Prof. Dr. Şadi EREN
Mezheb Taassubu
"Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç- görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları boğup susturmaya kalkışmasıdır."[1]
Bediüzzaman, dimağda ilim mertebelerinin muhtelif olduğunu, bunların birbiriyle karıştırıldığını söyler ve itikaddan salabetin, iltizamdan taassubun meydana geldiğini nazara verir.[2] Yani bir kimse itikat boyutunda bir meseleyi kabul ettiğinde salabet, “böyle olması gerekir” şeklinde bir gereklilikle kabul ettiğinde taassup meydana gelmektedir. Bunlardan birincisini iki kere ikinin dört ettiğini kabul etmek, diğerini ise sonucun dörtten farklı olduğunu söylemekte ısrar etmek olarak görebiliriz. Bu durumda doğruda ısrarcı olmak salabet, yanlışta ısrarcı olmak ise taassup olarak değerlendirilebilir.
Bediüzzaman şöyle der:
“Evet, İslamiyet’in şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salabet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassub değildir.”[3]
Burada din adına gösterilecek salabetin üç esası olarak “metanet, sebat ve hakkı benimsemek” nazara verilirken; taassubun iki esası olarak da cehalet ve iyi muhakeme edememek özelliklerine dikkat çekilmiştir.
Bediüzzaman, bazılarının "Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan"[4] olduklarına dikkat çeker. Böyle kimseler, din adına yanlışta ısrarcı olurlar, yani bir taassup içinde bulunurlar.
Bediüzzaman gerçeğin açığa çıkmasına mâni olan durumları sayarken, iltizam ve taraftarlığın yanında taassubu da nazara verir.[5] Yani taassupla meseleleri değerlendirenler gerçeğe ulaşamazlar.
Ona göre, taassuba düşmenin sebeplerinden biri dinî ilimleri öğrenip fen bilimlerini ihmal etmektir.[6]
Taassup, bir nevi fanatizmdir. Fanatik kişi, kendisinin hakikatin tek temsilcisi ve vasıtası olduğuna inanır. Fanatizmi karakterize eden en önemli özellik, "müsamahasızlıktır."[7] "Taassup, taklitten neş'et eder."[8] Günümüzde, özellikle siyasette ve futbolda taassubun en ileri boyutlarını görmek mümkündür. "Siyasi taassup, şahsın hayat ve cemiyet hakkında kendi görüşlerini mutlak surette hak ve başkalarınkini batıl telakki etmesinden ileri gelen cahilane bir düşmanlıktır."[9]
Mezheb taassubu, hemen her inanç sisteminde görülebilen durumlardandır. Hristiyan dünyada yüzyıllar boyu devam eden mezhep savaşları bunun tipik bir örneğidir. Taassubun temel sebebi, kişinin içinde bulunduğu mezhebi tek doğru olarak görmesidir. Hâlbuki dinin füruata dair hükümlerinde yorum farklılıkları ve bunlara bağlı olarak da uygulama farklılıkları olabilmektedir.
Bediüzzaman, mezhep taassubunun aslında fertlerin mizacının temayülüne bırakılmış meselelerde tamime yol açtığını ifade eder.[10] Mesela Kur'an-ı Kerim sefer halinde oruç tutmamaya ruhsat tanır ve şöyle der:
“İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, tutamadığı günler sayısınca (Ramazan’dan sonraki) diğer günlerde tutar.”[11]
Bazı mezhepler buradaki ibareyi “seferde oruç tutmak caiz değildir” şeklinde anlamakta ve tutanları da sanki günah işlemişler gibi tenkit etmektedirler. Hâlbuki ehl-i sünnet bunu bir ruhsat olarak değerlendirmekte ve isteyenin tutabileceğini, isteyenin de tutmayabileceğini söylemektedir. Nitekim Hz. Peygamber zamanında seferde bazılarının oruç tutarken bazılarının da tutmadığı hadis kaynaklarında açıkça görülebilir.[12]
Bu durumda bazı mezheplerin “seferde oruç tutmak caiz değildir” demeleri dinin müsamaha ölçülerini göz ardı etmek hükmündedir. Bunun yerine “seferde oruç tutmak, kişinin içinde bulunduğu durumlara göre değişir. Hafif bir yolculukta kişi isterse orucunu tutabilir. Ama zor bir yolculukta oruç tutmama ruhsatını kullanması çok daha isabetli olur” demek, daha yerinde bir hükümdür.
“Bir mezhebe bağlı olmak” ayrı, “mezhepçilik yapmak” ayrı durumlardır. Birincisi gayet normal bir durumken, ikincisi fanatikliğe girer. İnsanlar, genelde “parti, takım” gibi taraftar oldukları şeylere taassupla bağlanırlar. Mezhep taassubunu da bu kategoride değerlendirebiliriz. Hâlbuki genelde, Hanefî olan biri çevresi Hanefî olduğundan, Şafiî olan biri de aynı şekilde çevresi Şafiî olduğundan dolayı bu mezheplerde yer almışlardır.
Cenab-ı Hak insanların kendi fikir ve görüşleriyle mutmain olmalarını, bunları yeterli görüp başka fikir ve görüşlere iltifat etmemelerini şöyle nazara verir:
“(İnsanlar, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendilerinde olanla sevinmektedir.”[13]
Hemen her dinde farklı mezhepler ve o mezhepler içinde farklı meşrepler çıkmıştır. Kişi, nasıl bir mezhep ve meşrep ortamında yetişmişse, dini ona göre algılar ve yorumlar. Mezhep ve meşrep, o kişi için bir gözlük gibidir. Siyah bir gözlükle bakan her şeyi siyah görür, yeşil bir gözlükle bakan ise her şeyi yeşil görür.
Din, kendi mensuplarının körü körüne bir taassup içinde olmalarını istemez. İslam’da esas olan taklit değil, tahkiktir. Dolayısıyla Hanefî veya Şafiî olmayı bir ayrıcalık görmek uygun değildir. Herkes kendi mensup olduğu mezhebe bağlı olarak dinini yaşamalı, ama başka hak mezhepleri tenkit cihetine gitmemelidir. Hz. Peygamber “hoşgörülü, toleranslı bir dinle gönderildiğini” söyler.[14] Onun ümmetine düşen görev, bu hoşgörüyü birbirlerine göstermeleridir.
[1] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yay. İst. 1977, s. 153
[2] Nursi, Sözler, s. 706
[3] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 437
[4] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 437
[5] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 199
[6] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 369
[7] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1993, s. 193
[8] Ebu Zehra, I, 7
[9] Başgil, s. 160
[10] Bkz. Nursi, Sözler, s. 719
[11] Bakara, 184
[12] Mesela bkz. Buhari, Cihâd: 71 ve Savm: 33, 37; Müslim, Sıyâm: 98, 100, 103; Nesâi, Savm: 52; Muvatta, Siyâm: 24; Tirmizî, Savm: 19; Ebu Dâvud, Savm: 42
[13] Mü’minun, 53
[14] Buhari, İman, 29
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.