Mehmet Kırkıncı Hoca'nın anayasaya dair bazı görüşleri

Usülcü fakihlerimizden Mısırlı Abdülvehhab Hallaf İslam'da rejimin veya yönetim biçiminin anayasal olduğunu söylemiştir. İslami yönetimin ucu açık olmadığını bilakis ‘dusturi/anayasal’ yani sınırlı ve sorumlu olduğunu ifade etmiştir. Bununla hesap verilebilir olmasını kastetmiştir. Halk gibi yöneticilerin de hakları ve ödevleri vardır. Halkın önünde hesap verebilir konumdadırlar. Peki! Bu ne anlama geliyor? İslam keyfi, müstebit bir yönetim anlayışını benimsemez aksine reddeder. Ortak akıl nedeniyle şuraya dayalı yönetimde yanlışlar asgari düzeye iner.

Bu aynı zamanda bazı kusur veya suçlarından dolayı yöneticilerin hesaba çekilebilir olduğunu iş'ar eder. Halifenin ümmetin fertlerinden biriyle eşit şartlarda yargılanabilmesinin önünü açar. Peki! Fiili uygulamaya da bir bakalım! İstibdat devirlerinden itibaren yöneticiler hesap vermez, ulaşılmaz ve erişilmez olmuşlardır. Hazreti Ömer bir ağacın gölgesinde uyurken daha sonra sarayı hacipler veya mabeyn erkanı sarmış ve kuşatmıştır. Ümmetin muhasebe hakkı sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Allah ve Resülü ve fakihlerin alanı olan yasama dışında idari olarak danışma kurulları işletilmediğinden meşruiyetin kaynağı olan ümmet otoritesi sarsılmış ve devre dışı bırakılmıştır. Halbuki yöneticilerin anayasal çerçevede kalabilmek için ümmetin otoritesine iade-i itibarda bulunmalar gerekirdi.

Yönetimlerin meşruiyeti eninde sonunda ümmetin onayından geçecektir. İslam'da şura/meşveret sistemi hem dikey hem de yataydır. Şura doğrudan yönetim şeklini belirler meşveret ise yatay zeminde ümmetin fertlerinin birbiriyle münasebetlerini tayin eder. Şura ümmeti yönetime katmak ve meşruiyeti ondan devşirmek demektir. Şavirhum fi'l emr ‘işinde onlara danış’ bir anlamda onları alacağın kararlara ortak et demektir. Şavirhum fi'lemr şarikhum fi'l hükm anlamına da gelir. Günümüzde idari sıkıntılarımızın tamamı ümmetin devre dışı bırakılmasından kaynaklanmaktadır. Şuranın ikinci kademesi ve boyutu ise meşverettir ve yatay boyutu ifade etmektedir. Kadıköy vaizlerinden Ahmet Yıldız hoca 15 yaşına gelmiş bir nevi reşit çocuklarla istişare edilmesini salık vermektedir. Nitekim milli eğitim bakanlarından Tevfik İleri de evde çocuklarıyla istişare etmekte ve bunu meşveret kültürüne dayandırmaktadır. Meşveret bir kültür ve bir terbiye şeklidir. Ümmetin fertleri birbirleriyle meşveret ederek karar alırlar. Kararların sağlaması ortak akıldır.

Lakin İslam tarihi boyunca işleyiş farklı olmuştur. Birçok alan atıl kalmasına ve tatil edilmesine paralel olarak oku emri -ilk emir olmasına rağmen- özellikle de son asırlarda ihmale uğramış ve unutulmuştur. Oku ve onlara danış emri maalesef gerekli ilgiyi görememiştir. Bu da taharri-i hakikat duygusunu köreltmiştir. Yeis gibi istibdat da her manii kemaldir. ‘Biz bilmeyiz büyüklerimiz bilir’ anlayışı sorumluluktan kaçışı simgeler. Ümmet aklını atıl bırakır ve işlemez hale getirir. Nemelazımcılığı besler. Maalesef bu anlayış kökleşmiştir.

Esasen Asr-ı saadet uygulamaları anayasa hukukunu gelişmesine uygun bir zemin teşkil etmiştir. Lakin müteakip istibdat devirleri bu isti’datın önünü kesmiştir. Gelişmesini sekteye uğratmıştır. Çünkü yöneticiye vazifesini hatırlatmak kimin haddine düşmüştür? Bunu isteyenler muhataralı bir alana gireceklerdir. Bu yüzden Ümmet sorumluluğunun idrakine pek varamamıştır. İslam'da anayasa hukukuna karşılık mesela milletler hukuku gelişmiştir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed Şeybani'den Ahmet Reşit Turnagil'e kadar yetkin isimler bu alanı işlemişlerdir. Zira bu hukukun karşı ağırlığı vardır. Anayasa hukukunda ise sultanlara mukabil karşı ağırlık olan ümmet kaybolmuştur.

Bir nevi çatı hukuku olan anayasalar toplumun aynası ve toplumun geldiği seviyeyi gösteren metinlerdir. Bu nedenle anayasa umdeleri ve maddeleri toplumun gerisinde kalmamalıdır. Realiteyi değil idealleri esas almalıdır. Toplumun katalizörü olmalıdır. Toplumun inhitat dönemlerinde yapılacak bir anayasa ayna olma özelliği taşımsından dolayı pek de umulanı vermeyecektir. Anayasayı ancak zinde bir toplum koruyabilir.

Bu yüzden anayasa hazırlıkları bir hikmet erbabı üst akıl tarafından yürütülmelidir. Yoksa toplumun rehberi olamaz hatta onun gerisinde kalır. Köstekleyici olur. Anayasalar bizde genelde istisna-i dönemlerin ürünüdür. Genellikle Batı'dan mülhem olarak askeri rejimlerin gölgesinde serpilmiştir. Anayasanın dayandığı güç merkezleri belirleyici olduğu kadar dokunulmazlıklara veya imtiyazlara da haiz olurlar. Bu ise adaleti gölgeler. Anayasa hazırlıklarına istibdadın gölgesini düşürür. Anayasa hazırlıklarında objektif bir ortam yakalanamamıştır. Anayasa hazırlıkları üstten inme yöntemini takip etmiştir. Bu nedenle de sürekli tartışma konusu olmuştur. Oku emri ve şura emri Müslüman toplumlarda yeteri kadar ma’kes bulsaydı bulunduğumuz noktayı aşmış olurduk. Lakin meşveret iklimi ve kültürü yerine itaat kültürü yerleşmiş bu da müdahaneciliğe yol açmıştır. Bu ortamda medeni cesaret kaybolmuş, kırılmış ve insanlar istibdattan dolayı görüşlerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Mısırlı yayıncı Ahmet Raif istibdat dönemlerinde fikirlerin yeraltına çekildiğini veya fısıltı haline dönüştüğünü söylemiştir. Yine dini eğitim Polonya'dan Tacikistan'a kadar bir dönem yeraltına çekilmiştir.

Mehmet Kırkıncı Hoca gelecekte hazırlanacak anayasa veya taslaklar için bazı öneriler ve kriterler ortaya koymuştur. Bunlar milletlerin tecrübelerinden süzülmüştür. Bu kriterler efradına cami ve ağyarına manidir. Anayasa insani ilişkilerde, devlet-toplum ilişkilerinde üst ve genel bir çerçeve çizer. Bu alanı düzenler. İnsan unsurunun terbiye ve ıslahı anayasada temel bir yaklaşım veya politika olarak benimsenmelidir. Anayasa en üst düzeyde çapraz ilişkilerde karşılıklı hakların tanzimidir. Türkiye’de anayasa hazırlıklarında en fazla tartışma konusu olan husus laiklik meselesidir. Hala da öyledir. Bunun mefhumu muhalifi ise dini alanın düzenlenmesidir. Dindarlığın irtica olarak anıldığı bir ortamda anayasa elbette pozitif renkte olacaktır. Bu da millet devlet kaynaşmasını değil sürtüşmesini beraberinde getirir. Nitekim Mehmet Kırkıncı Hoca buna da dikkat çekmiştir.

Türkiye geçmişte laiklik uygulamalarında en katı denemelere sahne olmuş ülkelerin başında gelmektedir. Komunist bloğu göz ardı edecek olursak 120 yıl önce laik sisteme geçen Fransa’da laiklik dine baskı olarak algılanmış ve uygulanmıştır. Mehmet Kırkıncı Hoca laikliğin dini siyasete alet etmemek olduğunu ifade eder. Komunist ülkeler hariç dünyanın hiçbir yerinde laiklik ladinilik olarak kabul görmemiştir. Abdülvehhab Mesiri’nin ifadesiyle laikliğin kendi içinde katmanları vardır. Radikal ve katı laiklik bunlardan birisidir. Bu laiklik türleri milletin enerjisini tüketmiştir. Laiklik yer yer din ve dindar kitleler için bir tahakküm aracına dönüşmüştür. Yine tavsiyeleri arasında toplumu irşat minberi olarak temayüz eden Diyanet ile TRT’nin özerk kurumlar olarak cumhurbaşkanlığına bağlanması da vardır.

Anayasa milletlerin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir hülasadır. Anayasa, milletin maneviyat ve ahlakının, din ve mukaddesatın dayanak noktası olmalıdır. Anayasa toplumun değerleriyle buluşmasına ve kaynaşmasına hizmet etmelidir. İç dokunun sağlam kalmasına vaziyet etmelidir. O zaman kurallı bir toplum olur ve kurallar vasıtasıyla yönetiliriz. Bu da fazilet rejimine çıkar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.