Prof. Dr. Kenan ÖREN
Bediüzzaman’dan Mealcilere Önemli Uyarı
Bediüzzaman Said Nursî hazretleri, İçtihad Risalesi’nde içtihad kapısının açık olduğunu, ancak bunun için bazı engellerin mevcudiyetini vurgulayarak, günümüzdeki içtihadların semavî değil, arzî; yani insanların sönük fikirlerine göre olacağı, diğer bir ifadeyle uhrevi değil dünyevi maksatlı olabileceği uyarısında bulunmuştur. Bediüzzaman bu uyarıyı yaptığında, günümüzdeki türden mealciler henüz türememişti. Bu bağlamda, günümüzün mealcilerinin yapmış oldukları yorumlar, tefsirler, içtihadlar semavî; yani İlâhî esaslara, ya da İslâm Hukukunun kaynakları olan edille-i şer’iyye yani kitap, (Kur’an), sünnet, kıyas, icma esaslarına uymamaktadır.
Şurası çok önemli ki, bazı mealciler; önceleri mezkûr İslâm kaynaklarını (Kur’an-ı Kerim hariç) oldukça önemli bir şekilde vurgularken, daha sonraları alaycı bir tavırla itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır. Peki, ne değişti ki, önceleri çok önemli gördüğünüz sünnetleri, bilahare yermeye ve önemsiz göstermeye çalıştınız, diye sorarlar adama. Acaba işin içinde dış destekli finansmanlarla bu hezeyanları dillendirmiş olabilirler mi diye akla gelmiyor değil doğrusu…
Bazı yeni yetme hocalar, geçmişteki müçtehidleri, evliyaları, din âlimlerini, fakihleri, kelamcıları vs. din büyüklerini reddederek kendilerini ön plana çıkarmaya çalışıyorlar. Sümme haşa; güya onlar yanlış yorumlamışlar da bunlar onların yanlışlarını düzeltiyorlarmış!!!… Öyle diyor bir hadsiz proje hoca: “Biz gelene kadar, bu din yanlış yorumlanıyordu; biz geldik doğrusunu söylüyoruz” Zavallı, kendisini müçtehid ya da mehdi zannediyor. Aslında bu ifade bir kibir ve gurur ifadesidir. İçindeki enaniyet canavarını dillendirmiş; farkında değil…
Aslında mealciler, farkında olmadan veya kasıtlı bir şekilde İslam’ın temel umdelerine ve nüktelerine vakıf olmadıkları için adeta savaş açmış durumdalar. Kendileri kaynak olarak Hadis-i Şerifleri by-pass geçerek Kur’an-ı Kerim’i gösteriyorlar. Ancak Kur’an-ı Kerim’de sarih bir şekilde ifade edilen ayetlerle de bizatihi kendileri ters düşüyorlar. Meselâ Kur’an-ı Kerim’de sarih bir şekilde Hz. Adem’in (as) balçıktan (topraktan) yaratıldığı ifade edilirken, Mustafa İslamoğlu Hz. Adem’in babasının olduğunu iddia ederek referans olarak yine Kur’an-ı Kerim’i gösteriyor. Tam bir çelişki. Öyleyse, babası kim? Adı ne? Annesi kim; onun adı ne? Ya onların annesi ve babası kim; silsile sonsuza kadar gidiyor mu? Bu nasıl bir saçmalıktır; sizin ferasetinize havale ediyorum.
Bir başka örnek; Abdulaziz Bayındır’dan. Bu zat, Allah’ın geleceği bilemeyeceğini iddia ediyor. Halbuki Cenab-ı Hakk’ın ilmi muhittir. Yani ezeli ve ebedidir. Geçmişi bildiği gibi, geleceği de bilir. Tıpkı yüksek bir kulede etrafı kolaçan eden bir kişinin kuşbakışı ile civardaki olup bitenlere aşağıdakilerden daha iyi gördüğü gibi, Allah kâinatı kabza-i tasarrufunda tutarak her şeye şamil ilmiyle hiçbir şey O’nun ilminden kaçamaz. Bu zat, haşa Allah’ı cahillikle itham ediyor!!!
Daha vahim bir örnek ise, Mustafa Öztürk isimli ilahiyatçıdan. Bu zat, Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerin, sümme haşa, Peygamberimizin (SAV) uydurması olabileceğini iddia ederek, küfür ifadeler kullanıyor. Düşünebiliyor musunuz; bu zat yıllarca ilahiyatçı adaylara güya din konulu dersler vermiş. Aldığı yoğun tepkiler yüzünden emekli olup nereden beslendiği ortaya çıkan bir ecnebi vakfın Avrupa’daki üniversitesine öğretim üyesi olarak transfer oldu.
Oysa ehl-i sünnet ve cemaat tarikinin müçtehidleri, kelam alimleri, fakihleri vs. din büyükleri ve kanaat önderlerinin edile-i şer’iye tâbir edilen “kitap, sünnet, icma ve kıyas. Edille-i şer'iyye, veya şer'î deliller” yani genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarına uygun bir şekilde içtihadlar, fetvalar ve hükümler vermeleri, Peygamberimizin mesleğine ittibadır. Zira gerçek âlimler, Peygamberimizin varisleridir. Bu bağlamda ümmet-i Muhammed (SAV) bu kaynaklardan beslenir ve ibadetlerini, dinî vecibelerini de bu hükümlere, fetvalara ve içtihatlara göre icra ederler.
Ümmet-i Muhammed’in (SAV) bu silsilenin çizgisinde sebat etmesiyle “İlayı Kelimetullah” sancağını üç kıtaya yaymışlar ve İslam’ın yaygınlaşmasına sebep olmuşlardır. Osmanlı da bu disiplinle yüce bir devlet olma unvanını kazanmıştır. Ümmet-i Muhammed’in bu güçlü sadakatini çok iyi bilen Fener Patriği V. Gregorius, Osmanlıyı bu manâda mağlup etmenin mümkün olmadığını bildiği için, Rus Çarı II. Alexander’a bir mektup (ki, Rusya’nın İstanbul Sefiri General Ignatiyef’in hatıralarında da belirtilmiştir) yazarak, Osmanlıyı yenmenin tek yolunun ne olduğunu vurgulamıştır[1].
Mezkûr mektup, aslında mealcilerin ve proje hocaların hangi kaynaktan beslendiklerini gösteren ibretlik bir mektuptur. Bu mektup aslında İslam’a yöneltilen saldırıların Batı kaynaklı olduğunu içimizdeki satılmış piyonların da buna teşne olduklarının önemli bir göstergesidir. Şimdi bu mektubu dikkatli bir şekilde okuyarak din tağyircileri ve tahripçilerinin misyonunu anlamaya çalışalım:
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidir.
“Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaatlerinden gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının salâbetinden gelmektedir.”
“Bu nedenle; Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek, dini metanetlerini zaafa uğratmak icap eder.”
“Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır.”
“Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.
Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni tasfiye için mücerret (soyut) olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir ve hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
Yapılacak olan Türklere hissettirilmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır…”
Mektubun bu önemli kısmının içinde en önemli cümleler ise: ““Bu nedenle; Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek, dini metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır.”
İşte bu mektuptan sonra Osmanlı; bilahare Türkiye Cumhuriyeti üzerine birçok proje yapıldı. Bu projeleri yapanlar, bilhassa dine, hocaya, imama, din büyüklerine itibar suikastları yaptılar. Bilhassa sinemayı, medyayı, basını da kullanarak din büyüklerini alçaltmaya çalıştılar. Dinde reform adı altında kendi uydurdukları bir takım hükümleri, finansman sağlayarak içimizdeki sahte hocalara uygulatmaya çalıştılar ve halen çalışmaktadırlar.
Bütün bunlar göz önünde bulundurulursa, nasıl bir tuzağın ve cenderenin içinde din tahribatı yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda üzerimize bir vazife ittihaz ederek, bu din tağyirci ve tahripçilerinin hezeyanlarını çürütmek için gayret sarf etmeye çalıştık. İnşaallah bu çalışmamız kafası karışık hale getirilen ve İslam’a karşı önyargılı davranan aldanmışlara bir mehaz olması temennisiyle bazı noktaları tahlil etmeye çalışalım.
Her şeyden önce şurası iyi bilinmelidir ki, nasıl Kur’an-ı Kerim vahiyse, aynen öyle de, hadis-i şerifler de vahiydir. Bunu nereden biliyoruz? Tabi ki mealcilerin yegâne mehaz (kaynak) kabul ettiği Kur’an-ı Kerim’den. Cenab-ı Hak, Necm Suresi 3. ve 4. Ayet-i kerimelerde şöyle buyuruyor: meal-i şerifiyle: “Şahsi hevasına (arzularına) göre de konuşmamaktadır. O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir[2].” Bu ayet-i kerime, hadis-i şeriflerin, gayet sarih yani açık bir şekilde Peygamberimizin (SAV) kendisinden sadır olan sıradan sözler değil; Allah’ın öne vahiy ile öğrettiği kutsi hakikatler ve derslerdir. Bu da gösteriyor ki, kendisi ümmî[3] olan, yani hiç kimseden ders almayan o yüce Peygamberin (SAV) muallimi, bizatihi Allah’tır.
Hadis-i Şerifler bir nevi vahiy olduğuna göre, onları göz ardı etmek; tabiri caizse bypass ederek sadece Kur’an-ı Kerim’i mehaz olarak kabul etmek, Allah’ın yüce Peygamberimize (SAV) tevdi ettiği vazifeyi önemsememek anlamına gelmektedir. Ayrıca Cenab-ı Hak sarih bir şekilde Âl-i İmrân Suresi 31. Ayet-i Celilesinde şöyle buyuruyor:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
(De ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder")
Bu Ayet-i Kerime de sarih bir şekilde Peygamberimize (SAV) ittiba etmeyi, ona itaat ederek yolundan gitmeyi emrediyor. Bu da demek oluyor ki, Peygamberimizin (SAV) yolu “Cadde-i Kübra”dır ve doğru yol da budur. O yoldan çıkan raydan çıkmış tren gibi sağa sola çarparak büyük tahribatlara sebep olur. Yani kendileri vartaya düştüğü gibi, peşinden birçok kişiyi iğfal ederek Cehenneme sürükler.
Yukarıdaki Ayet-i Kerime’ye göre yüce Peygamberimiz (SAV) Kur’an-ı Kerim ile çelişmiyor ki, mealciler onun Sünnet-i Seniyesine dil uzatıyorlar. Peygamberimiz Kur’an-ı Kerim ile ahlâklanmış ve onun emirleri doğrultusunda hayatına yön vermiştir. Nitekim Hz. Aişe Validemize, Hz.Peygamber (SAV)’in ahlâkı sorulduğunda “Siz hiç Kuran okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dı.” cevabını vermiştir.
Oysa reformist ya da mealciler adıyla ortaya atılan kimi sözde hocaların kaynağı ise Kur’an-ı Kerime ya da Peygamberimizin Sünnet-i Seniyyesine değil de, mezkûr papaza dayanmaktadır. Ortaya attıkları Hz. Adem’in babası vardı, hurilerin cinsiyeti belli değildir, Hz. Peygamber (SAV) Miraç’a gitmemiştir gibi iddialar, kendi kafa yapılarıyla ya da dış mihrakların yönlendirilmesiyle uydurdukları hezeyanlardır. Ayrıca bu zatlar, yüce Peygamberimizin sünnetlerini de hafife alarak, adeta alaycı bir şekilde reddebilmektedirler.
Bu bağlamda mezkûr sözde hocalara Bediüzzaman şöyle hitap eder: "Sünnete ittiba etmeyen, tembellik eder ise, hasaret-i azime; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azime; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azimedir."
Sanki Peygamberimiz, haşa, (SAV) Kur’an-ı Kerim’le çelişiyormuş gibi, onu göz ardı edip, “O bir postacıydı, Kur’an’ı iletti gitti,” gibi hadsiz ve terbiyesiz bir üslûpla tevatür derecesinde kati olan Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyesini reddetme cüreti gösterebiliyorlar.
Kur’an-ı Kerim ve sünnet denkleminde merhum Mehmet Kırkıncı şöyle der: "Kur'an sünnetsiz, sünnet de Kur'ansız düşünülemez." Kırkıncı Hocaya, "Sünneti terk edip yalnız Kur'an ile amel etmek isteyenler var; bu konuda ne dersiniz?" şeklinde bir soru yönetildiğinde ise şöyle cevaplamıştı[4]:
Bazı ehliyetsiz insanları görüyoruz ki, yalnız Kur'an-ı Kerim'in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan sünnet, icma ve kıyas'ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur'an'ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm'ın diğer delillerini hafife alırken, işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu Müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.
Malumdur ki, Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.
Bunlar, asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan, bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.
Evet, Kur'an-ı Azimüşşan'ın gölgesine sığınarak yanlış yönlendirmede bulunan bir kimse, hiç olmazsa şunu bilmelidir ki, bir Müslüman ne kadar bilgisiz de olsa Kur'an-ı Azimüşşan'ın Allah kelamı olduğununa katiyyen şüphe ve tereddütü olmadığı gibi, sünnet-i seniyyenin de İslâm'ın ikinci bir delili ve dayanak noktası olduğunu kesin olarak bilir ve öyle de inanır.
Şu halde, "İslâm dininin esası yalnız Kur'an'dır, biz yalnız onda olan hükümler ile amel ederiz, onun haram dediğine haram, helal dediğine helal deriz." diyerek, sünneti dikkate almamak, ona kıymet vermemek, Peygamberimiz (asm)'in değerini ve görevini idrak etmemektir. Kur'an'ı tebliğ eden ve en başta tefsir eden O'dur.
Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Bana Kur'an-ı Kerim ve onunla birlikte, bir onun kadarı daha (yani sünnet) verildi. Bir kişiye, koltuğuna yaslanmışken hadisim ulaşır da, 'Aramızda Allah'ın kitabı var, ondaki helali helal, haramı da haram sayarız.' derse (bilsin ki) Resûllullah 'ın haram kıldığı da Allah 'ım haram kıldığı gibidir." (Ebu Davud, Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10)
Ulemanın bir kısmı şöyle der: Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak veya yakın, Kur'an'da aslı vardır. Sünnet, sonuçta Kur’ana’a ulaştırır. Onun öz hâlinde anlattığını açıklar, anlaşılmayan konuları ise açığa kavuşturur.
Şatıbî, Kur'an ile yetinme fikrine sahip olanların sünnetten ayrılan nasipsiz kişiler olduğunu söyledikten sonra, "Bid'at ehlinden bir çoğu hadisi terk edip Allah'ın kitabını yanlış yorumlayarak hem kendileri sapıttı, hem de başkalarını sapıttırdılar." der.
"Muhakkak ki, O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz, şüphesiz O'nun hıfzedicisi de biziz." (Hicr, 15/9) âyeti ile bu iki esastan Kur'an-ı Azimüşşan'ın lâfızları gibi manalarını da muhafaza etmeyi garanti altına almıştır. İslâm alimleri buradaki korumanın Kur'an'ı olduğu gibi sünneti de kapsadığını beyan etmişlerdir. Bu âyet-i kerime Kur'an'ın tefsir ve izahı mahiyetinde olan Peygamberimiz (asm)'in sünnet ve hadislerini de yani "Biz sana Kur'an'ı, insanlara indirilen hükümleri beyan etmen için indirdik." (Nahl, 16/44) âyeti ile teminat altına almıştır. Çünkü âyette bildirilen "beyan" Kur'an'ın manasındandır. Bu beyan ise ancak Peygamberimiz (asm)'in sünnet ve hadisleri ile olur.
"... Resûlullah'ın size getirdiklerine yapışınız. O'nun size yasak ettiği şeylerden de uzak olunuz. Allah'dan korkunuz. Çünkü Allah'ın vereceği ceza ağırdır." (Haşr, 59/7)
Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri tefsirinde bu âyete şöyle meal verir:
"Peygamber size her ne verdiyse onu alın, almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın ve Allah'dan korkun da Allah'ın ve Peygamber (asm)'in emirlerine karşı gelmekten ve birbirinizin hakkını yemekten, devlete hıyanet eylemekten sakının..."
Şu hâle göre Kur'an sünnetsiz, sünnet de Kur'ansız düşünülemez. Bunlardan birini ihmal etmek, İslâm dinini anlamamaktan doğan bir hastalıktır ve bir dalalettir. Tabiri caiz ise Kur'an bir güneş ise sünnet-i seniyye onun ziyasıdır. Birisi için diğeri feda edilmez.
Evet, nasıl Cenâb-ı Hak, hafızlar ile Kur'an'ı hıfz (muhafaza) etmişse, İslâm alimlerinin vasıtası ile de sünnet ve hadisleri muhafaza etmiştir.
Bütün bu değerlendirmeler göz önünde bulundurulduğunda, Hadis-i Şerifler, sünnetler, müçtehidlerin içtihadları, fakihlerin fıkıhları, âlimlerin görüşleri, müfessirlerin tefsirleri vs. sünnet, icma ve kıyas bağlamında günümüze kadar intikal etmiş İslâm (Şeriat) kaynaklarını hiçe sayarak kendi keyiflerine ve kısır görüşlerine göre Kur’an-ı Kerim’i güya tefsir ederek ümmet-i Muhammed’in (SAV) itikatlarını bozmaya çalışan sözde mealci hocalar her konuştuklarında bir çam devirerek İslâm’a büyük zarar vermektedirler.
[1]Bu mektup, Osmanlı hükümetinin eline geçmiş ve Patrik “ihanet”ten yargılanarak idam edilmişti (22 Nisan 1821).
[2]https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Necm-suresi/4787/3-4-ayet-tefsiri
[3]Ümmî kelimesi; doğduğundan beri saf ve temiz olan, okuma ve yazma bilmeyen, bir insandan eğitim görmemiş, Mekke mensubu, ehl-i kitâbın dışında kalan Araplar gibi mânâlara gelmektedir. Burada vurgulanması gereken en önemli şey ise, Peygamberimiz eğer bir kimseden ders almış olsaydı, o zaman müşrikler diyebilirlerdi ki, “Sen filan hocadan ders aldın; o senden üstün. Biz ona müracaat ederiz; sana niye tâbi olalım?” İşte Peygamberimizin (SAV) hiç kimseden ders almaması gerekiyordu ki, bizatihi kendisi “üsve-i hasene”; yani “güzel bir örnek” ve yegâne muallim ve hoca olsun, ki öyle de olmuştur. Yine hiç kimseden ders almaması gerekiyordu ki, onun bizatihi hocası Allah olsun ki, öyle de olmuştur.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.