Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Bediüzzaman’ın Demokrasi ve Eşitlik Anlayışı
Kuşkusuz, iki ayağı aksak olsa bile, Batı dünyasının bugüne kadar bulabildiği en güzel idare etme şekli, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarına saygıyı esas alan demokrasidir. Batı dünyasının ideologları, bu idare şeklinin mükemmelliğini, kusursuzluğunu ve bundan daha iyi bir idare şeklinin bulunmadığını, her ortamda kıskançlıkla savunagelmişlerdir. Batılılar bununla da kalmayarak, yaklaşık yüz elli yıldan beri, insan hakları ve özgürlükler konusunda, haddizatında kendilerinden daha önde olan İslam dünyasına karşı adeta demokrasi ve insan hakları tezi ile meydan okumaya başlamışlardır. İslam âlimleri ise, bilimi ve pragmatizmi esas alan, çifte standartlara müsait olan, nefis muhasebesini ve öldükten sonra dirilmeyi göz ardı eden Batılıların demokrasi rejimlerini bugüne kadar hep ihtiyatla karşıladılar. Çağdaş demokrasi ile idare edilen devletlerin çifte standartları, iki yüzlükleri ve cinayetleri ortaya çıktıkça, İslam âlimlerinin endişelerinde haklı oldukları ortaya çıkmıştır.
Bir de şu var ki demokratik rejimler, prensipte parlamentodaki çoğunluğun görüşünü esas aldıkları için toplum ahlakını zedeleyen kararlar da alabilirler. Çünkü genel ahlak kurallarına aykırı bile olsa, meclis çoğunluğu tarafından benimsenen birçok hareket, teklif ya da öneri zamanla demokratik düzen tarafından yasal hale getirilir ve bu yasaları gayri ahlaki bulan kesimler demokrasi düşmanı ilan edilirler. Daha açık bir deyimle, demokrasi ile idare edilen Batı ülkelerinde, genel ahlak kurallarına aykırı olan bazı hususlar yasal hale geldiği zaman meşru ve demokratik bir eylem haline gelebiliyor. Evet, nesillerin yok olmasına sebep olan kürtaj, aile huzurunu katleden zina ve acı çeken hasta kişilerin kendi istekleri ve hekimin desteğiyle öldürülmeleri [ötenazi] birçok Batı ülkesinde yasal hale gelmiştir. İşte bu yüzden, İslam âlimlerinin ve dindar insanların demokrasiye karşı olan hassasiyetleri artarak devam etmiştir.
Müslümanlardaki bu tedirginliğin sebebi açıktır: İslam’da, para ve güç dâhil her şeyi yöneten adalettir. Eğer para ve güç adaleti yönetirse o zaman işler karışır; rüşvet çarkı dönmeye başlar, gaspçılar ve hırsızlar devletin paralarını kolayca zimmetlerine geçirebilirler. Bir ülke demokrasi ve serbest seçimlerle idare edilse bile eğer adalet, gücü, parayı ve ekonomiyi yönetmezse işin içinden çıkılmaz olur; “derin devlet” oluşur ve çifte standartlar çoğalır. İşte Batılı demokrasilerde asıl sorun buradadır. Parayı da adaleti de yöneten güçtür.
20. yüzyılın sosyal, siyasal ve düşünce hayatına damgasını vuran Bediüzzaman’ın demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve özgürlükler hakkındaki görüşü öteden beri hep merak edilmiştir. Bu konuda şunu söylemek mümkündür: Her konuda iyimserliği ve hoşgörüyü esas alan Bediüzzaman, demokrasi konusunda da orta yolu tercih etmiş ve “Bir şey bütünüyle elde edilmezse bütünüyle terk edilmez” kuralını esas almıştır. Osmanlı Türkçesinde demokrasi anlamına gelen meşrutiyeti “Meşrutiyet-i meşru’a” [şeriata uygun meşrutiyet] kaydıyla benimseyen Bediüzzaman, demokrasi ve hukukun üstünlüğü adına kanunlara riayet etmeyi ve eşitliği savunur, keyfî muameleyi ve zorbalığı reddeder. Ancak ona göre insanlık âleminde mutlak eşitlik yoktur. Çünkü mutlak eşitlik insan nevinin fıtratına zıttır. Mutlak eşitlik adına keyfî muameleyi ve zorbalığı dayatanlara karşı özetle şöyle der:
“Toplum hayatında bir çığır açan, eğer kâinattaki yaratılış kanununa uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem yaratılış kanununa uygun hareket etmek mecburiyeti var, o takdirde ancak insanların fıtratını değiştirmek lazımdır ki, mutlak eşitliği sağlayabilelim. Demek insan nevinin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, mutlak eşitlik kanununa zıttır.”
Demek insan ne yaparsa yapsın, nasıl bir rejim keşfederse keşfetsin, insanlar arasında mutlak eşitlik sağlanamaz. Hangi rejim gelirse gelsin toplumda zenginler ve fakirler olur. Dolayısıyla toplumsal sınıfları ortadan kaldırmak mümkün değildir. Her toplumda kanunlara riayet edenler ve etmeyenler de olur. Zaten adaleti sağlamakla yükümlü mahkemeler ve cezalar bunun için vardır. Bu sebeple bütün fertleri kanunlara uygun hareket eden bir toplum, tamamen hayal ürünü olur.
Bediüzzaman kendisinden örnek vererek hukukun üstünlüğü prensibinin, mutlak eşitlik anlamına gelmediğini, aksine adalete uygun bir şekilde çıkarılan kanunların önünde eşitlik olabileceğini vurgular. Özetle şöyle der:
“Evet, ben nesep ve yaşayış bakımından avam tabakasındanım. Meşrep ve fikir bakımından da hukuk önünde eşitlik mesleğini kabul edenlerdenim. Şefkat ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen havas tabakasının istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle herkes için adaletin lehindeyim; zulüm ve zorbalığın, tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.”
O bu sözleriyle, insan haklarına aykırı kanunları bahane ederek insanlara zulmeden sistemlere ve hükümetlere karşı olduğunu ve herkes için adaletin ve hukukun üstünlüğü prensibinin yanında olduğunu dile getirmiştir. Onun için Bediüzzaman eksikleri de olsa, insanın en temel hakkı olan ve insanı insan yapan özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne taraftarlık gösteren demokrasiyi [meşrutiyeti] savunmuş, hatta meşrutiyetin ruhunun şeriattan geldiğini dile getirmiştir.
Nitekim “Bazıları, Meşrutiyet Şeriata muhaliftir, derler; sen buna ne dersin?” şeklindeki bir soruya şu cevabı veriyor: “Meşrutiyetin ruhu Şeriattan gelmedir; hayatı da Şeriattandır. Fakat zaruret sebebiyle teferruatta bazı farklılıklar olabilir. Kaldı ki, meşrutiyet döneminde meydana gelebilecek her (olumsuz) hadise, ondan kaynaklanıyor anlamına gelmez. Üstelik yüzde yüz şeriata uygunluk arz eden bir şey var mı? Şunu söylemek mümkündür ki, meşrutiyet sayesinde su-i istimallerin birçok yolu kapatılmış olur. İstibdatta ise su-i istimallerin yolları açıktır.”
Bediüzzaman’ın da işaret ettiği gibi demokrasi açıklık bir rejimidir. Bu da, asr-ı saadetten beri Müslümanlar tarafından benimsenen bir ilkedir. Onun dışındaki rejimler ise kapalı rejimlerdir. Kapalı rejimlerde kimin kime karşı ne yaptığını, zimmetine neler geçirdiğini tespit etmek çok kolay değildir. Dolayısıyla kapalı rejimlerde, hak ve adaletin sağlanması mümkün değildir. Güç ve para her yerde adaleti yönettiği için, güçlüler zayıfları ezerler; ezilenler de seslerini kimseye duyuramazlar.
Esasen demokraside önemli olan üç şey vardır: 1) Herkesin kanun önünde eşit ve özgür olması, 2) Kanunların adalet anlayışına aykırı olmaması ve 3) Suçun şahsiliği prensibi… Kısacası insan hakları ve özgürlükler… Bunlardan birisi eksik olursa o rejimin adı demokrasi de olsa istibdattır. Şu var ki, günümüz dünyasında demokrasi ile idare edildiklerini iddia eden Batılı ülkeler, kendileri dışındaki insanlar için insan haklarına riayet etmedikleri gibi, menfaatlerine uygun krallıkların ve istibdat rejimlerinin değişmesini de istememişlerdir. Söz gelimi, eğer insan haklarını ilgilendiren bir husus ABD ve Batılı devletlerin siyasal menfaatlerine aykırı olursa demokrasi ve insan hakları hemen devre dışı kalır.
Konuyu iki farklı örnekle açıklayalım: Birincisi, yetmiş küsur yıldır, ABD ve AB destekli İsrail tarafından Filistin halkına soykırım uygulanıyor, öldürülüyor, sürgüne gönderiliyor ve hapishanelerde çürütülüyorlar. Gazze’de iki yıldan beri, sivil halktan, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 80 binden fazla Filistinli öldürüldü. ABD ve Avrupa ülkelerinin kurulmasına öncülük ettikleri BM, İsrail’in 1967’de Kudüs’ü ve diğer Arap topraklarını işgal etmesini kabul etmediği halde, yarım asırdır işgal, demokratik Batının gözleri önünde devam ediyor. Şimdi bu durumda ABD ve AB ülkeleri için “Demokratik Ülke” denilebilir mi?
İkinci örnek, Çin’in işgali altındaki Doğu Türkistan’dır. Dediğim gibi, eğer insan haklarını ilgilendiren bir husus ABD ve müttefiklerinin siyasî menfaatlerini ilgilendiriyorsa sizi şaşırtacak derecede bir durum da ortaya çıkabilir. Doğu Türkistan konusu buna en iyi örnektir. ABD Doğu Türkistan’ın Çin egemenliğinde kalmasını kendi ekonomik ve siyasal menfaatlerine aykırı bulduğu için, Doğu Türkistan Müslümanlarını desteklemiş oluyor. Hatta Washington’da ‘Sürgünde bir Doğu Türkistan Hükümeti’ni bile kurmuşlar. Bu gerçekten şaşırtıcı. Ama bu sizi hiç şaşırtmasın; çünkü asıl maksat, Doğu Türkistan Müslümanlarını desteklemek değil siyasi rakibi olan Çin’i, insan hakları konusunda köşeye sıkıştırmaktır. Şimdi Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’in arkasında duran ABD için, “Doğu Türkistan Müslümanlarını destekliyor” denilebilir mi?
Son olarak gerçek demokrasi ile çakma demokrasinin farkını gösteren iki örnek daha verip bitireceğim: 1) 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de geçekleşen ve 250’den fazla insanın ölümüne yol açan darbe girişimi, çakma demokrasiyle idare edilen Batılı müttefiklerimiz tarafından kınanmamıştır. Belki dil ucuyla bir kınama yapıldı ama bu kınama samimiyetten uzaktı. Bırakın kınamayı, bu ülkeler her fırsatta darbe girişiminde bulunanları değil, Türkiye’yi kınıyor ve bu konuda antidemokratik davranmakla suçluyorlar. Bu ülkeler darbe girişimini kınamış olsalardı, Türkiye’nin kırmızı bültenle istediği Fetö mensuplarını teslim ederlerdi. Kısacası Batılı müttefiklerimizin asla kabul etmediği, sadece kendi kendimize “darbe girişimine maruz kaldık” dediğimiz bir olayla karşı karşıyayız. Üstelik Ftö’nün okulları hala bu ülkelerde açıkça faaliyet gösteriyorlar. Mensupları da hem ABD’de hem AB ülkelerinde serbestçe gezip iş bulabiliyorlar.
2. Örnek, Birkaç yıl önce İstanbul’da öldürülen Cemal Kaşıkçı cinayetidir. Suudî Arabistan gibi sözde şeriatla, gerçekte istibdatla yönetilen ve ABD’nin müttefiki olan bir devlet, kendi siyasi görüşlerine muhalif olan bir vatandaşını, İstanbul’daki S. Arabistan konsolosluğunda öldürdü. Suudi veliahdının emriyle hareket eden katiller, Türk güvenlik güçleri tarafından tespit edildiği halde, hem S. Arabistan devleti, hem çakma demokrasiyle idare edilen Batılı müttefikleri katilleri değil, katilleri tespit ve teşhis eden Türkiye’yi suçlamaya başladılar. Ve bu olay, geçen yıla kadar, iki devlet arasında ciddi bir siyasal krize yol açmıştı.
İşte Batının çifte standartları ve sözün bittiği yer.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.