Prof. Dr. Şadi EREN

Prof. Dr. Şadi EREN

İbadetlerin İlleti ve Hikmeti

İbadet, abd kökünden gelir. Abd, kul-köle gibi anlamlar taşır. Kölenin, efendisinin talimatlarıyla hareket etmesi misali, “ben Allah’ın kuluyum” diyen biri de Onun talimatlarına göre hareket ettiğini ve edeceğini bildirmiş olur.

İbadet, “Allah’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmaktır.” İbadetin iki farklı görünümü vardır: Takva ve salih amel. Takva, Allah’ın yasak kıldıklarından sakınmak, salih amel ise Onun emirleri dairesinde hareket etmek ve hayrat kazanmaktır.[1]

Fıkhın ibadetlerle ilgili kısmı hemen herkesi ilgilendirdiğinden İlmihal kitaplarında çeşitli yönleriyle ele alınmıştır.

Dinin hükümlerinin bir hikmet yönü, bir de illet yönü vardır. Hükümler hikmetlere değil, illetlere tabidir. İllet, hükmün kendisine dayandığı açık, objektif ve hükme münasip vasıftır. Hikmet ise, ilgili hükmün faydasıdır. Mesela namaz, insana bedenen de bazı faydalar sağlar; oruç, perhiz görevi görür. Ama namazı ibadet kasdı olmaksızın bedene fayda versin diye kılmak ve orucu perhiz niyetiyle tutmak, bunları ibadet olmaktan çıkarır.

Bediüzzaman bu konuya şöyle temas eder:

“Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise; tercihe sebeptir, îcaba icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ: Seferde namaz kasredilir, iki rek'at kılınır. Şu ruhsat-ı şer'iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihadat arziyedir, semavî değildir.”[2]

Seferde bir kolaylık olarak dört rekâtlı namazlar iki rekât olarak kılınabilir. Bunun illeti sefer, hikmeti ise meşakkattir. Eğer namazın kısaltılması meşakkat hikmetine bağlı olsaydı o zaman “meşakkat olduğunda namaz iki rekât kılınabilir” şeklinde bir genelleme ortaya çıkardı. Hâlbuki meşakkat olmasa bile seferde namaz kısaltılabilir, meşakkat çok olsa bile başka durumlarda namaz kısaltılamaz.

Bediüzzaman’a göre, şu zamanda içtihat yapmaya heveslenenler illetten ziyade hikmet ve maslahatı esas almakta ve ona göre hükümler vermektedir. Bu ise yapılan içtihadı semavi olmaktan çıkarıp arzî yapmaktadır. Mesela Allah domuz etini yemeyi haram kılmıştır.[3] Bir Müslüman açısından bu yasağın illeti Allah’ın onu haram kılmış olmasıdır. Bunun haram kılınmasını hikmeti ise, domuz vücudunda bulunan ve insan sağlığına zararlı olan trişinlerin varlığı olabilir. Birtakım müdahalelerle bu trişinleri ortadan kaldırsak veya zararsız hale getirsek, domuz eti haram olmaktan çıkacak mı? İlleti esas aldığımızda böyle bir fetva verilemez. Ama hikmeti esas alan içtihat heveslileri böyle bir fetva verebilirler. Ancak bu fetva asla dinin özünü ve semaviliğini yansıtmaz, tamamen beşerî ve arzî bir yorum olur.

Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadeleri de hükmün hikmeti ve hükmün illeti konusunda önemli tesbitlerdir:

“…Saadet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-i diniyenin fevaid-i dünyeviyesi, yalnız müreccih (tercih edici) ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebep o faide olsa, o ameli iptal eder; lâakall ihlası kırılır, sevabı kaçar.”[4]

“İbadet ve duanın sebebi ve neticesi, emir ve rıza-i İlahîdir; faidesi, uhrevîdir. Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksatlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur.”[5]

“Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hasiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.”[6]

Allaha O emrettiği için ibadet edilir ve bu ibadetle Onun rızasına erişmek ümit edilir. İbadetin meyveleri ahirette alınır. Ancak asıl gaye yapmamak şartıyla dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen neticeler, ibadete aykırı değildir. Mesela oruç tutan birinin “kulluk görevimi yerine getirirken, bu arada perhiz de yapmış olurum, fazla kilolarımı da veririm” demesi, o ibadeti boşa çıkarmak değildir.

[1] Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 148

[2] Nursi, Sözler, s. 482

[3] Mesela bkz. Bakara, 173

[4] Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 110

[5] Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s.32

[6] Nursi, Lem’alar, s. 131-132

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.