Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Yedi/Yirmi Dört

Bir kurum, bir zamanlar kendini tanıtan reklâmında "Hizmette sınır yoktur." cümlesini kullanıyordu. Biz de onu Emirdağ Lahikasında geçen "Hizmet noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gösterdiğimiz halde, neticelerine  ve semaratına karşı kanaatle mükellefiz." cümlesinden ilhâmen "Hizmette sınır ve sinir yoktur.' diye uyarlamıştık.

Şimdilerde ise, ne yaparsak yapalım her yerde durup gördüğümüz 7/24 sloganı ile karşılaşıyoruz. Bu slogan, geçenlerde katıldığım Avrupa merkezli bir derste okunan "Dördüncü Mesele" dersini dinlerken,  bu sefer küçük daire olan kalp dairesinin, büyük daireleri değiştirme ve dönüştürme keyfiyetine sahib olduğu için, ⁰oradaki vazife, yedi/ yirmi dört saat ihmale gelmez mânasında kullanılınca, dikkatimi çekti. Bu vazife, insan kalbi sürekli, temizlenmemiş, ıslah edilmemiş hâli ve ihanet, hilekârlık, medihe düşünlük, hatayı kabul etmemek, kolay kolay teslim olmamak gibi özellikleriyle hadîsin tabiri ile "İnsanın en büyük düşmanı olan nefis" ile çarpışma halinde olduğundan, yedi/ yirmi dört saat değil de yedi/seksen bin küsür saniye ihmale gelmez aslında. Çünkü bu özellikleriyle öne çıkan nefis, bir pundunu bulunca hilekârlığını yapar ve hiç de insanın göz yaşına bakmaz. İnsanı rezaletin içine öyle bir çeker ve batırır ki insan farkında bile olamaz. Üstad, rahatlık meylinin özelliği olarak cellad-ı sehhar tabirini kullanıyor. Yani rahatına düşkünlük, ihmalkârlık, işi savsaklama, bahaneler üreterek erteleme gibi huylar için büyüleyici cellat diyor. Sen farkına varamazsın bile ama bir bakmışsın ki ihmallerin, vazgeçemeyeceğin alışkanlıkların olmuştur. Nefis de öyle büyüleyici cellat olarak karşına çıkabilir. Hatta âcizane bu pandemiden dolayı, kısmen alıştığımız eve kapanmakta bir alışkanlık olursa; korkarım ki ileride derslere katılma,hizmete koşmada nefis devreye girer, sevimli bahaneler üreterek, bizi atalet zindanına atabilir. Atalete düşen durur, duran da düşer. Bu bir kanun. Hepimiz için geçerli.

İşte onun için, Hazret-i Üstad bunun önüne geçmek adına, yine Emirdağ Lahikası'nın başlarında hem "Gayet kuvvetli bir metanet (davasında sebat) ve vazife-yi nuriye-yi kutsiyede bir sebat (devamlılık,kararlılık)" hem de nazarları merakâver  meselelere dağıtıp vazife-yi bâkiyede bir fütur(ümitsizlik, usanç) gelmemesi ve mânevî kuvvetimizin kırılmaması için, "Dördüncü Meselenin" 'çok defa' okunmasını tavsiye ediyor. 

Vazife-yi bâkiyede evvela fütur gelmemesi önemli. Nedir vazife-yi bâkiye? Üstadın bütün "muazzam meselelerden daha büyük" olarak vasıflandırdığı "muhtaçları iman hakikatleri ile buluşturma", yani emr-i maruf yapma hizmeti. İşte üstad, bu hizmeti dâva haline getiriyor ve bu dâvanın hem elmas kılınç ve kalkanını hem yol ve yordamını Kur'an'dan aldığı Risale-i Nur'larla önümüze koyuyor. ikincisi de bu eserlerden bazılarını hatta sürelerinde tespit ederek sıkça okumamızı istiyor. İşte bu hizmette hem bir mânevî kuvvet hem de muvaffakiyet için kazanmaya mecbur ve mükellefiz dediği ihlası anlatan İhlas Risalesi için, en az 'on beş günde bir okuyunuz' kaydını koyduğu gibi; demir gibi bir sebatı ve metaneti temin için de 'Dördüncü Mesele'yi' 'çok defa' okuyunuz ikazında bulunuyor. Bunları vazife-yi bâkiyenin selameti ve devamı için istiyor. 

Vazife-yi bâkiye neydi? Başta nefsimiz, muhtaçları iman hakikatleri ile buluşturmak. Bu vazife ümitsizlik kaldırmıyor. İhmale ise hiç gelmiyor. Başta da işaret ettiğimiz gibi yedi/yirmi dört saat dikkat ve teyakkuz hâli istiyor. İşte Dördüncü Mesele de hem bu dikkat ve teyakkuzu en üst seviyede diri ve devamlı tutmak hem de "şirke bulaşmamış bir imanla" (Enam 82) kabre girebilmenin ne kadar kıymetli olduğunu anlamak ve anlatmak için âcizane bana göre serlevha niteliğinde. Kısa fakat derinlikli bir ders. İhlas Risalesi ne kadar önemli bir yol yordam dersi ise, Dördüncü Mesele de tam bir istikamet için hem önceliklerimiz hem de hizmetinde bulunduğumuz sağlam imanın değerinin farkına varmamız açısından bir o kadar önemli.Onun için Hazret-i Üstad 'çok defa okuyunuz' kaydını düşüyor.

Kastamonulular, haberleri Kastamonu Meydanında yüksekçe bir yere asılı bir radyodan dinlerler. Namaz vakitlerinde bile susmayan radyo, birkısım mütedeyyinleri bile camiden alıkoyan İkinci Dünya Harbinden haberler vermektedir. Fakat üstad, bu haberlere uzun süre kulak vermediği gibi, bu dehşetli harbin gidişat ve neticesini de merak edip sormaz. İşte Dördüncü  Mesele'de üstad, onun bu acib hâlini sorgulayan "Seni meşgul eden bundan daha büyük bir dâva mı var, veya onunla meşgul olmanın bir zararı mı var?" şeklinde iki başlı suale cevap verir. Cevap ama ne cevap! 

Sualin ikinci şıkkı ile başlayan cevapta yine baştacı niteliğinde hayatın içinden sosyo-psikolojik bir tahlil var. Bence bu tahlilin toplumda deneyinin yapılması ve doktora tezlerine konu edilmesi şart. Üstadın insanı saran daireleri sayarken küçük daire olarak kalpten başlayıp devamında mide, ceset, hane, mahalle, şehir, vatan, memleket ve nihayetinde en uzak daire olarak da zihayatı sıralaması, gerçeği ve vakıayı en uygun ifade eden tam bir sosyolojik okumadır. Bu harika tasnif ve okumanın devamındaki "en küçük dairede en büyük, ehemmiyetli ve dâîmî vazife var" tespiti ise,  bu asra çare ve rehber olabilecek bir tavsiyeyi bize sunuyor. Çünkü bütün kokuşmalar, bu en küçük dairedeki 'en büyük, ehemmiyetli ve dâîmî vazifeyi' ihmalden başlıyor. Çünkü kalp dairesinin ondan sonraki daireleri değiştirme ve dönüştürmede önemli ve küçümsenmeyecek yeri var. Midedeki anarşinin, cesetteki bozulmanın, hane, memleket, şehir ve vatan dairelerindeki ihmal ve sapmaların temelinde en küçük daire olan kalp dairesindeki dâîmî vazifeyi ihmali yatıyor. Dâîmîlik önemli! Yani nasıl cesedi her gün besliyorsak, kalbin de belki onlara dağılan ve ihmali felaketler doğuran bir beslenme trafiği olmalı ve var da. Onu ihmal edince, diğerlerindeki açı da büyüyor. Daha da önemlisi ve acısı ise, kalpteki ihmal, dairelere göre lüzumlu vazifeleri bıraktırıp seni sermaye-yi hayatını boş yere imha ettirmek gibi, kıymetli ömür dakikalarını bir hazineyi kibrit ile yakmak misali bir neticeye götürür. 

Burada geçen "Lüzumsuz, mâlâyâni ve âfakî işlerle seni meşgul eder." cümlesindeki "lüzumsuz, mâlâyâni ve âfakî"likten kasıt nedir? Mesela Filistin özelinde İslam âleminin durumu ile ilgilenmek, âfakîlik midir? Anladığım kadarıyla bir Filistin yürüyüşüne katılıp da ikindi namazını geçirmek ya da seher dualarındaki yakarışlarında yer vermediğin " mazluma ve mazlumun sesine" dua ve destek yerine, üstüne pek de lazım olmayan lakırdılar, mâlâyâniyattır. Yani ne dünyana ne de ahiretine yaramayan şeylerle iştigal, lüzumsuzluktur. Çünkü bunların, sayılan vazifeli olduğun hiçbir dairede faydası yoktur. 

Daha önemlisi, bu mâlâyâniyat, sana iman hizmetinde fütur verip seni daha lüzumlu işlerden de geri bırakabilir. Üstadın bu meseleyi çok defa okuyunuz ikazı işte tam da buna bakıyor.

Evet dostlar, yazı uzadı. Sualin diğer tarafına daha gelemedik. Sözü çok uzattık çünkü bu hamur çok su götürüyor. Olimpiyatlara katılan tüm sporcuların adlarından, bilmem hangi takımın oyuncusunun yaş ve kaşına kadar ilgi duyan kalbimizin asıl sahibine yönelmesi, kendini bu lüzumsuzluk ve mâlâyaniyattan kurtarması, derece derece tutulduğumuz âfakîlik hastalığından kurtulması, çok önemli. Yoksa kalbimize ve enerjimize yazık olur. Kalp ihmale gelmez. Yedi/ yirmi dört dikkat şart!

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum