Meryem Saîde GÜNEBAKAN
Tevekkül Gemisi-4
Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.” O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi‘ olur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.” Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne-i sultâniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya ‘Dîvânedir’ diye seni tard edecek. Ya ‘Hâindir, gemimizi ittihâm ediyor. Bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin’ diye emredecektir.
Gelelim gemi metaforuna. Geminin mekanı denizdir. Deniz ise kara gibi değildir. Dalgalıdır, bir çok bilinmeyeni içinde barındırır. Keşfi güçtür. Denizin altı belirsiz olduğu gibi üstüde dalgalı, fırtınalı halleri ile yine belirsizlik barındırır. Gemi ise, bu stabil olmayan, sürekli dalgalı ve zahiri ve batını ile belirsiz olan denizde işlevseldir. Karada olsa hareket edemez.
Demekki o belirsizlik aynı zamanda harekete geçiren ve yol aldıran bir itici güç görevi görüyor. Tıpkı tevekküldeki gibi. Tevekkül edebilmek için belirsizliklerin varlığı nasıl gerekiyorsa, tevekkülde ilerlemek için belirsizliğin baskısı da öylece itici güç olur.
Üstad ısrarla ‘bel ve baş’ kelimelerini yineliyor. Sadece ‘sırtında yük’ der geçerdi. Burda bir sır var. ‘Akılsız başın’ sözü bu sırrı açıyor. Baş, aklın düşüncenin mekanı, rasyonalite. Dünyanın den’i, getir götür işleri, somut ve maddesel cephesi. Yani maddi sorumluluklar. (İmanla mahiyeti değişir, den’iyet ulviyet kazanır.)
Bel ise ‘belini büken yükünü kaldırmadık mı?[1]’ayeti ile bildirildiği gibi manevi yük, manevi sorumluluk. İkisini de gemiye bırakmak lazım.
‘Ağır yükler’ insanların çoğu yaşamın derd-i maişet, hastalık-sağlık gibi somut cephesinin ağırlığından muzdarip. Oysa imanı kemale erdirme duası ve gayreti, imanı muhafaza, gafletten marifete dönüş, sıratı müstakim üzere hidayette olma ve bunu sürdürme, kalbi muhafaza, diğer bütün gönüllerde Hakka ve hakikate açılsın diye cehd ve gayret gibi manevi yüklerde yadsınamaz şekilde ağırdır ve dert etmeye daha layıktır. Fakat ikisi için de Allah kafidir. Beldeki ve baştaki bu yükler gemiye bırakılırsa o yolculuk seyran olur yoksa evvel-ahir eza ve cefa olur.
Geminin altındaki deniz belirsizlik barındırsa da geminin sahibi rahmetiyle ve keremiyle o imkan denizinden en güzel ihtimalleri mümkün kılandır.
“Üstünde oturup nezaret etmek”
Tevekkülü ‘saldım çayıra Mevla kayıra’ olmaktan çıkarıyor. Bir yükü korumanın en olur hali zarar gelmesini engelleyecek bu üstünde oturarak madden kuşatıp koruma, nezaret ederek manen kuşatıp koruma hali olacaktır. (Sebeplere dua niyetine sarılıp sonucu Müsebbib’ül Esbab’dan beklemek.)
“Ahmak ve mağrur”
Ahmak, çünkü basit bir soyutlama ile bıraksa da bırakmasa da zaten gemide; yük taşımanın faydası yok anlamıyor;
Mağrur, çünkü sefineyi emniyetli kılana iman ile intisab etmek varken kendi cüz’i gücüne aldanıp kendine güveniyor. Aldanışın en acı hali..
124 bin enbiya, bir o kadar evliya ve asfiya hep aynı hakikati terennüm ediyor “gemiye yükünü bırakıp rahat et.” Tevekkül eden yükünü bırakır rahat eder. Rahatlığı yozlaşmış algımızla sorumluluklarını yerine getirmeyen, erteleyen bir boşvermişlikle karıştırıyoruz.
Oysa kelime köküne baktığımızda; r-w-ḥ (روح) kökünden türemiş olduğunu görüyoruz. Bu kök, temel olarak "soluk, nefes" ve aynı zamanda "ruh" kavramlarıyla ilişkilidir.
Bu rahatlık ruhani bir rahatlık, sorumsuzca bir boşvermişlik değil. Ve enenin zayıfladığı yerde ruh kendini ifade eder. Nefsin baskısı kalktıkça kalbin güçlendiği gibi. Tam da burdaki benzetmeye uygun şekilde, ya kendine dayanıp güvenmek ya da geminin sahibine güvenmek.
Yani;
Nefs- kalp birbirine nasıl karşı ise;
(Hz.Musa ve Firavun kıssası bu karşıtlığın tarihen ve hakikaten temsili olduğu gibi.)
Ene ve ruh birbirinin karşıtıdır.
(Hz. İbrahim ve Nemrut kıssası bu karşıtlığın tarihen ve hakikaten temsilidir.)
-Ene hadiselere cüz’i bakar, ruh külli bakar.
-Ene ‘önce ben’ der; ruh ‘her zaman hepimiz‘ der.
-Ene, mekana çakılıdır, zamanla kayıtlıdır, ruh, zaman ve mekan ile kayıtlanamaz.
-Ene, ele geçirdiğini, yediğini, içtiğini kâr sayar, ruh elinden çıkardığını, paylaşıp verebildiğini. Bu hakikati teyid eden bir hadiste;
Hz. Âişe’den (R.a) rivayet ediliyor;
Resûl-i Ekrem’in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Peygamber (S.A.V) bir ara:
- “Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu. Hz. Aişe:
- Sadece bir kürek kemiği kaldı, cevabını verdi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber;
- “Desene bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” buyurdu.[2]
“Belki zayi olur” Aslında meselenin bel kemiği burası. Özü, esası. Niye can pahasına sahipleniyoruz?!Haddinden fazla endişe, kaygı duyuruyoruz. Çünkü güvenmiyoruz. Ziyan olacağını düşünüyoruz. Çünkü iman yok, varsa da eksik, yarım. Allah’a iman ahirete imanla perçinlenmemiş. Ruha nur, kalbe kuvvet olmamış iman. Ölümü, zulümü ziyan görüyoruz. Oysa ölüm geldiğimiz yere bir rücu ise, zulüm mazlumdan çok zalime kayıptır hakikatte. Bunun idrakine vardırmayan iman, tevekkülü netice vermiyor haliyle. Ziyana uğrarız zannı ile belimizi büken başımızı ağrıtan yükler ile kalıyoruz.
‘Ben kuvvetliyim’ kendinde cilvesi bulunan cüz’i ilim, kuvvet ve iradeye dayanıp güvenmek. “Yaparım ne olacak!?”
“Biliyorum pek tabii”
“Kendim seçtim”
Galiba asıl ziyan bu. Ziyan olacak zannıyla, Hüve yerine ene diye tutturmak. ‘Ene’yi ‘nahnü’ ye yükseltememek.
‘Belimde ve başımda muhafaza edeceğim’
Zannediyoruz ki; maddi ve manevi sebepleri telaş ile kaygı ile kontrol altında tutmaya çalıştıkça muhafaza ederiz birşeyleri. Oysa gücümüz bilgimiz ve irademiz mahdut olduğundan tevekkülsüz her eylemimiz yapmaktan daha çok yıkmaya yakın.
“Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne-i sultâniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. “
Emniyet, kuvvet, muhafaza.
Tevekkülsüzlüğe dayanak yaptığın her şey aslında burda mevcut, diyor enbiya ve varis-i enbiya. Güven arıyorsun, kendi kuvvetine dayanıp muhafazaya kalkışıyorsun.
Emniyet; Emin ve Mü’min olanda, kuvvet; Kadir ve Kavi olanda, muhafaza ise Hafîz ve Hâfız olanda bihakkın bulunur. Hakikat aynalardan değil bekası ile varlığı ayan olandan taleb edilir.
“Bizi ve sizi kaldıran “
Zaten bu gemi hakkıyla tevekkül edeni de etmeyeni de kaldırıyor. Rahmaniyet sıfatı. Bu cihette eşitlik var. Rahmaniyet arşı yeryüzü. Yağmur mü’mine de kafire de yağıyor, güneş herkese ısı ve ışık veriyor.
Baş döner, belirsizlik denizine düşülür, rasyonel akıl içinden çıkamaz güya oldurmaya çalıştığı her meselenin. Ve sürekli taşımaktan zayıf düşmüş bünye yeni bir yükü daha kaldıramaz olur.
‘Takat getiremeyecek’
Aslında bütün zamanlar ve mekanlar şahit ki; insanların hemen hepsinin yaşadığı maddi manevi sıkıntılar, hastalık, bunalım, başarısızlık vs. haller bu yüklere takat getirilemediğinin kanıtıdır.
“Kaptan ya divane ya hain der”
Bu durumda olan biri için başka bir seçenek yok, gemide yük taşımak ya divaneliği ya da gemiye güvenilmediğini gösterir. Söz buraya gelince hep vahid-i kıyasi nevinden tevekkül için şöyle düşünürüm;
Ben bile bu kadar aciz ve muhtaç iken bir kimse hasbî bir şekilde bana güvense, bana sığınsa, onu buna pişman etmemek için şu kadarcık kuvvetimle onu himaye ederim, o güveni boşa çıkarmamak için hamiyetim coşar, bütün imkanlarımı seferber eder, onun yardımına yetişmeye gayret ederim. Allah ki; kudreti, rahmeti sonsuz iken; O, kendine inanmış, güvenmiş, Onu vekil edinmiş kulunu kendisine güvendiğine pişman eder mi hiç! Haşa ve kella! Onu rahmet sinesine sarar, kudreti ile yüklerini emniyet altına alır.
Peki ya güvenmediğinde? Güvenin olmadığı yerde hiçbir varlıkla sağlıklı bir bağ kurulamaz. İnsanların birbiri ile ve diğer varlıklarla olan alakalarının temel unsuru güvendir. Güven yoksa sevgide çiçek açmayacaktır. Bağ kurulamayacaktır.
“Ya divane ya hain”
Divane din noktasında mükellef olmadığı için gemiden tard olunmakla;
hain ise; onu gemisine almış olanı güvenilmez olmakla itham etmesinden hapsedilmekle ceza bulacaktır. Gerçekten öyledir, divaneler tevekkül gemisine hiç binemez, çünkü yükleri bile yoktur, mükellef değildirler. Hakka iman-tevhid- teslim ve tevekkül ile yükünü bırakmayanlar ise tazyikat-ı dünyeviye hapsine mahkumdurlar.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.