Nar ve gözyaşı

Nar ve gözyaşı

Caner Kutlu'nun hikayesi....

Devasa bir gemi limana yanaştı. Araçlar aralarında büyük boşluklar bırakarak yerleşmeye başladılar. Işıklar, sirenler, karmaşa, konuşmalar, uyarılar, görevliler, anonslar birbirini izledi.
...
Karanlıktı, gökteki yıldızlar sıradağlar gibi dizilmişti, dağlar bildiğimiz gibi sabit değillerdi, bulut gibiydiler, her gece değişirler, sabaha dek soyunmuş bedenleriyle yıldızlara bakarlardı, yıldızlar cennetin dağları olduklarından geceleri cennetten haberler taşırlardı; yıldızlar dağlara, dağlar şehvetli bir geceye dökülürlerdi. Sabaha karşı, hasıl olan suyu, yıldızlar dağlardan sağar, denizlere boşaltırdı. Bu sudan balıklar, yosunlar, bulutlar, martılar yaratılır, gemiler bu suda yüzdürülür, insanlar bu sudan beslenirlerdi. Dağlar sabah olunca yeni giysileriyle tekrar görünürlerdi..
...
Aracın ön koltuğunu uzun bir uğraşla geriye yasladım. Yerleşme telaşı hızla yerini sessizliğe bıraktı. Yolcular, araçlarını bırakıp üst kata çıktılar. Sağımdaki boşluktan denizi görebiliyordum. Limandaki ışıltılar, yanıp sönen fenerin ışığı, veda anını haber veren geminin sesiyle bir belirsizliğe bürünüyordu.
...
Denizin içine doğru yol almak, demir yığınını suya sürmek, dağların yıldızlara karşı açılması,  uykunun umarsız kollarına bırakılışı, kısılan martı sesleri, suda salınan demirden bedeni, gürültünün içine hapsedilişi; dağların sonra yıldızlara dokunuşu, gecenin mahremiyeti sebebiyle gözlerin kapanması, aracın camına vuran gölgesi, karanlığın beyaz elbisesini çıkardığı..
...
Kızıl gölgesi aracın camına yapıştı. İrkilerek baktım, kendine çekti gözbebekleriyle..
...
Geminin suyu yarmasıyla sesini akışına bırakan dağların olanlar karşısında suskunluğu, yıldızların demir kazıklar gibi hareketsiz, sessiz, ama kapatıcı, gözbebeklerine yerleşmesi, kirpiklerinin açılıp kapanmasıyla, bir karadelik gibi çeken gözbebekleri.. cennetin yıldızları, gözbebekleri.. beyaz gözkapaklarının, diri beyaz gölgesinin, hayaletlere karışan suretini besleyen bir gecenin kollarına atılışını haber veriyordu.
...
Aracın kapısı bir bakışıyla açıldı. Yıldızlar kadar sessiz, dağlar kadar sadeydi. Sonra parmakları ışıktan huzmeler halinde boynuma dolandı. Gemi olanca hızıyla yol alırken üzerinde bir acıyla birlikte suyun derinliğini de gölgesiyle kaşıyordu. Nefesi ıslaktı.
Gemi, üzerinde dalıp çıktığı denizin yüzeyinde derinleri yaşıyordu. Yunuslar gibi neşeliydi, ıslaklığın kayganlaştırdığı bedeni, dağların serinliğini taşıyordu, yıldızların ateşini saklıyordu.
Gecenin yüzü yoktu, dağlar ondan da çıplaktı, su olmuştu gölgesi.. yıldızlar akıyordu, bedeni suda kıvraklığını yakalıyordu, demir denizi yarıp geçerken, bir dalıp bir çıkarken suyun yüzeyinde, gerçeğe teslim olmuş gülüşü belirdi.
Fısıldadı, anlaşılamadı.
Denize vuran ayın mahur yüzü utandırdı. Dağlar yoktu, deniz, yalnızca suyun hissi vardı. Yıldızlar arkalarında sakladıkları dağları, ayın ışığıyla aldattıkları gözleri bir anda büyüdü. Daha çok sarıldı. Kollarımdan asıldı.
...
Ayın suretinden yeşil renkli bir ışık demeti belirdi. Ellerinde ışıktan kılıçlarla suretler indiler, arabanın camına yerleştiler. Bunlar, gecenin bekçileriydi. Aracın her yerine ışık tuttular, gölgesi korktu, arka koltuğa saklandı. Sonra gittiler.
...
Gözlerim aralandı, ancak açılamadı. Koltuğumdan sağa doğru dönüp ayın bıraktığı yüzüne baktım. Suyun üzerinde son sürat giden gemiden sallanan aracın içinden yıldızların geçişini izledim bir süre..
...
Saklandığı yerden kalkıp, tekrar belirdi gölgesi.. açıldı, zaman da akışa katıldı. Dağların zirvesine kadar yol aldık, orada sağılan sütünü içirdi. Kenarlarında biriken suyu dilimle aldım. Zirvenin soğukluğu yıldızların ateşine karışmıştı, tatlıydı.
...
Yeşil ışık demeti tekrar belirdi, ardından gece bekçileri ellerinde ışıktan kılıçlarla geldiler. Üzerindeki beyaz tülü bir kılıç darbesiyle çekti başlarındaki, artık senindir dedi, Allah her meyvenin dışına ondan bir meleği kabuk olarak yaratır, kabuğu soyunca meyve senindir artık,
Yine de kabuğu  bırakma!
Üzerine basma!
Denize atma!
Meyvenin tadı o meleğin duasında saklıdır.
Meyve çıkınca ortaya melekler uzaklaştılar, ışık kayboldu, karanlıktan yeniden melekler yaratıldı.
Yıldızlar gözlerini kapattılar.
...
Parçalarına ayrıldı. Her bir parçası bir suya karıldı. Her karışımdan birer yıldız, gözbebeklerine yerleştirildi. Her birine bir isim verildi. Her bir yıldız, birer kocaman nar tanesine dönüştü ( 155 tanesini saydım), her biri, bir daha  kabuklarından sıyrıldı, ( içlerinde ortalama 600 tane vardı), her bir tanesine ayrı isimler okundu.
Gözbebekleri büyüdü, gölgesi taştı, üzerime bir buğu olarak katıldı.
Her bir ismi tekrar ettim. Belli belirsiz bir fısıltıyla haykırır gibi oldu, gözbebekleri baygın bir bakışla cevap verdi, güçsüz kalmıştı.
...
Bu bahçenin Sahibi her şeyiyle boşalttı denizi, suyu, zerreleri,..
Dağları sakladı, yıldızları gözbebeklerine yerleştirdi..
Narları parçaladı..
Işıktan, kelimeden hatta zulmetten, karanlıktan ruhlar yarattı..
...
Gölgenin ıslak kokusu yayıldı, hafif bir kokuydu, aracın içi bu kokuyla doldu.
...
Yirmidörtbin sene kar gibi ak bir deniz’in üzerinde uçtu bir melek, denizin ortasındayken gelen emirle durdu ve denizden bir damla aldı, gölgesi bana düştü.
Ağzımı açtım kar kokusuydu, iki parmağın arasından akmayacak kadar azdı.
Denize boşalttığımda, damlalardan ruhlar yaratıldı, bunlar yarı insan yarı melektiler; gölgeliydiler, sonra hepsi ayrı bir yöne dağıldı.
...
Üzerine beyaz tülü aldığı gibi sessizce ortadan kayboldu gölgesi.
...
Dağlar yeni elbiseleriyle ortaya çıktı, deniz ışıkla parladı, gözlerime değdi, uyandım, çünkü güneş doğmuştu artık. Motor sesleri birbirini izledi, aynı telaş, gürültü, geminin ağzı açıldı, araçlar hızla uzaklaştılar.