Mustafa ORAL

Mustafa ORAL

Nur’un Kandili Ali Rıza Muhlis

A+A-

Ali Rıza Muhlis 1927 yılında Denizli’nin Çaybaşı Mahallesinde dünyaya gelir. Asıl soyadı Kıroğlu’dur. Mütevazı, dürüst ve ihlâslı bir kişiliğe sahip olduğundan arkadaşlarının ısrarıyla Muhlis soyadını alır.

Dindar bir ailede yetişen Muhlis okumaya meraklıdır. Dönemin manevi önderlerine ilgi duyar. Gündemi yakından takip eder. İlerleyen yıllarda İttihat Gazetesi ve Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Dergisinin Denizli temsilciliğini yapar. Ayrıca Büyük Doğu Derneğine üye olur. Bergama’da askerlik yaparken dernek üyesi olduğu gerekçesiyle soruşturma geçirir.

alirizamuhlis.jpg17 yaşında Denizli Ticaret ve Sanayi Odasında memur olarak göreve başlar. O günlerde Denizli Hapsinde bulunan Bediüzzaman ismini ilk kez işitir. Mahkemeye gidip gelirken Üstad ve talebelerini görür. Üstad önde, talebeleri arkada ikişerli kelepçelenmiş halde yürürken bu kişilerin kim olduğunu anlayamaz. Etrafındakilere sorsa da ülkede korku imparatorluğu hâkim olduğundan kimse onların gerçek kimliğini söyleyemez. Bilahare maznunların gerçek kimliğini öğrenecektir.

Üstad hapisten çıktıktan sonra 15 gün kadar Ahmet Ağa Hanında kalır. Muhlis bir gün buradan geçerken Üstadı görür. Fakat konuşma fırsatı bulamaz. Her ne kadar hatıralarda Üstadı Denizli’de bir kez gördüğünü söylese de, damadı Halil Bey’in belirttiğine göre durum hiç de öyle değildir. Muhlis vefatından beş yıl önce bununla ilgili bir sırrını paylaşır. Nefsine pay çıkarmaktan endişe ettiği için yetmiş yıldır gizlediği bir hadiseyi anlatır. Hamiyetli bir karaktere sahip Muhlis, Kur’an öğrenmenin yasak olduğu dönemlerde ilgi duyanlara gizlice evinde ve bağında Kur’an öğretir. Üstad bunu öğrenince bağda Muhlis’i ziyaret eder. Orada bulunanlara dua eder. Bu işler böyledir; Üstadı ziyaret eden çoktur da, Üstadın ziyaret ettiği azdır.

Hasan Feyzi’nin gözyaşları

Nur halkasına dâhil olan Muhlis, zamanla Ahmed Hamamcıoğlu, Ahmed İzmirlioğlu, Tevfik Çavuş, Kalaycı Kazım Kayaalp ve Yakup Cemal gibi nurun kahramanlarıyla tanışarak Denizli’deki hizmete sahip çıkar. 

İmkânlar gelişince Denizli’de ilk nur dershanesini açarlar. Bu vesileyle Nur’un birçok seçkin portresini yakından tanıma fırsatı elde eder. Ahmet Feyzi Kul’un sohbetinden, Hafız Mustafa Kocayaka’nın cömertliğinden çok etkilenir. İlerleyen yıllarda altı ay Hulusi Yahyagil’in derslerine katılma bahtiyarlığına erer.  

Muhlis ağabey bu arı, duru insanlardan edindiği bal kıvamındaki feyzi etrafındakilerle paylaşır. Hemen her gece gâh evlerde, gâh dershanede ders yaparak birçok kişinin nurlarla buluşmasına, Kur’an’la tanışmasına vesile olur.

Kendi ifadesiyle çok heyecanlı bir yapıya sahip olan Muhlis’in kalbini Bediüzzaman’dan sonra en çok heyecanlandıran kişi Hasan Feyzi Yüreğil’dir. Denizli’deki nurani halkanın imamesi Hasan Feyzi Yüreğil’dir. Hasan Feyzi’nin Dört Çeşme Camii’ndeki vaaz ve hutbelerini gözyaşları içinde takip eder. Askere gidene kadar aşkla Feyzi’nin gölgesinde dünyayı tenezzüh eder. Feyzi’nin vefat haberini askerde alır. Ömür boyunca, cenazesinde bulunamamanın burukluğunu hisseder. 

Hasan Feyzi’nin şeyhi Hacı Hasan Feyzi, Bediüzzaman’ın dünyaya teşrif ettiği günlerde bir murâkabe esnâsında “Bugün Şark’ta bir çocuk dünyaya geldi. O çocuk din-i İslâm’a ve Hz. Kur’ân’a hizmet edecek” diyerek asrın müjdesini verir.

Talebeleri “Ya Üstad, biz onu görebilecek miyiz?” dediklerinde yanındaki küçük oğlunu gösterir.

“İşte bu onu görecek ve onunla görüşecek.”

Gerçekten de o çocuk Denizli’ye gelince Üstadla görüşerek babasının istihracını gerçekleştirir. Bu bahtiyar 1956 yılında vefat edince yıkama ve defnetme şerefi Muhlis’e nasip olur. 

İstanbul’un kandili: Bediüzzaman

1952 yılında yolu İstanbul’a düşer. Her şeyden habersiz Adliye’nin önünden beklerken birden önünde bir taksinin durduğunu görür. İçinden Hz. Üstad ve talebeleri çıkar. Gençlik Rehberi mahkemesi için gelmişlerdir. Küçük bir şaşkınlıktan sonra peşlerinden koşsa da artık çok geçtir. Zira duruşma salonu lebalep dolmuştur. Üstadın Akşehir Palas Otelinde kaldığını öğrenince duruşmadan sonra otele gider. Emniyet, Üstadı ziyareti engellemişlerdir. Rica, minnet polisleri aşarak Üstadın kapısına dayanır. Ne var ki bu sefer Üstadın hizmetkârları kapıdadır. Üstadın çok yorgun olduğunu söyleyerek, ziyaretçi kabul etmediğini söylerler. Muhlis çaresiz, eşikten geri döner.

Kandiller bu sefer Isparta’da

1956 yılında Denizlili Nur talebeleriyle bir minibüse dolup Isparta’da Üstadın kapısını çalarlar.  İhtiyar ve yorgun Bediüzzaman ders yaptırır. Onlar Üstad ile ahiret menzillerinde dolaşadursunlar Üstada gittikleri bilgisi emniyete çoktan ulaşmıştır. Dönüşte tutuklanmaları için Çardak Kaymakamlığına emir verilmiştir. Çardak Kaymakamı Muhlis’i şahsen tanıyan vatansever biridir. Tutuklama evrakını sümenaltı eder. Yıllar sonra Muhlis’i ziyaret edince tutuklama talebinden haberdar eder.

Daima hizmetin içinde olduğundan sıkı takip altındadır. Dükkânında gizli gizli Risale sattığı, evinde risale bulundurduğu ve nur derslerine gittiği halde polis baskınlarında bir defa olsun risale bulunamaz. Denizli’de hizmetin içindekilerin hepsi hapse düştüğü halde o istisna tutulur. Muhlis’e göre bunun gerekçesi âcize hanımının çocuklarına bakamayacak durumda olmasıdır.

Bediüzzaman’dan mektup var

Çaybaşı Camii fahri müezzini olan babası 1941 yılında taşraya gidince Muhlis yerine fahri olarak görev yapar. Bilahare başka birkaç yerde de fahri müezzinlik yapar. 1954-1960 yılları arasında Denizli Belediyesinde cenaze imamlığı yapar. Bazı vatandaşlar ve hocalar “Sen dinsizin, imansızın, masonun namazını da kıldırıyorsun. Nasıl cevap vereceksin Allah’a?” diyerek suçlama yollu itiraz ederler.

Gereken cevabı verse de konuyu bir de Üstada danışmak için mektup yazar. “Ben vazifeden ayrılmak istiyorum, dayanamayacağım bu baskıya” diyerek izin ister. Üstad, Tahiri Mutlu eli ile cevap verir. Mektupta Muhlis’den başka kişilerin soruları hakkında da cevaplar vardır. Tahiri Mutlu mektubun ilgili bölümünü Muhlis’e okutur.

“Ali kardeşimiz, vazifene devam et, hiç korkma. Mübarek olsun.”

Muhlis mesajı almıştır. Mektubu almak istese de umumi olduğu için Tâhirî Ağabey müsaade etmez, geri götürür.

Son bakış

1958’den sonra ülke türbülansa girer. 1960 darbesinin alt yapısını oluşturmaya yönelik fitneler çıkartılır. Risale-i Nur ve talebelerine yönelik olumsuz bir algı oluşturulmaya çalışılır. Ankara Nur Talebeleri Anadolu’ya mektuplar yazarak, bu algının izalesi için çalışılmasını isterler. Talep doğrultusunda 10 Ocak 1960 tarihinde Muhlis, Kazım Kayaalp, Hüseyin Tomaş, Yakup Cemal ve Nazilli’den gelen iki kişiyle Ankara yollarına düşerler. Akşam, Ulus’taki dershanede bütün Türkiye’den gelenlerle buluşurlar. Üstad da katılmak istemesine rağmen Emniyet Gölbaşı’ndan geri çevirir. 

Muhlisler de Üstadı görmek için aynı ekiple Emirdağ’a giderler. Üstadın avlusundaki taşlıkta beklerken Üstad gayet vakarla aşağı iner. Muhlisler heyecanla hilal şeklini alarak etrafını çevirirler. Üstad bir yıldız gibi ortada kalır. Yıldızın eteğine tutunurlar, ellerini öperler. Güneşi, hilali, yıldızı gökyüzünden kim kovabilir, kim korkutabilir. Üstad da öyle söyler. 

“Kardeşlerim korkmayınız. Küfrün bel kemiği kırılmıştır. Müspet hareket ediniz, çalışınız, hiç korkmayın.”

Bu sözlerle Üstada veda ederler. İki ay sonra, 23 Mart 1960’da yıldız söner, ahirete göç eder. Hilalin ortasında kocaman bir boşluk, Muhlis’in kalbinde kocaman bir yara açılır.

Cenazeye katılmak istese de parası olmadığı için yerinden kıpırdayamaz. Fakat katıldığı yönünde ihbar yapılınca Emniyet’e götürülür. Muhlis doğru bildiği yolda sözünü dudaktan, gözünü budaktan sakınmaz. Sözü eğip bükmez. İhlâslı olduğu için muhatabını etkiler. Karakolda, “Sen de Bediüzzaman’ın cenazesine katılmışsın!” şeklindeki suçlamaya gayet kahramanca cevap verir. “Param olmadığı için gidemedim. Olsa gidecektim.”

Bu cevap polisi çileden çıkarır. Bu sefer şapka giymemesine takar. “Şapka giymezsen sakalını yolarım!” diye tehdit eder. Muhlis tehditlere boyun eğmez. Ne o şapkayı giyer, ne de sakalını kestirir.

Memurluktan ihraç, hizmete ithal

27 Mayıs 1960 ihtilalinden iki buçuk ay sonra Nurcu olduğu gerekçesiyle memurluktan ihraç edilince ufak bir dükkân açarak kitapçılık ve mücellitlik yapar. Bu vesileyle ilim ve kültür hayatının içinde daha fazla bulunma şansı bulur. Birçok gence milli ve manevi değerlerimizi anlatır. Bu güzellikleri gördükten sonra memurluktan atılma üzüntüsü şükre dönüşür. Bazen özel olarak sokaklara çıkar, insanlara hizmet etmeye çalışır. Osmanlıca ve Kur’an dersleri verir. Hattı güzeldir. Vefalıdır, bir kalemi kırk yıl kullanır. Tam bir Osmanlı Beyefendisidir. Konuşması da efendiliğini tescilleyecek niteliktedir.

Geniş bir kültüre sahip Muhlis olaylara Risale perspektifinden bakarak isabetli yorumlar yapar. İlmi yönü gibi manevi yönü de güçlüdür. Hadiselerin perde arkasını görmekte mahirdir. Yıllar önce Ahmet isimli 12 yaşındaki oğlunu o gün çok düşünür. Hayali gözünün önüne gelip durur. Az sonra polisler kapısını tıklatır. Ahmet’in babası sen misin dediklerinde Muhlis’in ilk sözü, “Yoksa vefat mı etti?” olur. Gerçekten Ahmet’i trafik kazasında vefat etmiştir. Cenazesini yıkayıp kaldırır. Bir zaman sonra da rüyasında Ahmet’ini Efendimizle (sav) görür.

Muhlis 16 Temmuz 2016’da 89 yaşında ruhunun ufkuna hicret eder. Cenazesi 18 Temmuz 2016 tarihinde ikindi namazına müteakip Ulu Camiden kaldırılır. Asri Mezarlık’ta Nurun Kahramanları Hesna Şener ve Mustafa Kocayaka’ya komşu olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum