Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Hayber’in Fetih Haberi
el-Vâkıdî, tarihçi Belâzurî ve diğer kaynakların naklettiği hadise göre, Hayber’in fethinin Hz. Peygamber için müyesser kılındığı günlerdeydi. O sıralarda yeni hicret eden Haccâc b. Ilât es-Sülemî Medine’ye gelip Müslüman olmuş ancak evi, hanımı ve çocukları Mekke’de kalmıştı. Müşrik olan hanımının yanında oldukça yüklü miktarda parası da kalmıştı. Bir yolunu bulup bu parayı almak istiyordu; ama nasıl?
Hicretin yedinci yılındaydı. Resûlüllah (s) Haccâc’ı, bir seriyenin kumandanı olarak müşriklerden bir grubun üzerine göndermişti. Haccâc müşriklerin üzerine yaptığı akını başarıyla bitirmiş ve zaferle Resûlüllah’n (s) yanına geri dönmüştü. Resûlüllah (s) da o gün Hayber’in fethini tamamlamıştı. Haccâc’ın hanımı Ümmü Şebîbe, Uhud şehitlerinden Musa’b b. Umeyr’in kız kardeşiydi ve henüz Müslüman olmamıştı. Haccâc, Resûlüllah’ın (s) yanına giderek eşinin yanındaki mallarını kurtarmak için Mekke’ye gitmek istediğini, ancak paralarını kurtarmak için bir oyun kurmak istediğini, oyunun içinde yalan da olacağını bildirdi ve bunun için izin istedi. Resûlüllah (s), yapacağı tüm planlar için ona izin verdi.
Resûlüllah’tan izin alan Haccâc Mekke’ye gitti; fakat mallarını nasıl kurtaracaktı? Eşinin inanacağı ciddi ve geçerli bir oyun kurmalıydı. Mekkeliler, henüz Hayber’in fethinden haberdar değillerdi. Hanımına şöyle dedi: “Bak hanım, Muhammed Hayber kalesinin üzerine gitti fakat kendisi ve yakın arkadaşları Yahudiler tarafından esir alındı; ashabı da perişan olup her birisi bir tarafa kaçtı. Hayber’iler büyük bir Pazar kurmuşlar; Muahammed ve ashabından aldıkları ganimetleri haraç-mezat pazarda satıyorlar. Oldukça kıymetli mallar satılıyor. Sen yanındaki paraları bana ver, mutlaka senin de ihtiyaçların vardır. Hemen gidip o pazardan senin için ve çocuklarımız için ucuz eşyalar alayım.”
Haccâc’ın hanımı bu yalana inanmıştı ve yanındaki tüm paraları kocası Haccâc’a teslim etti. Ardından hemen evden çıktı, bu yeni ve sevindirici haberi Mekkelilere aktardı. Böylece, Muhammed ve yakın arkadaşlarının Hayber’de esir alındığı haberi Mekke’de hızla yayıldı. Mekke’nin ileri gelen müşrikleri büyük bir keyifle sevinç gösterisinde bulundular. Fakat habere çok üzülen birisi vardı: Müslümanlığını gizleyen ve henüz hicret etmemiş olan Hz. Peygamber’in (s) amcası Abbâs b. Abdulmuttalib… Haberi duyunca adeta beyninden vurulmuşa dönmüştü. O kadar üzülmüştü ki, neye uğradığını şaşırmıştı. İçi içine sığmıyordu. Abbâs o gün ne yemek yedi ne de ailesinin yanında oturabildi.
Abbâs sakin bir kafayla önce haberin kaynağını araştırdı ve bu haberi yayanın Haccâc olduğunu öğrendi. Hemen evden çıkıp Haccâc’ı aradı, onunla tenha bir yerde buluştu ve haberin aslını ona sordu. Haccâc şöyle dedi: “Anam babam sana feda olsun Ey Abbâs! Tabi ki bu haber asılsızdır. Biliyorsun ben Müslüman oldum. Müşrik olan eşimin yanındaki paraları kurtarabilmek için bunu ben uydurdum. Resûlüllah (s) da Hayber’de büyük bir zafer kazandı. Oradan ayrıldığımda Resûlüllah (s) Hayber kralının kızıyla [Safiye validemizi kast ediyor] evleniyordu. Lütfen benim durumumu kimseye söyleme; beni idare et.”
Hz. Peygamber’in (s) amcası Abbâs sevincinden havalara uçacak gibiydi; Fakat dinini gizlediği gibi sevincini de biraz daha gizlemeliydi. Haccâc, “Ey Abbâs! Bu oyun fazla sürmeyecek. Malımı eşimin elinden kurtarıncaya kadar, sana söylediklerimi üç gün boyunca kimseye söyleme. Ben Mekke sınırından ayrıldıktan sonra işin doğrusunu herkese duyurabilirsin” dedi.
Üç gün geçtikten ve Hâccâc Resûlüllah’ın (s) yanına gitmek üzere Mekke’den çıktıktan sonra Abbâs düğüne gider gibi süslü elbiseler içinde evden çıktı. Üzerinde, ipek kumaştan yapılı, rengârenk ve muhteşem bir hülle vardı. Ayrıca bir bayram havasında kokular sürünmüştü. Önce Haccâc’ın, müşrik olan karısı Ümmü Şebîbe’nin kapısında durdu ve Haccâc’ı görmemiş gibi, “Nerde o Haccâc?” dedi. Ümmü Şebîbe, “Haccâc gitti ey Abbâs, yanımda büyük miktarda parası vardı; onları almaya gelmişti” dedi. Abbas, “Haccâc bu kadar parayı ne yapacaktı ki?” dedi. Ümmü Şebîbe, “O paralarla, Hayberlilerin Muhammed ve ashabından alıp mezata koydukları ganimetleri bizim için satın almaya gitti” dedi.
Bunun üzerine Abbâs, “Vallahi Haccâc size oyun oynadı. Onun sana söyledikleri tümüyle yalandır. O senden malını kurtarmak için bu yalanı uydurdu. İşin aslı şu ki, Muhammed Hayber’i fethetmiş ve krallarının kızıyla evlenmiştir. Kocan Haccâc da Müslüman olmuş ve sen, onun dinine girmedikçe artık ona helal değilsin” dedi.
Abbâs’ın sözlerini duyan Ümmü Şebîbe, “Yıldızlara yemin olsun ki, galiba doğru söyledin, Haccâc beni kandırdı” dedi. Abbâs daha sonra Kâbe’ye gitti. Kureyşin ileri gelenleri orada oturmuş, keyifle Muhammed’in yenilgisini ve esaretini konuşuyorlardı. Abbâs’ı bu süslü elbise içinde gören Mekkeli liderler, “Bu süslü ve muhteşem giyim-kuşam da neyin nesi ey Ebu’l-Fadl?” dediler. Abbâs, “Üzüleceksiniz ama söyleyeyim: Herkes şunu bilsin ki Muhammed hakkında duyduklarınız yalandır. Muhammed Hayber’i fethetmiş ve Hayber kralının kızıyla da evlenmiştir. İnanmıyorsanız haber salın” dedi. Müşrikler, “Abbâs yalan söylemez; vallahi o doğru söylüyor” dediler. Bu kez üzülme ve kahrolma sırası Mekkeli müşriklerin liderlerindeydi.
İslam tarihinde fetih yapan ordular, tüm imkânlarını Allah yolunda tüketmiş olan ordulardır. Çünkü Allah ıztırar haline düşmüş, yani maddi imkânlarını tamamen tüketmiş olan insanların dualarını kabul edeceğini vaat etmiştir. Allah şöyle buyuruyor: (اَمَّنْ يُجٖيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِ) “Peki darda kalan ve kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim?” (Neml, 27/62). Üstelik Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Dua eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmış ise veya safi, hâlis kalbin lisanıyla ise ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür.” (24. Mektup, 2. Zeyl). Demek ki zafer, imkânlarını Allah yolunda harcayıp izdırar haline düşen ordulara nasip olur.
Bedir savaşını hatırlayın; Resûlüllah (s) kendi ordusunun 305 kişi, müşrik ordusunun donanımlı 1000 kişi kadar olduğunu görünce hemen kıbleye döndü, ellerini kaldırdı ve durmadan rabbine yalvarmaya başladı. O kadar ki sonunda abası omzundan sıyrılıp yere düştü ve şu dokunaklı cümleleri söyledi. “Allah’ım! Bana verdiğin zafer sözünü ve ahdini tahakkuk ettirmeni istiyorum. Allah’ım! Bu bir avuç mücahidi helâk edersen artık yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak.” Ebû Bekir gelip abasını yerden alarak omzuna örttü, onu kucakladı ve: “Ey Allah’ın elçisi! Artık yeter, O sana vaat ettiğini kesin olarak verecektir” dedi. (Müslim, Cihâd, 58)
Bu dua üzerine şu ayet nazil oldu: “Rabbinizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size, ‘Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim’ diye cevap verdi.” (Enfal, 8/9) Böylece tüm imkânlarını Allah yolunda harcayan ve izdırar haline düşen Allah Resûlünün komutasındaki İslam ordusuna zafer müjdesi semadan gelmişti.
Kesin bir zafere muhtaç olan bugünün Müslümanları olarak sahip olduğumuz imkânları Allah yolunda harcamadıkça, yani imkânlarımızı tüketip izdırar derecesine düşmedikçe Allah dualarımızı kabul edip bize zafer nasip etmez. Çünkü fıtrî bir ihtiyaçtan dolayı yapılan dua makbuldür.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.