tehzîb eder; çünkü o tortularla yüzleşen insanı yontar, inceltir, edeplendirir. Nefis buna râzı olursa insan yükselir. Râzı olmazsa çatışma doğar. Daha kötüsü, bazı ham nefislerde bu çatışma, hukûku ve hürmeti zedeleyen yollara da sapabilir. İşte bu sebeple evlilik, yalnız sevmek değil; nefsini terbiye etmeye râzı olmaktır. Yalnız birlikte yaşamak değil; birlikte hakkâniyetle yaşamayı öğrenmektir.
Hülâsa, “Bekârlık, bî-kârların kârıdır” sözü, nefse hoş gelen serbestiyetin gizli tehlikesini haber verir. “Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur” sözü, mesûliyetle yoğrulmamış nefsin ham ve hevesperest taraflarını teşhis eder. “İzdivâc, tasfiye tehzîb eder” sözü ise, evliliğin insanı yalnız bir hâneye değil, kendi iç âlemine, kendi kusûruna, kendi terbiyesine ve kendi kemâline götüren bir mektep olduğunu ilân eder. Demek ki burada yalnız bir âile tavsiyesi yoktur; aynı zamânda insan tabiatına, nefis terbiyesine ve içtimaî hayata dâir derin bir teşhis vardır.
Ve belki bu sözlerin bugüne bakan en mühim ciheti de şudur: Bediüzzamân Hazretleri, bir asrı aşkın zamân evvel yalnız kendi devrinin insanına konuşmamış; âdeta gelecek zamânların âile yaralarına da ışık tutmuştur. O gün söylenen bu birkaç cümle, bugün dâhi canlılığını muhâfazâ ediyorsa, bu hâl o sözün sıradan bir nasihât değil, fıtrata temâs eden bir hakikat dersi olduğunu gösterir. Zirâ zamân eskittikçe solmayan sözler, çoğu zamân zamâna bağlı fikirler değil; insanın değişmeyen mâhiyetine dokunan hakikatlerdir. Bu vecîze de öyle görünmektedir. Bir asrı aşkın zamân geçmesine rağmen, hâlâ evliliği, nefsi, mesûliyeti ve âile hukûkunu anlamada yol gösterici bir kuvvet taşıması bunun delilidir.
Bugün âilelerin yıpranmasına, gençlerin savrulmasına bakıldığında, insanın içine istemsiz bir hasret çöküyor ve şu cümle dudaklara geliyor: Keşke insanlık, husûsan ümmet-i Muhammed (asm), Bediüzzamân Hazretlerinin bu ihtârını vaktinde hakkıyla dinleyebilseydi. Keşke evlilik, yalnız bir merâsim, yalnız bir arzu birliği, yalnız bir heves ortaklığı gibi değil; bir mesûliyet mektebi, bir hukûk zemîni ve bir nefis terbiyesi olarak anlaşılabilseydi. Belki o vakit nice ocak bu kadar çabuk sönmez, nice âile bu derece yıpranmaz, nice genç bu kadar perişân olmaz, nice çocuk da ya dağılmış yuvaların mahrûmiyetiyle yahut da dağılmamış fakat huzûru aşınmış evlerin sessiz yarası içinde büyümek mecbûriyetinde kalmazdı.
Elbette bütün âile kırılmalarını tek bir sebebe bağlamak doğru değildir. Fakat yine de inkâr edilemez ki, sabır, tahammül, sadâkât, vazîfe şûûru, kusûrla berâber yaşamayı öğrenme ve nefsin tezhîbi gibi esaslar zayıfladıkça âile de zayıflamakta; bu hakikatler ihmâl edildikçe cemiyet de derinden yara almaktadır.
Bugün birçok insan evliliği, haklarını âzamî derecede talep edeceği; fakat mesûliyetlerini asgarî derecede taşıyacağı bir sâha gibi görmek istiyor. Halbûki izdivâç, insanın kendi hevesini büyüttüğü değil, nefsini küçültmeyi öğrendiği yerdir. Orada yalnız “ben ne kadar mutlu oldum?” suâli sorulmaz; “ben ne kadar vefâlı oldum, ne kadar âdil davrandım, ne kadar sabrettim, ne kadar hukûk gözetebildim?” suâli de sorulur. Bediüzzamân Hazretlerinin büyüklüğü burada kendini gösterir: O, meseleyi yalnız hissî bir tarafıyla değil; nefis, terbiye, olgunlaşma ve içtimaî nizâm cihetiyle de okuyabilmiştir. Bu bakımdan onun bu kısa sözü, bugün nice uzun âile seminerlerinden daha derli toplu ve daha nüfûzlu bir ders kuvveti taşımaktadır.
İnsan evlilikte yalnız eşiyle karşılaşmaz; kendi nefsiyle de karşılaşır. Kendi nefsinin çocuk kalan tarafını, kendi benliğinin sert köşelerini, kendi rahat düşkünlüğünün gizli yüzünü, kendi sevgisinin ne kadar saf ve ne kadar karışık olduğunu orada görür. Bu karşılaşmayı insâfla kabul eden olgunlaşır. Bu aynadan kaçan ise bâzen huzûrdan değil, kendi kusûrunun görünmesinden kaçar. İşte bunun için izdivâçta aslolan, ilk sarsıntıda çözülmek değil; mümkün mertebe ıslâh ile ayakta kalmak, sabır ile sebât etmek, duâ ile kuvvet bulmak, hukûk ile sadâkâti muhâfazâ etmektir.
Bediüzzamân Hazretleri burada yalnız bir âile tavsiyesi vermiyor; insanın tekemmül yoluna işâret ediyor. Çünkü insanı büyüten şey, nefsinin serbestiyeti değil; mesûliyetin ağırlığını vakâr ile taşımaktır. İnsan, kendi keyfiyle değil, başkasının hukûkuna gösterdiği riâyetle kemâle yürür. Ve izdivâç, bütün zorluklarıyla berâber, o yürüyüşün en ciddi, en sarsıcı ve en bereketli menzillerinden biridir.
Onun için:
Evlenmeli.
Çünkü insanı rahat değil, mesûliyet büyütür.
Nefsi serbestiyet değil, kayıt altındaki sadâkât terbiye eder.
Kalbi en ziyâde genişleten şey, kendi merkezinden çıkıp başkasının hukûkuna yer açabilmektir.
Ve bir asrı aşkın zamân sonra dâhi aynı kuvvetle kalbe ve hayata hitâp eden bu söz gösteriyor ki, Bediüzzamân Hazretleri yalnız kendi devrini değil, bizim zamânımızı da görmüş ve bize de konuşmuştur.
İzdivâç da, tam bu sırra bakan bir mekteb-i terbiyedir.
[1] Nûrsî, B. S. (1989). İlk Dönem Eserleri (İşârât). İstanbul: Envar Neşriyât.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.