Elif GÜNEŞTEKİN
Tohum, Zerre ve ‘Hüve’ Sırrı
Bismillah
Bir tohumun çatlayıp topraktan göğe doğru yükselmesi süreci, dışarıdan bakıldığında basit bir biyolojik büyüme gibi görünse de aslında iki muazzam arşın Kudret ve İrade’ nin bir avuç toprak ve bir parça havada buluşarak yazdığı muhteşem bir mektuptur.
Her bir tohum, içine kâinatın manevi bir fihristesi derc edilmiş bir “program kutucuğu “dur. Sâni-i Zülcelal, tohumun mahiyetine o çiçeğin gelecekteki suretini, rengini ve (geometrisini) manevi bir görsel olarak yerleştirmiştir. Bu, tıpkı bir mimarın projesinin bir flash belleğe yüklenmesi gibidir.
İşte zerrelerin seyahati bu noktada başlar. 30. Söz’de ifade edilen “Tahavvülât-ı zerrat” , rastgele bir savrulma değildir. Toprağın karanlığındaki atomlar, tohumun kalbindeki o gizli görseli (programı) bir rehber olarak kullanırlar. Zerreler, o programdaki “kaderin manevi hatlarını” bir iz gibi takip ederek çiçeğin maddi vücudunu dokurlar. Eğer tohumun mahiyetinde bu ilahi proje ve görsel derc edilmeseydi, atomlar hangi yöne gideceklerini bilemez, kâinat “dehşetli bir müşkilât” içinde kaosa sürüklenirdi.
Tohum başını topraktan çıkarıp havayla temas ettiği an, “Emir ve İrade”nin bir arşı olan hava unsuru devreye girer. Hava zerreleri, adeta birer hareketli mürekkep gibi, tohumdaki o gizli programı maddi alemin sayfasına yazmaya başlar.
Kimyevi bir dille ifade edersek; bitkinin vücudunun asıl ham maddesi toprak değil, havadır. Fotosentez süreciyle havadan alınan Karbondioksit, güneşin fotonlarıyla parçalanır ve karbon zerreleri bitkinin iskeletine nakşedilir. Bu durum, Hüve Nüktesi’nde işaret edilen o harika hakikati teyit eder: Hava zerreleri, bir saniyede binlerce vazifeyi şaşırmadan yaparken, her bir çiçeğin yaprağında o çiçeğe özel bir “vücut” yazar.
Üstadımız Risale-i Nur’da şöyle ifade ediyor;
“Eğer bütün icadlar o kudrete verilmezse; o vakit o tek ağacın inşa ve idaresi, bütün ağaçlar, belki zeminin icadı ve idaresi kadar müşkil olacak. Çünki o zaman herşey mâni' ve sed olur. O halde bütün esbab toplansa; bir ağacın emirden, iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zenbereğinden intizam ile meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzım erzak ve cihazatı gönderemezler. İllâ ki, ağacın herbir cüz'üne, hattâ herbir zerresine bütün ağacı ve eczasını ve zerratını görecek ve bilecek…” (Şualar 663.sh - Risale-i Nur)
Belirtildiği üzere, bu işler esbaba (sebeplere) ve tabiata verildiğinde, her bir atomun sonsuz bir ilim ve görme yeteneğine sahip olması gerekir. Çünkü bir hava zerresinin, milyonlarca farklı tohumun programını (görselini) okuyup ona göre şekil alması, ancak her bir zerrenin bir “ilah” olmasıyla mümkündür ki bu da imkansızdır.
Ancak bu süreç Vâhid-i Ehad’e verildiğinde; Kadir-i Mutlak’ın emirlerine itaat eden birer kalem ucu hükmüne geçer. Bir tek kalemden çıkan binlerce harf nasıl kolayca yazılıyorsa, tek bir iradeyle de milyonlarca çiçek, hava arşında aynı “Hüve” lafzının içinde fevkalâde bir “sühuletle” (kolaylıkla) icad edilir.
Topraktaki mineraller ve havadaki gazlar, tohumun içindeki o manevi fotoğrafı gerçeğe dönüştüren işçilerdir. Zerreler halden hale geçerken (tahavvülât), aslında bir nakıştan diğerine koşarlar. Havadan süzülen bir karbon zerresi, çiçeğin yaprağına konduğunda, oradaki “kader hatlarını” izleyerek tam olması gereken yere yerleşir. Bu, kâinatın her köşesinde her an yazılan, bitmek bilmeyen bir kudret mektubudur.
“Emr ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan
هُوَ
lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin veyahut o
هُوَ
deki havanın belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünki bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkilâtlar aşikâre görünüyor. Eğer Sâni'-i Zülcelal'e verilse, hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur.” (Sözler 160.sh - Risale-i Nur)
Pasajda belirtilen telefon, telgraf ve radyo benzetmesi; havanın sadece gazlardan ibaret olmadığını, muazzam bir "bilgi taşıyıcı" olduğunu gösterir.
Bir elma çekirdeği toprağın altında "Bana karbon lazım, bana azot lazım" dediği an, bu "istek" aslında hava arşına iletilen bir sinyal gibidir.
"Hüve" lafzı kadar küçük bir hava parçasında, aynı anda milyonlarca sesin birbirine karışmadan taşınması gibi; o havadaki her bir zerre de aynı anda hem elmanın kokusunu hem rengini hem de atomik yapısını kuracak bilgiyi taşır.
Pasajda geçen "zerrelerin umum dilleri bilmesi" hakikati, fen diliyle "moleküler tanıma ve seçiciliktir.
Bir karbon zerresi, elma ağacının yaprağına girdiğinde oradaki genetik "dili" anlar. Diğer zerrelerle "konuşur" ve onlara nerede durmaları gerektiğini bildirir.
Eğer o zerre, ilahi bir santralın memuru olmasa; elmanın içindeki o karmaşık şeker zincirlerini ve C vitamini yapısını oluştururken hangi atomla nasıl birleşeceğini (hangi dili konuşacağını) asla bilemezdi.
Risale-i Nur, bu vaziyetin "kısmen göründüğünü" söyler. İşte o görünme yerlerinden biri ni Elmayı düşünelim.
Elmanın o mükemmel yuvarlaklığı, rengi ve içindeki vitamin dizilimi; hava zerrelerinin o "Hüve" merkezli santralden aldıkları komutları, hiçbir telgrafı karıştırmadan, hiçbir radyo yayınını birbirine karıştırmadan tam vaktinde ve tam yerinde icra etmelerinin bir neticesidir.
"Elma ağacı, sadece toprağın bir mahsulü değil; hava arşındaki o muazzam 'Hüve' santralinden gelen manevi telgrafların maddi bir çıktısıdır. Her bir hava zerresi, o ilahi santralin hem bir abonesi hem de bir memuru olarak, elma çekirdeğindeki gizli görseli havada bir ağaç suretinde 'neşreder'. Fen biliminin 'hava akımı' veya 'atomik bağ' dediği şey; aslında bu manevi radyonun ve telgrafın, kâinatın her zerresine ulaştırdığı ilahi emirlerin akisleridir"
Tam olarak öyle! Zihninizdeki o “üç farklı görsel ve geçiş” hissi, bu muazzam yaratılış sürecinin üç ana sahnesini ve bu sahneler arasındaki dinamik dönüşümü olan Tahavvülâtı gösterir.
Kâinat Fabrikasında ki Üç Sahne ve Bir Dönüşümü ele alalım.
Elbette başlangıç surecimiz “Tohum” veya Kudretin Kozmik Çekirdeği de diyebiliriz.
Tasavvurumuzda: Siyah, sert bir elma çekirdeği. Mikroskobik bir zoom ile çekirdeğin içini temaşa edilerek Sarmal bir DNA yapısı, sanki bir galaksi gibi döndüğü farkedilir. Bu sarmalın üzerinde, gelecekteki elma ağacının minyatür, 3D bir hologramı (görsel programı) parlıyor. Tohum, Kudret-i İlahiyenin bir “kozmik fihristesi” gibi duruyor.
“Zerre” – Maddenin Hareketli Mürekkebi gibi.
Tasavvurumuzda: Tohumdan fırlayan, ışık saçan bir parçacık akımı. Bunlar atomlardır. Bir karbon atomu, bir hidrojen atomu... Onlar boşlukta uçuşurken, tohumdaki o gizli holograma (programa) sadık kalarak, birbirlerine “kimyevi bağlar” (ışıklı raylar) ile kenetleniyorlar. Her bir zerre, bir hattatın kalem ucu gibi hareket ediyor. Toprağın minerallerini ve havanın gazlarını yanına alarak bir filize, sonra bir gövdeye dönüşüyor. Zerre, Kudretin “hareketli mürekkebi” gibi çalışıyor.
Dinamik inşaat gibi.
“Hüve” – İradenin tezahürü...
Tasavvurumuzda: Ağacın yapraklarına ve çiçeklerine doğru bir zoom. Havada yüzen, şeffaf ama parlayan “HÜVE” lafzı şeklinde kümelenmiş hava molekülleri. Bu hava bulutu, aynı zamanda bir iletişim santralı gibi davranıyor: Ses dalgaları, radyo sinyalleri ve elmanın kokusunu taşıyan moleküller birbirine karışmadan bu santralden geçiyor. Karbon atomları bu “Hüve” santralinden komut alarak yaprağın dokusuna katılıyor. Sonuçta, havadan süzülen o görünmez irade, kırmızı, parlak bir elma olarak tezahür ediyor. Hava, İradenin “manevi telgrafı” ve “nakilesi” gibi vazife görüyor.
Tamamlanmış yapı, tecelli etmiş sanat adeta.
Tohum, zerre ve hüve de kilit nokta, bu görseller arasındaki geçiştir. Tohumdaki o gizli “görsel program”, zerreleri bir navigasyon cihazı gibi yönlendirir. Zerreler, bu programın izini takip ederken, hava arşındaki o muazzam “Hüve” santralinden gelen komutlara (emir ve iradeye) itaat ederler.
Yani, Tohum “proje” ise, Zerre “işçi”, Hüve ise “şantiye şefi” ve “lojistik merkezi diye hayal edersek Çiçek ve meyve, bu üç sahnenin birleştiği nihai gösteridir.
İşte elma çekirdeğinden meyveye uzanan bu yolculuk ispat eder ki; kâinatın en uzağındaki yıldızları idare eden kim ise, hava arşındaki zerreleri birer telgraf memuru gibi çalıştıran ve tohumun kalbindeki o gizli görseli bir elma suretinde dışarı çıkaran da Odur. Fennin ‘tesadüf’ veya ‘tabiat’ perdesi altında gizlemeye çalıştığı her bir bağ ve reaksiyon, aslında Vâhid-i Ehad’in ‘Hüve’ santralinden gelen emirlerin birer aksi ve kudret kaleminin Kâinat sayfası üzerindeki inikâslarıdır.”
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.