Muhammed Numan ÖZEL
Rabbenağfir Lî Duası Hakkında
Bir Duanın İçinde Esmâların Nefesi
İnsan için çok defa kullanıyoruz ya 18.000 âlemin kesişim noktası diye. Bu sebeple bazen uzun uzun konuşamaz. Kelimeler kifayetsiz kalır, cümleler dağılır, niyet kalpte sıkışır. Anlıyorum, hissediyordum ama anlatamıyorum deriz ya hani.. İşte.. O anlarda dil, özüne döner; kısa ama derin bir yakarışla Rabbine yönelir:
“Rabbenağfir lî…”
Bu duâ, Kur’an-ı Kerim’de[1] yer alan, kökü İbrahim (as) Peygamber’e dayanan bir niyazdır. Lâkin bu kısa ifade, sadece bir bağışlanma talebi değildir. Âdetâ Cevşen makamında, esmâların ruhunu içinde taşıyan bir duâdır.
Çünkü “Rabbena” dediğin anda, sadece bir hitapta bulunmazsın. O kelimenin içinde terbiye eden, büyüten, koruyan, gözeten, merhamet eden bütün ilahî tecellilere yönelmiş olursun. “Rab” ismi; Esmaül Hüsna’nın âdetâ merkezi, bir anahtarı gibidir. Burada “Rububiyet” tecellileri başlıyor çünkü. Kul bu isimle seslenirken aslında şu hakikati dile getirir:
“Ey beni yoktan var eden,
Ey beni her hâlimle bilen,
Ey hatalarımı örten,
Ey merhameti gazabını geçen…”
Ve ardından gelir: “ğfir lî” — beni bağışla.
Burada dua, Cevşen’deki gibi isim isim saymasa da mana itibarıyla bir esmâ tadadına dönüşür. Çünkü kul bu tek kelimeyle affın bütün mertebelerine iltica eder:
Affeden olarak Gafûr,
Tekrar tekrar bağışlayan olarak Gaffâr,
Günahı kökünden silen olarak Afûv,
Merhametiyle muamele eden olarak Rahîm…
Demek ki kul, tek bir “ğfir” ile aslında bütün bu isimlerin kapısını çalar. Az sözle çok isimlere yönelir. Âdetâ bir bast-ı zaman tecellisi yaşanır ve bu da duânın derûnunu artırır. Bu duâ, sadece “ben” ile sınırlı kalmaz; daire genişler bu sûretle.
“li” — ben,
“li-vâlideyye” — anne-babam,
“lil-mü’minîn” — bütün müminler…
Burada ince bir duâ mimarisi vardır. Duâ, bencillikten başlayıp diğergâmlığa doğru, yani empatiyle genişleyen bir kalp terbiyesidir murâkabedir.
İnsan önce kendi kusurunu görür, sonra kendisine vesile olanlara yönelir, ardından bütün ümmeti kuşatır. Bir kalp, tek bir cümlede üç ayrı halkayı içine alır.
“Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde eder.”[2]
Bu, aynı zamanda vefanın da ifadesidir. İnsan sadece kendisi için değil; kendisini yetiştiren, büyüten, duâ eden anne-babası için de rahmet ister. Sonra o rahmeti tanımadığı müminlere kadar ulaştırır. Böylece duâ, ferdî olmaktan çıkar, ümmetin ortak sesi hâline gelir.
“Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarra olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.” ²
Ve nihayet:
“yevme yekûmul hisâb” — hesap gününde…
İşte bu ifade, duaya ağırlık kazandırır. Çünkü mesele sadece bugün değildir. Asıl ihtiyaç, o büyük günde ortaya çıkacaktır. İnsan, dünyada günah işler; ama affın en hayati tecellisi ahirette belli olur.
Bu yönüyle bu duâ, zamanı aşar ve geçmişin günahını, şimdinin pişmanlığını, geleceğin korkusunu tek bir cümlede toplar.
Kul artık bundan sonra şöyle
“aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır.”[3] deyip
“Ya Rabbi, beni şimdi affetmekle kalma; o gün de yüzümü kara çıkarma.” âmin der.
Bu hakikat, Risalelerde ifade edildigi “acz ve fakr” meselesiyle de derinden alakalıdır.
İnsan, kusurunu fark ettiği anda ubûdiyetin kapısına girer. Çünkü hata, insana kendi sınırını gösterir. Ve o sınırı gören kalp, Rabbine yönelir, teveccüh ve ilticâ eder.
“..mana-yı ubûdiyetin esası olan: "Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlahiyeye iltica etmek" noktalarından geliyor..”[4]
“Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.”[5]
“Rabbenağfir lî” diyen bir insan, aslında kendi hiçliğini derk edip ilan eder. İşte bu ilan, rahmetin kapısını açan en güçlü anahtarlardan biridir. Çünkü kul küçüldükçe, rahmet büyür.
“nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derk eder.”[6]
Bu duâ sadece metinlerde, lisanda ve namazda kalmamalıdır. Namazlardan sonra, yalnız kaldığımız anlarda, anne-babamız hayatta iken de vefat ettikten sonra da dilimizden düşmemelidir. Çünkü bu duâ, hem şahsi hem de toplumsal merhameti besler, kuvvet verir ve tahkim eder.
Belki de en dikkat çekici yönü şudur:
İnsan bu duâyı en samimi şekilde, sadece kendisini düşündüğünde değil; başkalarını da hatırladığında yapar. Diğerkamlık dediğimiz empati devreye giriyor burada.
“Rabbenağfir lî…”
Kısa bir cümle… Ama içinde bir insanın bütün hayatı saklıdır.
Bir yönüyle acz, bir yönüyle ümit, bir yönüyle vefa, bir yönüyle ümmet şuuru… Sanki bu duâ bir şefkât ve merhamet pınarı gibi..
Ve bütün bunların üzerinde, esmâların ince ince hissedildiği bir niyaz…
Bir gün herkes susacak… Ameller konuşacak… İşte o gün, belki de bir köşede fısıldadığın “Rabbenağfir lî…” senin en güçlü savunman, müdafaan olacak.
“Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir.
Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın.”[7]
Üstâd'ın şu ikazına kulak verelim:
“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür.
Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder.
İstiğfar eden, istiaze eder.
İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.
Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.
Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır.
Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”⁴
Haydi o zaman şimdi istiğfar, istiaze ve duâ vakti..
"Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mu'minîne yevme yekûmu'l hisâb”[8]
Selâm ve duâ ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.