Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Haşir ve Ahiret
(Altıncı Hakikat)
Haşir, yani öldükten sonra dirilme… İlk insanlardan itibaren öldükten sonra yeniden dirilme bir problem olarak görülmüş ve insanların çoğu bunu akıldan uzak görerek inkâr etmişlerdir. Kur’an-i Kerim sık sık eski insanların ve Mekke müşriklerinin tekrar ettikleri bir sözü nakleder: (وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ) “Ve onlar şöyle diyorlardı: Sahi biz, ölüp de toprak olduktan ve kemik yığınına dönüştükten sonra mı, yani biz o halde iken mi yeni bir yaratılışla tekrar diriltileceğiz? Bu olacak şey değil!”[1]
Nefsinin esiri olmuş ve aklını sadece dünyevi hazları elde etmekten yana kullanan günümüz insanlarının çoğu da böyle düşünür. “Öldükten ve kemiklerimiz un ufak olup her tarafa dağıldıktan sonra yeniden dirilmek mi? Bu akla yatkın bir durum değil, hatta imkânsızdır” diyorlar. Oysa bu dünyada, herkesin gözleriyle gördüğü mevsimlerin değişmesi, yazdan sonra kışın, kıştan sonra baharın gelmesi, kışta ölen ve kuruyan mahlûkatın baharda dirilmesi ve yeryüzünün her sene antika sanat eserleriyle süslenmesi gibi kimsenin inkâr edemeyeceği haşmetli faaliyetler ve büyük icraatlar oluyor. Bu faaliyetlere bakıp düşünmeyecek miyiz?
Allah bir ayette, rahmetin yeryüzündeki bu eserlerinde düşünmemizi emrediyor; şöyle buyuruyor: (فَانظُرْ إِلَىٰ آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَىٰ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ) “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine ki, ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor! Şüphesiz bunu dirilten, ölüleri de kesinlikle diriltecektir. Ve O’nun her şeye kadirdir.”[2]
Bediüzzaman bu ayetin tefsiri olarak haşir ve kıyametle ilgili Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözleri yazmıştır. Gerçekten bunlar, insanın yeniden diriltilmesi konusunda vicdanı bozulmamış herkesi ikna edecek iki muhteşem eserdir. Müellifin kendisi de Onuncu Sözü defalarca okumuştur. Hatta haşrin ispatı hakkında bu iki risaleye o kadar güveniyor ki, “Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir surette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan gel, parmağını gözüme sok!” diyecek kadar iddialıdır.
Onuncu Söz 12 Suret ve bu suretleri detaylı izah eden 12 hakikatten ve zeyillerden ibarettir. Her bir hakikat, bir veya birkaç ismin cilvesidir. Bediüzzaman 6.Hakikatte özetle şöyle diyor: Bâb-ı Haşmet ve Sermediyet olup, ism-i Celîl ve Bâkî’nin cilvesidir. Demek bu 6. Hakikatte hâkim olan isimler Celil ve Baki isimleridir. Gözle görülen haşmetli faaliyetler ve serdedilen manalar bu iki ismin tecellileridir.
Evet, görünen şu haşmetli faaliyetler ve büyük icraatlar, perde arkasında bu işleri yapan bir zatın varlığını ispat eder ve Onu kör olmayan gözlere tanıtır. Hikmetle cereyan eden bu faaliyetlerle celalini ve azametini gösteren zat, hiç mümkün müdür ki sadece şu fâni varlıklar üzerinde dursun ve haşmet ve celalini hakkıyla göstereceği baki bir memleketi icat etmesin.
Şu hakikate, bir temsil dürbünüyle bakalım: Mesela, bir adam yolda giderken yol üstünde yapılmış bir hana rastlıyor. Dikkatle baktığında anlar ki büyük bir zat o hanı, yolcu misafirleri için inşa etmiştir. Ancak O zat, misafirlerin bir gecelik konaklamaları, eğlenmeleri ve ibret almaları için hanın tezyinat ve levazımatına milyonlarca altın sarf ediyor. Konaklayan misafirler o tezyinatın az bir kısmına bakıp, o leziz yiyeceklerden az bir şey tadıp doymadan gidiyorlar. Fakat her misafir kendisine mahsus fotoğraf makinesiyle, handa gördüğü her şeyin fotoğrafını çekip saklıyor.
O büyük zatın hizmetkârları da misafirlerin oturup kalkışlarını, hareketlerini ve gidişatlarını büyük bir dikkatle kayıt altına alıyorlar. Dikkat çekici bir şey daha var: O hanı yapan zat her gün, o kıymetli tezyinatın çoğunu tahrip ediyor; böylece gelecek misafirlere yeni tezyinat yapmak için yer hazırlıyor. Handa misafir olan o adam bütün bunları gördükten sonra idrak ediyor ki, yol üstünde bu hanı yapan zatın çok değerli ve daimi konaklama mekânları, tükenmez hazineleri ve pek büyük bir cömertliği vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile misafirlerini kendi yanında bulunan daimi nimetlere iştihalarını açıyor ve onlar için hazırladığı değerli hediyelere arzularını kamçılıyor.
Bu bir misaldir; aynen bu misal gibi şu misafirhane-i dünyadaki vaziyete, sarhoş olmadan dikkat eden herkes şu temel hakikatleri anlar:
1) Anlar ki, o han gibi bu dünya dahi kendi için yapılmamış, kendi kendine de bu şekli alması imkânsızdır. Öyle ise o han gibi bu dünya da, mahlûkatın gelip konması ve göçmesi için dolup boşanan, hikmetle yapılmış, perde arkasında iş gören zatın bir misafirhanesidir.
2) Hem anlar ki, o handakiler gibi şu dünyada oturanlar da misafirdirler. Onların Rabb-i Kerîm’i, onları Dârü’s-Selâm olan ebedi ahiret yurduna davet ediyor.
3) Hem anlar ki, şu dünyadaki tezyinat, nimetler ve güzellikler yalnız lezzet almak ve keyif sürmek için değildir. Çünkü bir zaman lezzet verse, ayrılmasıyla çok zaman acı veriyor. İnsana tattırır, iştihanı açar fakat doyurmaz. Çünkü ya o nimetin ömrü kısa, ya insanın ömrün kısadır; doymaya kâfi gelmiyor. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ve nimetler ibret içindir, şükür içindir, daimi ve baki olan asıllarına teşvik içindir.
4) Hem anlar ki, şu dünyadaki güzel şeyler ve nimetler, cennette ehl-i iman için, Allah’ın rahmetiyle saklanan nimetlerin numuneleri ve suretleri hükmündedir.
5) Hem anlar ki şu fâni sanatlı mahlûkat, fani olmak ve bir parça görünüp yok olmak için yaratılmamışlar. Aksine bu sanatlı varlıklar, kısa bir zaman bu dünyada toplanıp arzu edilen bir vaziyet alıyorlar ki, fotoğrafları alınsın, numuneleri tutulsun, manaları bilinsin ve neticeleri zapt edilsin. Mesela, cennet ehli için daimî manzaralar üretilsin.
Evet, bu dünyadaki varlıklar fani olup kaybolmak ve çürümek için değil ebediyet için yaratılmıştır. Çünkü fâni olan bir şey, bir cihetle fenaya gitse de çok cihetlerle bâki kalıyor. Mesela, kudret kelimelerinden olan bir çiçeği ele alalım: Kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, ardından fena perdesinde saklanır. Ağzımızdan çıkan bir kelime gibi gider fakat binler örneklerini kulaklara emanet eder. Dinleyen akıllar sayısınca, manalarını akıllarda bırakır. Çünkü vazifesi olan “ifade-i mana” bittikten sonra kendisi gider fakat onu gören her şeyin hâfızasında zahirî suretini ve her bir tohumunda manevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Sanki her hâfıza ve her tohum, güzelliğinin koruma altına alınması için birer fotoğraf ve baki kalması için birer konaklama mekânıdırlar.
Şimdi düşünelim: Hayatın en basit mertebesinde olan bir sanat eseri böyle ise, en yüksek hayat mertebesinde ve baki ruhun sahibi olan insanın ne kadar beka ve ebedilikle alâkadar olduğu anlaşılır.
6) Hem anlar ki, insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zapt edilir.
7) Hem anlar ki, güz mevsiminde yaz ve bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribatı, idam değildir. Aksine vazifelerinin bitmesiyle birer terhistir. Hem baharda gelecek yeni mahlûkata yer açmak için boşaltmak ve yer hazırlamaktır. Sonbaharda mahlûkatta görülen tahribat ise, gaflet ve sarhoşluk sebebiyle vazifelerini ve şükrü unutan şuur sahiplerine yaratıcıdan gelen birer ikazdır.
8) Hem anlar ki, şu fâni âlemin ebedi yaratıcısının başka bâki bir âlemi var ki kullarını oraya sevk ediyor ve o baki âleme teşvik ediyor.
9) Hem anlar ki, bu kadar güzel sıfatlara sahip olan bir Rabb-i Rahim ebedi bir âlemde, has kullarına öyle ikramlar yapacak ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ…
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.