Prof. Dr. Şadi EREN
Suçun Şahsiliği İlkesi
Hristiyanlar, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yasak ağaçtan yemeleri sebebiyle dünyaya gelen bütün insanların günahkâr doğduklarını kabul ederler. Buna “zenb-i aslî” yani “aslî günah” denilmektedir. Kilisede bebekler için yaptıkları vaftiz töreni, onu bu günahtan temizlemeye yöneliktir. Yine onlara göre Hz. İsa’nın çarmıhta asılması, insanları bu günahtan kurtarmak için Allah’ın özel bir lütfudur.
Buna mukabil Kur'an “suçun şahsiliği esasını” getirir ve beş ayrı âyetinde şöyle bildirir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”[1]
Aslında Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yasak ağaçtan yemeleri olayı, bizim günahkâr olmamızı gerektirmez, günah potansiyelli varlıklar olduğumuzu gösterir. Onların günahı onlara, bizim günahımız bizedir. Halkımız âyetten mülhem olarak bu manayı şöyle ifade ederler:
Her koyun kendi bacağından asılır.
Bazıları Hz. Aişe’ye gelirler, Ebu Hüreyre’nin “Veled-i zina, üç şerlinin en şerlisidir” şeklinde bir hadis rivayet ettiğini söylerler. Hz. Aişe şöyle der:
“Allah Ebu Hüreyre’ye rahmet etsin. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” âyetini bilmez mi? Peygamberin o sözü, kendisi hakkında ileri geri konuşan belli bir münafık hakkındadır. Rasulullah onun kim olduğunu sordu, ‘veled-i zinadır.’ dediler. O zaman işte böyle buyurdu.”[2]
Hadiste geçen “üç şerli” ifadesi, zina mahsulü olan çocuk ve onun dünyaya gelmesine vesile olan anne-babasını ifade eder. Hadisin sadece “Veled-i zina, üç şerlinin en şerlisidir” kısmını bilen biri, zina yoluyla dünyaya gelen çocuğu şerli bir varlık olarak kabul eder. Hâlbuki Hz. Aişe validemiz, bunun belli bir şahıs hakkında olduğunu nazara vererek meseleyi açıklığa kavuşturmuştur.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.”[3]
İslam’da veled-i zinanın bile masum kabul edilmesi, bu meselede dikkat çekici bir durumdur. Hz. Peygamber şöyle bildirir:
"Veled-i zinaya anne ve babasının günahından bir şey yoktur."[4]
Bediüzzaman, Lahika mektuplarında sıkça “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”[5] âyetine atıfta bulunur. Mesela kendisine “Neden ne dâhilde ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemaatlere hiçbir alâka peyda etmiyorsun ve Risale-i Nur ve şakirtlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temastan men' ediyorsun. Hâlbuki eğer temas etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale-i Nur dairesine girip parlak hakikatlerini neşredeceklerdi; hem bu kadar sebepsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın?” diye sorulan soruya verdiği cevapta şöyle der:
“…İçtinabımızın çok sebeplerinden bir sebebi de Risale-i Nur'un dört esasından birisi olan şefkat etmek, zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى Yani "Birisinin hatasıyla, başkası veya akrabası hatakâr olmaz; cezaya müstehak olmaz" olan düstur-u irade-i İlahiyeye karşı, bu zamanda اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ sırrıyla şedid bir zulüm ile mukabele eder. Tarafgirlik hissiyle, bir caninin hatasıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adavet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatasıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir masumun hakkı, yüz cani için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz masumu birkaç cani için zararlara sokar. Meselâ, hatalı bir adama müteallik, bîçare ihtiyar vâlide ve pederi ve masum çoluk-çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirane adavet etmek, şefkatin esasına zıttır. Müslümanlar içinde tarafgirane cereyanlar yüzünden, böyle masumlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilale sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir.”[6]
Suçun şahsiliğini bildiren âyeti göz ardı etmek, insanları çok büyük zulümlere sevketmiş, “Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür”[7] âyetinin manasına muhatap kılmıştır. Bir köyden bir cani çıkmış ise o köyü toptan cezalandırmak, bir aileden bir fert hata etmişse yedi sülalesine zarar vermek gibi durumlar gaddar siyasetin zalimane uygulamaları olmuştur. Mesela İngilizler Hindistan’ı idare ettikleri bir asırlık zaman diliminde bu tür uygulamalarla ciddi bir sindirme politikası takip etmişlerdir. Bediüzzaman, onların iki esasını şöyle anlatır:
- “Askerimize bir köyden bir tüfenk atılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”
- “Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”[8]
Bu sömürgeci zihniyet, “suçun şahsiliği” prensibini göz ardı etmiş, kendi zalim kanunlarına boyun eğmek istemeyen biri yüzünden binlerce kişiye zarar vermekten çekinmemiştir.
“İşte bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumlarıyla imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-ı zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harap etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor.”[9]
Bediüzzaman’ın üstte kullandığı “kanun-ı zalimane” ifadesi gerçekten dikkat çekicidir. Bir şeyin kanunda yer alması, onun uygulanmasına bir meşruiyet kazandırmayabilir. Söz gelimi, diktatör bir idarenin “ne yapalım, kanun böyle” deme lüksü olamaz. “Despotluğun resmi uygulaması” hükmünde olan keyfi kanunlar, evrensel hukuka aykırıdır. Böyle kanunların her ne kadar “kitapta” yeri olsa da vicdanlarda yeri yoktur.
[1] En’âm 164, İsrâ 15, Fâtır 18, Zümer 7, Necm 38.
[2] Bkz. İbn Hanbel, II, 311; VI,109
[3] Buhârî, Cenâiz 92; Ebu Davud, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5.
[4] Muhammed Abdurrauf Münâvi, Feyzu’l- Kadir, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, V, 372
[5] En’âm 164, İsrâ 15, Fâtır 18, Zümer 7, Necm 38.
[6] Nursi, Emirdağ Lahikası - I, s. 38-39
[7] İbrahim, 34
[8] Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 147
[9] Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 151
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.