Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Said Şaşmaz'ın ateiste cevabı

A+A-

26. Söz'ün sonunda geçen ve başında da "Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir" notu olan iki sayfalık kısım, en çok okuduğum yerlerdendir. Çok okurum çünkü orada kendimi, nefsimi bulur; oradan adeta yol haritamı çıkarırım. Sadece bu parça için, parçanın dallanıp budaklanması ve daha iyi anlaşılması adına üzerinde geniş çalışmalar yapılmasını çok isterim. 

Bu parçada üstad, Kur'an'dan aldığını ifade ettiği ve insanı Allah'a götürecek en kısa, en tehlikesiz, en geniş ve herkesin kolayca takip edebileceği yol olarak; acizliğini ve fakirliğini görüp anlamak, kâinatta hükmeden şefkati ve merhameti görmek ve bir saatinin bir sene nafile ibadete denk gelen tefekkürü yapmak olduğunu ifade ediyor. 

Burada geçen şefkatle anlatılmak isteneni hep başta âciz ve muhtaç, muktedirsizler ve âcizler içinde de en çok yavrularda müşahade ettiğimiz şefkat aklıma geliyordu. Yani en savunmasız ve korunaksız, küçük bir dokunmakla da yok olabilen bir meyve kurdunun rızkının içinde yaratılması, diğer insanî ve hayvanî yavrulara güzel gıdaların ve canavarların hizmet etmesi gösteriyor ki bir şefkat eli var ki bu imdadı ediyor ve bu geniş merhameti böylece gösteriyor. Başka bir izahı da olamaz zaten.

Fakat şefkatin hidayete bakan bir yönü var ki esas burada anlatılmak istenen de şefkatin bu yönü olduğunu da düşünmeye başladım. Biz şefkatimizi çoğu zaman geçici şeylerde gösteriyor ve dünyaya bakan ihtiyaçlarda harcıyoruz maalesef. Hiç unutamam. Daha lise son sınıftayken, rahmetli babam beni bir sabah namazına uykum bölünür diye güya şefkatinden uyandırmamıştı. Sabah niye uyandırmadın diye sorduğumda öğrendim bunu. Babama belki de ilk ve son fırçamı o zaman atmıştım. Bunu kendi çocuklarıma da anlatıyorum ve şefkati doğru yerde kullanma noktasında taviz vermemeye çalışıyorum. 

Şefkatin bu ehemmiyetini ve hizmetimize de bakan bu yönünü anlatmak için şefkat insanı Şener Dilek abinin bir misali var. Bir denizin ortasında bir gemi batmak üzere ve biz de sahilde geziyor olsak. O batan gemideki insanları kurtarmak ve onlara yardım için nasıl gayret gösterir, artık rütbeli rütbesiz oluşumuza dikkat etmeyiz. Şunlar yardıma gitsin, bizim neyimize deyip ihmalkârlık göstermeyiz. Şefkatimiz buna müsade etmez. Onun gibi de karşımızda kısmen dalâlet, kısmen sefahat denizinde boğulmak üzere olan insanlara yardımda da ihmalkârlık göstermek hakkımız yoktur. Şefkati asıl burada kullanmak ve başta kendimiz ve ehl-i iman olmak üzere herkesin yardımına koşmalıyız.

İşte bu yardıma koşan bağrı yanıklardan ve kendisi ile hiç tanışmadığımız fakat hizmetlerine şahit olduğumuz Bursa vakıflarından Said Şaşmaz kardeş, özellikle sosyal medyayı da çok güzel kullanıyor ve bence bir hizmetini bine belki binlere çıkarıyor. Tebrik ediyorum ve ihlasımız nispetinde iştirak-ı emval düsturu ile ortak olduğumuz için de çok mutluyum.

Bu yazıyı yazmama vesile de geçenlerde dinlediğim bir ateistle olan sohbeti. Aklımda kaldığı kadarıyla nakledilip tahlil etmeye çalışacağım. Said kardeş, birkısım arkadaşla her gün sabahları kitap okumak için Bursa'da botanik bahçesine giderler. Kendisi bu bahçede bir parkta otururken, sorularından inançsız olduğu anlaşılan ve orada koşu yapan birisi yaklaşır. Herhalde o ana kadar bahçede elinde kitap pek kimseyi görmemiş olacak ki kitabı niçin okuduğunu sorar. Said kardeş de ona "Yaratılış gayemizi daha iyi öğrenmek için." cevabını verir. Ama arkadaş bu cevabı biraz garip karşılar. 

"Neymiş yaratılış gayemiz peki?" diye sorar. Said Şaşmaz da "İnsan bu dünyaya Rabbini tanımak ve şu kâinat kitabını okumak için gönderilmiştir" diye cevap verir. 

Arkadaş ise "Bu dinsel bir bakış açısı. Siz böyle bakıyor ve bunun için yaşıyor olabilirsiniz.Fakat niçin bunu insanlara anlatıyor ve kendi hayat görüşünüzü insanlara da dayatmaya çalışıyorsunuz. Herkesi kendi haline bırakmak istemiyor, herkesin hayat felsefesince yaşamasına razı olmuyorsunuz?" şeklinde çıkışır. Said kardeş de ona hakikatin tek olduğunu, insanlar adedince hakikat olamayacağını izah eder.

İnsan bir makine. Hem de harika bir makine. Her makinenin bir kullanma kılavuzu olur da insanın verimli ve rahat çalışma tarifi ve ondaki harika cihazların bir kullanma kılavuzu olmaz mı? Bu makinenin verimli ve rahat çalışmasının bir yolu, bir metodu yok mudur? Mutlaka vardır ve bu kılavuz birkaç tane ya da insan sayısınca olamaz. Ve bunu bir misalle de anlatmaya çalışır. Yolda beş altı arkadaş giderken, bir makine görsek. Arkadaşların tanımadıkları bu makine için birisi asfalt kesme, birisi duvar delme, birisi de taş kırma makinesi olarak tanımlayıp öyle anlatmaya kalksa ve bu makinenin ne olduğu konusunda bir türlü de anlaşamasalar. Sonra bu arkadaşlardan birisi de "Bırakalım herkes anladığı gibi ya da doğru bildiği gibi anlasın ve makineyi öyle kullansın." dese olur mu? Mesela asfalt kesme makinesi ile ağaç kesmek olur mu? Olmaz. O zaman bu makineyi ve makinenin ne olduğunu, ne işe yaradığını en iyi nasıl anlarız? Makinenin yapanını bularak değil mi? Makineye bakar, üzerindeki adresten yapanın adresini alır ve ona sorarız.Çünkü bir makinenin yapılış gayesini en iyi, onu yapan bilir. Makinenin yapılış gayesinin ne olduğunu elbette yapandan öğreneceğiz. Ondan bundan veya makinenin kendisinden değil.

İşte insan da harika bir makinedir. İşte gözlerimiz güzelliklere, güneşe göre; kulağımız seslere; ciğerlerimiz havaya; ayaklarımız yürümeye göre ayarlanmış. Öyle ise bu makinenin yapılış gayesini en iyi onu yapan bilir. Madem yapan bilir, elbette bilen konuşacaktır. Zaten fıtratımıza, yaratılış resmimize, manevî duygularımıza da niçin yarattığını koyarak konuşmuştur. Biz de bu insan makinesinin yapılış gayesini bu kadar insana bırakmayıp da makineyi yapandan sorup öğrenmemiz gerekmez mi? 

Özetle verdigimiz bu izahlardan sonra arkadaş, "O  zaman ne için göndermiş, insanı niçin yaratmış?' diye sorar. Said Şaşmaz da "Şu kâinat kitabını okumak için." der.  Kahkaha atan arkadaş, daha da şaşırır. O ana kadar hiç duymadığı kâinat kitabı tabiri onu şaşırtır. "Her bir mahluk bir harftir. Kâinat kitabı bu harflerle yazılmıştır." cevabı onu daha da hayrete düşürür. Fakat devamı da çok önemli. Şöyle bir örnek verir Said kardeş. Bütün tıp ve diğer fen kitapları kâinatı anlatıyor değil mi? Peki bu kitaplar kâinat kitabını anlatıyorsa, bir kitabın özetini, içindekilerin ne olduğunu anlatan kitabın yazarı olur da bu kitabın anlattığı asıl kitabın yazarı olmaz mı? Adam daha da şaşırır. Gerçekten inkâr, insanı maskara ediyor. Benim kitabımın bir kopyası veya özetini yazıyorsun. Sen bir yazan oluyorsun. Peki hakkında kitaplar yazdığın ve daha da yazılan kâinat kitabının yazarı olmaz diyorsun. İnanmadığı birkaç hadis veya ayetle cevap bekleyen, hemen de bunları inkâra hazır olan arkadaş, aynı ayet ve hadislerin manalarını hem de ispatlı ve izahlı olarak dinleyince hayrete düşüp itiraflarda bulunuyor. Darısı diğer ateistlerin başına.

Evet dostlar, burada örnek ve teşvik olsun diye ancak bir kısmını verebildiğimiz bir diyaloğu hepimiz yapabilir ve bunda başarılı olabiliriz. Özür dilerim başarılı olmak vazifemiz yok zaten. Mecazen söyledim kabul edilsin.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum