Salahattin ALTUNDAĞ
Dünyâ Neden Kalbimize Yetmiyor?-1
Çünkü insan sâdece dünyâ için değil, ebedî saâdet için yaratılmıştır.
BİR GENCİN KALBİNDEN YÜKSELEN SORU
Bâzen insan kalabalığın içinde yalnız kalır.
Evindedir ama içine sığamaz. Arkadaşları vardır ama yine de eksik hisseder. Telefonu elindedir; internet açıktır; oyunlar, videolar, mesajlar, müzikler, gezmeler, alışverişler, hedefler, başarılar vardır. Fakat içinden bir ses yine de şöyle der:
“Bu kadar mı?”
İnsan bâzen neyi aradığını tam bilmez; ama bulduğu şeylerin kendisine yetmediğini hisseder. Bir şey ister, elde eder; sevinci kısa sürer. Yeni bir şey ister, ona da alışır. Sonra daha yenisini, daha büyüğünü, daha güzelini ister. Fakat kalbin içindeki o derin boşluk yine tam kapanmaz.
İç dünyâsında bu soruyu taşıyan bir genç kardeşimiz, aslında çoğumuzun zamân zamân hissettiği çok derin bir meseleyi sordu:
“Hocam, biz neden bu dünyâda sıkılıyoruz? Neden dünyâya tam sığamıyoruz? Neden birçok şey bize yetmiyor? Neden doymuyoruz? Neden bâzen içimizde yetersizlik, huzursuzluk ve eksiklik hissi oluyor? Îmânımız var, namâzımız var; ama yine de dünyâ bâzen dar geliyor. Bunun sebebi nedir?”
Bu soru, sâdece namâz kılan bir gencin değil; hayâtın anlamını, içindeki boşluğu ve kalbinin neden doymadığını düşünen herkesin sorusudur.
KISA CEVÂP: İNSAN KALBİYLE DÜNYÂDAN BÜYÜKTÜR
Aziz kardeşim,
Önce şunu bil: Bu soruyu sorman yanlış değil. Hatta bu soru, kalbinin hâlâ hakîkati aradığını, ruhunun derin bir mânâ peşinde olduğunu gösterir.
İnsanın bu dünyâda zamân zamân sıkılması, dünyâya tam sığamaması, hiçbir şeyle tamâmen doymaması sâdece psikolojik bir hâl değildir. Bunun îmânî, fıtrî ve çok derin bir mânâsı vardır.
Kısa cevâp şudur:
İnsan, cismiyle değil; kalbi, ruhu, ebed arzusu ve mânâ arayışı bakımından dünyâdan büyük yaratılmıştır. Dünyâ sınırlıdır; insanın kalbi ise sınırsızı ister. Dünyâ geçicidir; insanın ruhu kalıcı olanı arar. Dünyâ küçük bir misâfirhânedir; insanın asıl varış yeri ise âhiret ve Cennet’tir.
Bir bardağa denizi dolduramazsın. Bir okul çantasına bütün evi sığdıramazsın. Küçük bir telefon ekranına bütün gökyüzünü koyamazsın. İşte dünyâ da insanın ebedî isteklerini tamâmen dolduramaz. Çünkü insanın kalbi dünyâdan daha büyük isteklerle yaratılmıştır.
İNSAN NEDEN DOYMUYOR?
Hayvanların ihtiyaçları büyük ölçüde sınırlıdır: Rızık, barınma, korunma ve neslini devâm ettirme. İnsan ise bunlarla yetinemez. Çünkü insan sâdece bedeniyle değil; kalbi, aklı, ruhu, vicdanı ve ebed arzusu ile yaşar.
İnsan sevilmek ister. Anlaşılmak ister. Unutulmamak ister. Değerli olmak ister. Güvende olmak ister. Güzelliklerin bitmemesini ister. Sevdiklerinden ayrılmak istemez. Ölümün son olmamasını ister.
Bunların çoğu bu dünyâda bize tattırılır; fakat tam ve sonsuz biçimde verilmez. Güzellikler sevdirilir; ama ayrılık da gösterilir. İnsan güldürülür; ama ağlamak da tattırılır. Gençlik verilir; sonra ihtiyarlık hatırlatılır. Sağlık verilir; sonra hastalık gösterilir. Buluşma nasip edilir; sonra ayrılık da tattırılır.
İşte insanın içindeki huzursuzluğun önemli sebeplerinden biri budur:
İnsan ebedî olanı ister; fakat bu dünyâda ona geçici güzellikler tattırılır. Nimetler sevdirilir; ama fâni oldukları da gösterilir. Lezzetler tattırılır; ama hiçbirinin bu dünyâda sonsuza kadar elde tutulamayacağı hatırlatılır.
RİSÂLE-İ NÛR BU MESELEYİ NASIL ANLATIR?
Bediüzzamân Said Nursî Hazretleri, Risâle-i Nûr’da insanın ebed için yaratıldığını çok güçlü bir şekilde anlatır. Onuncu Söz’de mânâ olarak şöyle bir ölçü verir:[1]
İnsana denilse: “Sana bir milyon sene ömür ve dünyâ saltanatı verilecek; fakat sonunda yok olacaksın.” İnsan yine de tam sevinemez. Çünkü insan yok olmak istemez. İnsan sonsuzluğu ister.
Risâle-i Nûr’da bu hakîkat şu kısa ve kuvvetli cümlelerle ifâde edilir:[2]
“Bu insan ebed için halkedilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünyâ ona bir misâfirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur.”
Bu cümle çok önemlidir.
Misâfirhâne ne demektir?
Bir yolcunun kısa süre kaldığı yer demektir. İnsan misâfirhâneyi asıl evi zannederse üzülür. Çünkü orada her şey geçicidir. Odası geçicidir. Anahtarı geçicidir. Eşyâsı geçicidir. Kalacağı süre geçicidir.
Dünyâ da böyledir. Dünyâ kötü olduğu için değil; geçici olduğu için kalbi tamâmen doyuramaz.
Sevgili kardeşim,
Yazımız burada bitmiyor; fakat şimdilik burada duralım. Çünkü bâzı hakîkatler hızlıca okunup geçilecek bilgiler değil, üzerinde düşünülerek sindirilecek mânâlardır.
İmkânın olursa buraya kadar olan kısmı bir daha sâkin bir şekilde oku ve kendi iç dünyânla ilişkilendir. Çünkü belki de senin içindeki “Bu kadar mı?” sorusu, kalbinin daha büyük bir hakîkate açılmak istediğini haber veriyordur.
Gelecek yazımızda inşâallâh “Saraydan uzakta bir görev yeri”, “Risâle-i Nûr’daki dâimî memleket dersi” ve “insanın halîfelik vazîfesi” başlıklarıyla devâm edeceğiz.
Birkaç gün sonra buluşmak üzere. Allâh’a emânet olunuz.
KAYNAKLAR:
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.