Habibi Nacar YILMAZ
Cennet mi Yoksa Bizi Oraya Götürecek Mahsul mü Bizi İlgilendirmeli?
Üniversite yıllarımızda, siyasetle de çok ilgili bir arkadaşımız bize "Cennet nerede kurulacak?" diye bir sual sormuştu. Fizik bölümünde olduğu için, verilen cevaplara fizikten bir kural öne atarak itiraz etmeye başladı. Makine Mühendisi, rahmetli Necip Küçükterzi ve Elektrik Mühendisi Alper Özcan abilerin de olduğu bir mecliste konu tartışılmıştı.
Birinci Mektupta geçen kısmı okuyup ne anlatıldıysa, ikna olmuyordu. Okunan kısımdaki elhasıla gelmiştik. Biraz okuyup devamında da "Cennet ve cehennem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, her yerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse orada tecelligâhını açar." cümlesini okuyunca "Ha şimdi oldu, niye baştan burayı bana okumadınız?" deyiverdi. Bundan da bir daha anladım ki mevzuyu sonuna kadar okumak gerekiyor. Yarım kalınca veya arada bizim gevezeliklerimiz girince, bazen mesele çok çatallanıyor; iş inada biniyor, maksat da anlaşılmıyor. Kaş yapayım derken göz çıkarıyoruz.
Ayrıca, soruluyor ama şunu da anladım ki önemli olan, cennetin veya cehennemin yeri değil. Bunların açılacağının muhakkak oluşu. Biz bunların yerinden çok tahakkuklarının kesinliği ile ve oraya göndereceklerimizle alakadar olmalıydık.
Üstada dört sual soruluyor. O da bu suallere, İsrailiyattan arındırılmış şekilde muhtasar cevaplar veriyor. Sualin biri de bu konu. Sonradan haşir özelinde cennet ve cehennem bahislerini okuyup ve meselede biraz daha derinleşince daha başka manalar açıldı bu fakire.
Geçenlerde "Üstadın Milliyeti Ne Kadar Önemli?" başlıklı bir yazı yazmıştık. Gerçekten önemli olan, milliyet mi yoksa o milliyetle hizmet edilen değerler miydi? Bunu sorgulayıp incelemeye çalışmıştık. Şimdi de başta kendi nefsime soruyorum. Önemli olan, cennetin yeri, mahiyeti mi, yoksa bu dünyada iken, cennete göndereceklerimiz mi? Bunu kendime sormadan edemiyorum.
Bana göre, önemli olan cennetse eğer, üstad da buna "Cennete Dair" 28. Söz'ün başında: "Cennete dair, cennetten daha güzel, hurilerden daha latif, selsebilden daha tatlı olan beyanât-ı âyât-ı Kur'an'iye" cümlesiyle cevap veriyor gerçekten. Bu sözde cennetin ispat ciheti ilgili kısımlara havale edildikten sonra, cennetle ilgili çok önemli suallere de cevaplar veriliyor. Fakat yukarıda naklettiğim cümle, bu fakiri aklından yakalamış, cümleyi bir türlü unutamıyorum. Bu cümle ayrıca "Kur'an nedir, tarifi nasıldır?" sualinin cevabında geçen "Kur'an avalim-i uhreviyenin mukaddes haritasıdır." cümlesini de hatırlatıyor insana. Kur'an'ın, ahiret âlemleri, cennet ve cehennem ile ilgili âyetlerini bir araya getirince, tek bir âyette veya bütününde bu tadı ve manayı görüyorsunuz. Cenneti anlatma veya anlamaya, Kur'an ve Kur'an âyetlerinin tefsiri ve hadîs yetiyor gerçekten. 28.Söz ise, zihnin Kur'an'ın bu yüksek semasına kolayca ulaşması için, insana basamaklar kuruyor; ufuklar açıyor.
Kur'an'ın cennet tarifleri gibi, insanı cennete ulaştıran ve cehennemden uzaklaştıran âyetleri de ayrı güzellikte. Fakat ne hikmetse, bu âyetlere pek bakmıyoruz. Ve bu konuda ihmallerimiz çok. Bu fakir de buna dikkat çekmeye çalışıyoruz zaten.
Adam cehenneme, cennete, hulâsa ahirete inanmıyor. Fakat neredeyse sorguladığı ve inkârına medar yaptığı hususların tamamına yakını ahiretten. "Kalbindeki marazın yardımıyla (ahiretle ilgili) her vehim onun nazarında dev kesilir, tarîk-i hakkı kaybeder, tereddüdlere maruz kalır. Sonra istifhâma yani sorup sual etmeye başlar, içinden çıkamaz. En nihayet iş, inkâra dayanır; inkârın içinde kalır." Bu cümleyi fiilen tavırları ve suallerinde görüyorsunuz.
Evet, daha öncelikli olan hangisi? Cennet'in yeri mi cennetin mahiyeti mi yoksa bizi cennete ulaştırılacak olanlar mı? Üstad, hepsine değeri nispetinde; bazılarına bir sayfa, bazılarına ise, kitaplarla cevaplar vermiş. İnkârın içinde kalanlarıın cennette sümbüllenecek mahsûlatla işi olmuyor zaten. Ama ehl-i iman olarak biz öyle miyiz? Öyle olmamalıyız, demek istiyorum. Çünkü insan farkında olsun olmasın, bu dünyada ekiyor ve sonunda da kaçış yok ekilecek.
Ekiyoruz evet. Bir ömür boyu, ahirete mahsûl gönderiyoruz. İman ve salih ameller, cennet mahsulleri; küfür ve isyanlar ise, cehennem mahsûlleri olarak ahirete doğru akıyor, yağıyor ve her ikisi de ayrı ayrı mahzenlerde toplanıyor.
Evet, dilimiz, (konuşmamız) kulağımız, (dinlememiz) gözümüz, (seyretmemiz) aklımız, (düşünmemiz) hatta hayal etmemiz; ya cennet ya cehennem tohumudur. Bu cihazlarımızı dünyevî yani neticede hiç olacak amellere bağlarsak, onlar israf olmuş, mesuliyet-i maneviyelerini de bize bırakmış olarak bizden ayrılacaklar. Bunları hakikî gayelerine tevcih edebilsek, yani saniyelerimizi bunlarla ekebilsek, bunlardan hadsiz bir hayatta, hadsiz nimetleri içinde bulunduran bir cennet hayatı çıkacak.
Evet dostlar, önemli olan, bizde emaneten bulunan cihazlarımızla saniyelerimizi ekebilmek. Nasıl olsa, sonunda bu devasa ve ahsen-i takvim keyfiyetimizle kara toprağa ekileceğiz. Basit fakat kudretin en antika, en harika, en nazenin çekirdek ve tohumlarını zayi etmeyip onları bir ağaca medar eden Zât-ı Zülcelal, insanın bu devasa keyfiyetini de öylece zayi etmeyecek, insan da dünyadaki değişimle kıyas edilmeyecek kadar bir değişim geçirerek, ebedî hayata layık bir şekilde yeniden yaratılacaktır. İşte, o yeniden yaratıldıktan sonraki mahsûlat için gayret edelim.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.