Kırklareli’nin Hızır’ı, Trakya’nın manevi mimarlarından Abdülhamit Oruç

1990 yılında, 16 yaşında gençlik rüzgârlarının etkisiyle kırıldı kırılacak bir fidanın ruh haliyle Kırklareli’nin tarihi Hızırbey Camiinde bir ümit, bir reca ararken karşılaşmıştım o şehla gözlerle. Bediüzzaman’ın İhtiyarlar Risalesi’ni yazdığı yaşlarda, ellilerinde olan gözleri, zamanın karanlığında, mekânın karmaşasında kaybolmak üzere olan beni Hızır (as) misali kendime getirecekti. O günden sonra tahta bir kulübeciği andıran minicik kitapevinin müdavimi olmuştum. Büyüklü küçüklü Risale’lerin raflarını doldurduğu, Ravza kokusunu hatırlatan esansların bir buhurdan gibi her yanını sardığı bu menzili, çağın karanlığından imanın nuruna koşan benim gibi birçok kişinin manevi sığınağı olmuştu. O, Hızır Bey Camii gibi herkesi kuşatan, cem eden cami ruhlu bir insandı. İşte bu hikâye, özelde Kırklareli’nin genelde Trakya’nın çağdaş manevi mimarlarından, hayatını iman hizmetine adayan o yüce ruhun, Abdülhamit Oruç’un hikâyesi…

Abdülhamit Oruç 1940 yılında Kırklareli’nin Vize İlçesine bağlı Sergen Köyünde dünyaya gelir. Dindar bir ailede büyüyen, babası da imam olan Oruç kısa sürede hafız olur. Akabinde Kemerburgaz ve Fatih’te din eğimi alır.

1960 yılında İzmir’de stajyer vaiz olarak görev yaparken Risale-i Nur ile tanışır. Nur Cemaati gibi bir cemaatin varlığından habersiz olan Oruç, staj bitiminde köyüne dönerek dağda, bayırda tek başına Risale okur. Fakat Risale-i Nur’un anlam dünyasına tam olarak giremediğinden Melami Şeyhi’nin sohbetlerine de katılmaya başlar. Sohbetlerden etkilenmekle beraber Melami Tarikatındaki kalbine ve kafasına uymayan anlayışlardan dolayı Şeyh’in, tarikata katılma davetlerine ilgi göstermez.

Açın Kapıları, Bediüzzaman Geliyor

Artık ciddi bir yol ayrımındadır. Bir tarafta sohbetlerine katıldığı Melami Şeyhi, öbür tarafta tek başına okumaya çalıştığı Risale-i Nur’ların yazarı Bediüzzaman. O günlerde rüya âleminin kapıları aralanır, yollar açılır. 1960 yılının Ramazan ayıdır. Bediüzzaman adlı kandil dünyaya son ışıklarını vermek üzeredir. Birkaç zaman daha dünyayı ısıtıp ışıtıp ebedi güneşe göç edecektir. O gecelerden birinde rüyasında elinde bağ bıçağı olan bir zat ile karşılaşır. Korkup kaçmaya başlar. Meçhul zat tebessüm ederek, “Gel, kaçma.” diyerek onu kendine çekmeye çalışmaktadır. Kaçarken biraz sonra kendisini kapısı açık bir apartmanın önünde bulur ve içeri girer. Birden, merdivende on beş metre basamak yükseklikte Bediüzzaman ile göz göze gelir. Üstad gülümsüyordur: Tamam evladım bitti; kapıyı kapat.

O hâl içre uyanır.

Oruç, Risaleleri okumakla beraber Bediüzzaman’ı hiç görmemiştir. Risalelerdeki manevi cezbe onu etkilese de medyada Bediüzzaman hakkında çok olumsuz haberler okumaktadır. Bu rüya onun için manevi bir devrim ve inkilap olur. O ruh haliyle Osman Paşa Camine giderek vaaz verir. Namaz çıkışı tanımadığı dört kişi yanına gelerek, “Bize Risale-i Nur ve Bediuzzaman hakkında bilgi verir misin?” derler.

Oruç da dilinin döndüğü kadarıyla bilgiler verir. Muhatapları şaşırırlar.

“Sen bu meseleyi bilmiyorsun. Biz sana Üstad’ın eserlerini verelim de oku.” derler. Ardından Mektubat, Lem’alar, İşaratü’l-i’caz, Küçük Sözler, Hanımlar Rehberi ve Gençlik Rehberi’ni hediye ederek uzaklaşırlar. Bir daha da o kişilerle karşılaşmaz. İhtimal ki o kişileri dün gece rüyasında gördüğü Bediüzzaman göndermiştir.

Hızır Bey Camiinde, Hızır’la 25 Yıl

1964 yılında Hızırbey Camiinde imam hatip olarak göreve başlar. 1989 yılında emekli olana kadar görevini sürdürür. Bu vesileyle farklı meşrep, eğitim, eğilim ve yaş grubundaki her çevreden birçok kişinin iman hakikatleriyle buluşmasına vesile olur. İlerleyen yıllarda hizmet halkası Trakya’ya yayılır. Öyle ki Bediüzzaman ve Trakya ibarelerinin geçtiği hemen her yerde ilk akla gelen isim olur.

Radyo’da Bir Hızır

Vaazları ve Risale-i Nur dersleri tesirli olunca İstanbul’da Moral FM radyosunda Nur sohbetleri yapmaya başlar. Bilahare bu sohbetler, iki kitapta toplanır. Nur'dan İlhamlar kitabında, imanın hayata yansıyan dengesi, manevi değerler ve ilham kaynakları üzerine odaklanır. Nur'dan Parıltılar kitabı, İslami perspektiften ahlaki ve manevi konuları ele alan kısa ve etkili yazılardan oluşur. Ayrıca Osman Demirci ile kaleme aldıkları “Yeni Hac Rehberi ve Kâbe Tarihi” isimi bir kitabı daha vardır.

Ayasofya

Bediüzzaman’ın avukatı Bekir Berk, Ayasofya’nın ibadete açılması için Türkiye’nin her tarafına telgraf çektirip imza kampanyaları ve mitingler düzenler. Trakya’da Nur hizmetinin tohumlarının atılmasında büyük emekleri olan Oruç, Bekir Berk’in teklifiyle bir grup arkadaşıyla Kırklareli’nden gelip Ayasofya minaresinden açılış için attıkları imzaları gösteren imza listesini aşağı sarkıtırlar. Bu faaliyetler o günlerde bütün basında yer alır.

Çileye Talip Olmak

Nur hizmeti vesilesiyle Oruç ile Bekir Berk’in yolları sık sık birleşir. Oruç’a göre Berk, heybetli görünüşü, cevval yürüyüşü, ikaz edici bakışı, oto­riter hitabı, İstanbul beyefendiliğini her hâliyle gösteren zara­feti, temiz ve titiz giyinişi, sözündeki salâbeti, dostlukta sa­dakati, şahsî dünyasına karşı istiğnası yanında, davası uğrun­da her şeyden feragati ile harika bir şahsiyettir.

Oruç, Kırklareli’nde hizmet ederken Berk, Nur davaları için bu şehre birçok kez gelir. Zamanın Müftüsü Mustafa Dinçer ve bir köyde bir komployla mahkûm edilmek istenen vaizin davası için defalarca duruşmaya katılır.

Bekir Berk’in gözünde dünyanın beş para ehemmiyeti yoktur. Günlük yaşar. Makam ve mevkie önem vermez. Çok başarılı ve karizmatik bir avukattır. İstese davalardan büyük paralar kazanabileceği hâlde hayatını sadece Nur davalarına adar. Bu davalardan para almaz; yarı aç, yarı tok yaşar gider. Çileli bir hayat yaşamasına rağmen hayatın hep güzel yüzüne bakar. Olayları hep lehe yorumlar. Her şeyde bir hayır arar. Etrafındakileri de bu yönde yönlendirir. Elinden geleni yapar, sebeplere teşebbüs eder, sonrasını Rabbine havale eder. Bu şekilde aleyhte gibi görünen birçok olay lehe sonuçlanır; olmaz denilen şey olur. Bunun birçok örneği yaşanır. Nur davaları için kar kış, yağmur çamur demeden şehir şehir dolaşır. Herhangi bir sebepten dolayı uçağa veya otobüse yetişememe ihtimaline karşı etrafındakiler onu nazikçe uyarınca onlara sitem eder. Dua yerine geçer, diye menfî sözler söy­letmez, otobüse ve uçağa yetişmeye çalışır. Etrafındakiler onunla havaalanına ve terminale geldiklerinde Berk’i haklı çıkarırcasına herhangi bir sebepten otobüs ve uçağın rötar yaptığını garip şekilde fark ederler.

Abdülhamit Oruç da benzer bir olaya şahit olur. Bir kış günüdür. Çok sert bir tipi vardır. Berk, Oruç’un da bulunduğu bir grup Nur Talebesiyle sohbet etmektedir. Ertesi gün Konya’da bir öğretmenin davası vardır. Nur Talebeleri hava şartlarını gerekçe göstererek davanın tehir edilmesini isterler fakat Berk kabul etmez.

“Kardeşim! Ben yola çıkarım, yolda kalırım. Oradan ‘Ge­le­miyorum, mazeretim var.’ diye telgraf çekebilirim.”

Ardından yola düşerler. Zorlu ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Adliyeye ulaşırlar. Berk hızlı, cevval bir adamdır. Çantasını taşıyan Oruç ondan çok genç olmasına rağmen hızına yetişemez ve Adliyede kendisini kaybeder. Soluk soluğa sağa sola koşarken nihayet bulur. Berk duruşmaya girmek üzeredir. Dava dosyası Oruç’ta olduğundan duruşmaya katılamama ve kararın olumsuz çıkma riski oluşur. Berk çok titizdir. Etrafından da aynı hassasiyeti bekler. Hizmette ihmale tahammülü yoktur. Böyle bir olayla karşılaştığında o İstanbul beyefendisi adam gider, bambaşka bir adam gelir. O gün Oruç’un ihmaline çok kızar.

“Kardeşim, bu dava cihan paha bir davadır. Eğer gelip du­ruş­madan önce çantamı getirmeseydin, davamıza istemeden zarar vermiş olacaktın!”

Oruç bu sözler üzerine tabir yerindeyse utancından yerin dibine girer. O gün anlar ki bu hizmet candan öte, cihandan paha bir davadır, asla ihmale gelmez.

Teyakkuz Sahibi Bekir Berk

O, cesur olduğu kadar tedbirlidir de. Etrafında ajanlar sivil kıyafetlerle cirit attığından tedbiri elden bırakmaz. Nerede, nasıl ve ne şekilde davranılacağını bilir. Etrafındakilere de bu yönde dersler verir. Oruç da bu hâllerinden dersini alanlardandır. Bir gün Konya’daki bir davaya giderler. Oruç, otobüste gençliğin verdiği coşku ile tedbirsizce konuşmaya başlar. Üst perdeden, din ve iman düşmanları ile 27 Mayıs İhtilalını gerçekleştirenler aleyhinde sözler sarf eder. Berk yavaşça kulağına fısıldar.

“Arkadaki adamın kim olduğunu biliyor musun?”

“Bilmiyorum.”

“Ben de bilmiyorum!”

Bu sözleriyle Oruç’tan daha dikkatli olmasını ister.

Oruç birlikte katıldıkları davalarda Berk’in savunma taktikleri dikkatini çeker. O, hâkim heyeti ve savcının tavrına göre üslup değiştiriyordur. Savunmaya yumuşak bir üslupla başlıyor fakat iddia makamı, eğer ger­çekdışı ve insafa sığmayan iddialarda bulunup Üstad ve eserleri için ölçüsüz ifadeler kullanıyorsa, üslubunu değiştiriyor, bütün celâdet ve cesaret tavrını takınıyor, gök gürültüsü gibi gürleyip saatlerce sa­vunma yapıyordur.

Bekir Berk’in Serveti

Berk, Üstad’ın verdiği vekâletnameleri dünyadaki yegâne mal varlığı olarak saklar. Trakya’da Bediüzzaman ve Berk ruhunu yaşatmaya çalışan Oruç, Berk’i sık sık ziyaret eder. Oruç’a göre Berk’in yazıhanesi sade olmasına rağmen manzarası çok güzeldir. Bir gün yazıhanede otururlarken kılık kıyafetinden, hâl ve hareketlerinden çok zengin olduğu anlaşılan birisi içeri girer. Selam, kelamdan sonra, “Yeriniz çok güzel!” der.

Berk kametine, kıymetine, hak ettiği değere göre bir hayat yaşayamamıştır. Üstad ona daimi dava vekili olduğunu içeren belgeleri vermiştir. O günden sonra, Üstad’ı kendine örnek almış, sade bir yaşantıyı tercih etmiş, dünyası Üstad olmuş, dünyaya sırtını dönmüş, kefenini koynuna koymuştur. Misafirin bu sözleri onu yıllar öncesine, Üstad’la tanıştığı günlere götürür. Çekmeceyi açarak Üstad’ın verdiği vekâletname kâğıt­larını çıkarıp gösterir.

“Benim Nur davasından başka bir sermayem yoktur. Dünyada bunlardan başka bir servetim yoktur!”

Gerçektende son nefesine kadar dünyada bu vekâletnamelerden başka serveti olmadığını gösterircesine sade bir hayat yaşar. Ne büyük servetin var Bekir Berk…

Oruç bir zaman sonra onu evinde ziyaret eder. Mütevazı evinde kitaplardan başka bir şey yoktur. Üstad’ın verdiği vekâleti “En büyük servetim budur.” dercesine çerçeveletip duvara asmıştır. Hakkâri hariç 67 ilin 66’sında yaklaşık üç bine yakın davaya katılan Berk’in her şehirde bir köşkü olabilecekken böyle mütevazı şartlarda bir hayat sürmesi Oruç’u hayretler içinde bırakır.

Bir gün Oruç, Halil Leylek ile Berk’i ziyaret eder. Leylek komşusuyla yaşadığı arsa ihtilafını mahkemeye taşımıştır. Başkasını avukat tutmaktansa “içimizden biri” olarak Berk’i avukat tutmak ister. Berk gayet ciddî ama nazikçe, “Kardeşim, ben Nur avukatıyım.” diyerek teklifi reddeder.

Bekir Berk, Kırklareli’nde

Aradan yıllar geçer. Oruç 1992 yılında rahatsızlanarak Kırklareli Hastanesine kaldırılır. Ömrünün son demlerini yaşayan Berk o hasta ve ihtiyar hâliyle İstanbul’dan kalkıp hastanede ziyaret ederek dualar eder. Duaların tesiriyle Oruç şifa bulur. O gün bir daha anlaşılır ki Bekir Berk’in bütün serveti ve zenginliği Bediüzzaman, Risale-i Nur ve Talebeleridir.

Oruç, 2026 yılının Nisan ayında hastalığı ilerleyince hastaneye kaldırılır. Nihayet Bekir Berk’in dünyaya veda ettiği 14 Haziran sabahı dünyaya veda ederek, 25 yıl Risale-i Nur’u anlattığı Hızır Bey Camiinden, ardında, "Hayatınızı bu hizmete vakfedin. Risale-i Nur bu zamanın Nuh’un Gemisi gibidir; binen kurtulur, binmeyen helak olur!" sözlerini bırakarak Bekir Berk’in yurduna hicret eder.

Ruhlarına El Fatiha…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum