Salahattin ALTUNDAĞ
Kurbânı Kes; İslâm’ın Güzel Yüzünü Kesme
Merhâmeti, Temizliği ve Takvâyı da Kurbân Etmeyelim
Bugün Müslümânların büyük bayrâmı: Kurbân Bayrâmı…
Bayrâmdır; çünkü kardeşlik, yakınlık, duâ, ziyâret ve muhabbet günüdür.
Kurbân’dır; çünkü kulun Rabbi’ne yaklaşma niyetini taşıyan büyük bir ibâdettir.
Paylaşmadır; çünkü sofraya sâdece bizim iştahımız değil, fakîrin hakkı da dâvet edilir.
Teslîmiyettir; çünkü insân, “Ben mâlik değilim; bana verilen her nimet emânettir” hakikatini yeniden hatırlar.
Fakat ne acıdır ki, bazı bayrâm sabahlarında insânın içine sevinç kadar ağır bir mahcûbiyet de düşüyor. Sabah bayrâmlaşmasında bir belediye temizlik işleri müdürünün anlattıkları, sâdece bir kamu hizmetinin yoğunluğunu değil, bizim ibâdet ahlâkımızdaki ciddi bir yarayı da gösteriyordu.
Dedi ki: “Bizim en yoğun günlerimiz bu bayrâm günleridir. İnsânlar kurbânlarını kesiyor; ama kanı, atığı, işkembeyi, deriyi, çöpü gelişi güzel bırakıyor. Kimi el arabasıyla çöp konteynerinin yanına kadar getiriyor ama içine koymaya bile zahmet etmiyor. Biz de gün boyu bunları temizlemekle uğraşıyoruz.”
Bu söz, sâdece temizlik işçilerinin yorgunluğunu anlatmıyordu. Aynı zamânda bizim dîndârlığımızın sokakta bıraktığı izi de gösteriyordu.
Sokaklara dökülen kan…
Konteyner kenarına bırakılan işkembe…
Piknik alanında unutulan poşetler…
Mangal keyfinden sonra geriye kalan atıklar…
Kokudan, görüntüden, rahatsızlıktan incinen insânlar…
Ve bütün bunlara bakıp içinden “Bu nasıl Müslümânlık?” diye geçiren zihinler…
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü kurbân sâdece bir hayvanı kesmek değildir. Kurbân, nefsin bencilliğini kesmektir. Kurbân, cimriliği kesmektir. Kurbân, hoyratlığı kesmektir. Kurbân, “Bana ne?” diyen kaba tarafımızı kesmektir. Kurbân, nimeti Allâh’tan bilip Allâh’ın kullarıyla paylaşmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’in hükmü çok açıktır: “Onların ne etleri ne de kanları Allâh’a ulaşır; Allâh’a ulaşacak olan yalnızca sizin takvânızdır” (Hac, 22/37).
Demek ki Allâh’a ulaşan kan değildir.
Allâh’a ulaşan görüntü değildir.
Allâh’a ulaşan kalabalık sofralar, dolu derin dondurucular, gösterişli kesimler değildir.
Allâh’a ulaşan TAKVÂDIR.
Peki takvâ nerede görünür?
Takvâ, sâdece bıçağın keskinliğinde değil; kalbin inceliğinde görünür.
Takvâ, sâdece kesim ânında değil; kesimden sonra bırakılan temizlikte görünür.
Takvâ, sâdece “Bismillâh” derken değil; Bismillâh ile başlanan işin sonunu da Allâh’ın rızasına uygun getirmekte görünür.
Eğer “Allâh için” diye başladığımız bir ibâdetin ardından sokak kirleniyor, komşu rahatsız oluyor, belediye işçisi fazladan eziyet çekiyor, çocukların zihninde dîn “kaba” ve “kirli” bir görüntüyle yan yana geliyorsa, orada sâdece çevre kirlenmiş olmaz. Orada temsîl de kirlenir. Orada zihinler de kirlenir. Orada İslâm’ın güzel yüzüne perde çekilir.
İşte benim asıl içimi yakan budur.
Çevreyi kirleten, sâdece çevreyi kirletmiyor. Zihinleri de kirletiyor. İnsânların dış dünyâsını kirletmekle kalmıyor; iç dünyâlarında dîne dâir oluşan güzel algıyı da yaralıyor. Bir insân bizim davranışımıza bakıp “Bu nasıl dîn?” diyorsa, artık mesele kişisel kusur olmaktan çıkmış, temsîl sorumluluğuna dönüşmüş demektir.
Çünkü Müslümân sâdece kendisini temsîl etmez. Bazen bir sokakta, bir pazarda, bir bayrâm sabahında, bir piknik alanında, bir kurbân kesim yerinde “İslâm’ın kamusal görünürlüğünü” de temsîl eder.
Bu yüzden insân bazen dayanamıyor ve içinden şu feryât kopuyor:
“Kesme kardeşim, böyle keseceksen kesme!”
Bu söz, kurbâna karşı söylenmiş bir söz değildir. Bu söz, kurbânı rûhundan koparan hoyratlığa karşı söylenmiş bir îkâzdır. Bu söz, ibâdeti küçümsemek değil; ibâdeti ahlâkıyla birlikte yüceltme çağrısıdır. Bu söz, “Kurbân kesme” demek değildir; “Kurbânı keserken merhâmeti, temizliği, fakîrin hakkını, kul hukûkunu, tabiâtla güzel ilişkiyi ve İslâm’ın temsîl haysiyetini kesme” demektir.
Kurbânı kes; ama merhâmeti kesme.
Kurbânı kes; ama fakîrin hakkını kesme.
Kurbânı kes; ama komşunun huzûrunu kesme.
Kurbânı kes; ama temizliği kesme.
Kurbânı kes; ama insânla tabiât arasındaki emâneti kesme.
Kurbânı kes; ama İslâm’ın güzel yüzünü insânların nazarında kesip atma.
Bizim dînimiz, temizliği îmânın ayrılmaz bir parçası gören bir dîndir. Temizlik sâdece abdestin, seccâdenin, câminin temizliği değildir. Sokak da emânettir. Park da emânettir. Toprak da emânettir. Hava da emânettir. Su da emânettir. Komşunun gözü, burnu, huzûru da emânettir. KAMU ALANI DA KUL HAKKIDIR.
Kul hakkı sâdece birinin cebinden para almak değildir. Ortak alanı kirletmek de kul hakkıdır. Kötü koku bırakmak da kul hakkıdır. İnsânlara eziyet vermek de kul hakkıdır. Belediyenin imkânını, temizlik işçisinin emeğini, komşunun sabrını, toplumun ortak huzûrunu hoyratça tüketmek de kul hakkıdır.
Hele bir de bunun üzerine insânlar bizim davranışımızdan dolayı İslâm’a mesâfeli durmaya başlıyorsa, o zamân mesele daha ağırdır. Çünkü biz orada sâdece çöp bırakmış olmuyoruz; bir şüphe, bir soğukluk, bir kırgınlık da bırakıyoruz.
Çöp temizlenir. Kan yıkanır. Koku dağılır.
Fakat bir insânın zihninde “Dindârlık bu mudur?” sorusu yer ederse, onu temizlemek çok daha zordur.
Allâh’ın isimlerinden biri Kuddüs’tür. Kuddüs; her türlü noksandan, kirden, kusurdan münezzeh olan; temizliği, nezâfeti, arınmayı ve paklığı hatırlatan mukaddes isimlerdendir. İslâm irfânında “Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” diye özetlenen yüksek ahlâk ufku da insâna, bu ilâhî isimlerin tecellisinden kendi hayatına bir hisse çıkarma sorumluluğu yükler. “Kuddüs” ismine îmân eden bir Müslümânın hayatında temizlik, nezâket, incelik ve arınma görünmelidir.
Bediüzzamân Hazretlerinin Risâle-i Nûr’da dikkat çektiği gibi kâinatta muazzam bir temizlik nizâmı vardır. Denizler, hava, toprak, canlılar, mevsimler, gece ve gündüz, ölüm ve hayat sürekli bir arındırma ve tâzeleme kanûnu içinde işler. Kâinatı böyle nezih, ölçülü ve temiz tutan bir Rabbin kulları olarak bizim de çevremizi kirletmeye değil, temiz tutmaya memûr olduğumuzu anlamamız gerekir.
Müslümân, kâinatın temizliğine muhâlefet eden insân olamaz.
Müslümân, bayrâm sabahını başkaları için zahmete çeviren insân olamaz.
Müslümân, ibâdetin ardından arkasında rahatsızlık bırakan insân olamaz.
Müslümân, Allâh adına başladığı işi insânların bedduâsına konu eden insân olamaz.
Kurbân Bayrâmı et bayrâmı değildir. Mangal bayrâmı hiç değildir. Gösteriş bayrâmı, isrâf bayrâmı, sosyal medyada et teşhîri bayrâmı, çevreyi kirletme bayrâmı değildir.
Kurbân Bayrâmı; teslîmiyetin, paylaşmanın, merhâmetin, temizliğin ve takvânın bayrâmıdır.
Evet, kurbân keselim. Çünkü kurbân büyük bir ibâdettir. Fakat kurbânı, kurbân yapan rûhu da kesmeyelim. Hayvana eziyet etmeyelim. Fakîri unutmayalım. Komşuyu rahatsız etmeyelim. Kamu alanını kirletmeyelim. Tabiâtı incitmeyelim. Temizlik işçisinin emeğini küçümsemeyelim. Benden sonra gelenin zihninde İslâm’a dâir güzel bir iz bırakayım diye düşünelim.
O hâlde bayrâm sabahı kurbân kesen her Müslümân kendine şu beş emâneti hatırlatmalıdır:
Hayvana eziyet etmeyeceğim.
Fakîrin hakkını unutmayacağım.
Komşumu rahatsız etmeyeceğim.
Kamu alanını kirletmeyeceğim.
Benden sonra gelenin zihninde İslâm’a dâir güzel bir iz bırakacağım.
Çünkü kurbân sâdece kesim ânında belli olmaz. Kurbân, kesimden sonra bıraktığımız izde de belli olur.
Arkamızda temiz bir sokak mı kalıyor, kirli bir manzara mı?
Fakîrin duâsı mı kalıyor, komşunun rahatsızlığı mı?
Çocukların zihninde güzel bir bayrâm hâtırası mı kalıyor, yoksa dîn adına ürkütücü bir görüntü mü?
Temizlik işçisinin “Allâh razı olsun, bilinçli insânlar da var” duâsı mı kalıyor, yoksa “Bu bayrâm bizim için çileye dönüyor” sitemi mi?
İşte kurbânın ahlâkı burada ortaya çıkar.
Kurbân kesmek, Allâh’a yaklaşmak içindir. Allâh’a yaklaşmak ise Allâh’ın kullarını inciterek, Allâh’ın yarattığı tabiâtı kirleterek, Allâh’ın verdiği nimeti isrâf ederek, Allâh’ın dînini insânların nazarında kötü temsîl ederek olmaz.
Bayrâmdan geriye kirli sokaklar değil, temiz gönüller kalmalı.
Bayrâmdan geriye rahatsız komşular değil, memnun yüzler kalmalı.
Bayrâmdan geriye çöp yığınları değil, duâ kalmalı.
Bayrâmdan geriye dîn adına mahcûbiyet değil, İslâm’ın nezîh ve merhâmetli yüzü kalmalı.
Onun için bir kez daha söyleyelim:
Kurbânı kes; ama merhâmeti kesme.
Kurbânı kes; ama temizliği kesme.
Kurbânı kes; ama kul hakkını çiğneme.
Kurbânı kes; ama tabiâtla bağını koparma.
Kurbânı kes; ama İslâm’ın güzel yüzünü insânların zihninde yaralama.
Çünkü Allâh’a ulaşan et değildir.
Allâh’a ulaşan kan değildir.
Allâh’a ulaşan, TAKVÂDIR.
Ve takvâ bazen kesilen kurbânda değil; kurbândan sonra tertemiz bırakılan bir sokakta, incitilmemiş bir komşuda, unutulmamış bir fakîrde, eziyet görmemiş bir hayvanda, memnun edilmiş bir temizlik işçisinde ve İslâm’a dâir güzel bir iz taşıyan bir gönülde görünür.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.