Muhammed Emin ŞÜKRÎ
Kaybolup gitmekten yazmak(la) koruyor beni
Âşık, ey âşık, ey rahmetin gözüne girmeyi göze almış kişi! Tereddüdünde haklısın. Evet. O gözden düşmek de var. İblis'in çıkışı kaç yıldır bilinmez. Fakat düşmesi yalnız bir emre muhalefetle oldu. Ve rahmetten ümidini hemencecik kesti. Dönüp tevbe etmedi. "Ben hatalıydım Allahım!" demedi. Tersine, azmettiği, bizim de tevbe yollarımızı kapatmaktır. Zira tevbesizliğin 'yolu kesmek' olduğunu bilir. Fakat Âdem aleyhisselam kusurunu tevbesiyle bağladı. Böylece İblis'in çukuruna düşmekten de kurtuldu.
Kaybolup gitmekten yazmak koruyor beni sanki. Eğer yazmasaydım varolduğuma kendimi bile inandıramayacaktım. O kadar hiçtim ki. O kadar sıradandım ki. Ben olmasam da olur gibi geliyordu herşey. Buna dayanamıyordum. Bu derece sıradanlık abesliğe yakındır. İnsan en başta kendisine açıklayamaz varoluşunun anlamını. Yazmakla 'birşey' oldum ben. 'Başka' birşey oldum. Başka olunca sanki herşey de oldum. Herşeyler benim oldu. Avuçlarım dolusu şükürler ettim bana birşey olmayı bahşederek herşeyi bahşedene. 'Yazmak' fıtratım sûretinde 'ben' diye birşey yaratılmasının hikmetini araladı. 'Ben' vardı, çünkü, yalnız 'ben' aynasından görünecek renkler de vardı. Ben vardı, çünkü, ben hiçbir 'sen' değildi. O 'ben'di. Elbette bu renklerin ilk göstereni ben değildim. Sözlerimin hiçbiri yeni değildi. Aynı sesin yankısıydı varlık varolduğundan beri. Ancak bende bulduğu kıvamıyla yeniydi.
Aynı harflerden başka kelimeler yapıyordum. Aynı kelimelerden başka cümleler yapıyordum. Aynı cümlelerden yazılı illa başka mektuplarım vardı. Hangisinde taklitçiysem, dur bakalım, bir üstünde orijinaldim. Beni her nerede enselesen başka bir delikten 'nanik' yapardım. Yazmakla kendiliğimde bir başkalık olduğuna inandırıldım. Yazmakla bende bir başkalık olduğuna ben de inandım. Hey! Kendimi üstün görerek değil asla. Kendimi başka bularak. Bu başkalık beni rahmetin şânını tefekküre sevketti.
Rahmetin şânı ümitsizliği asla kaldırmıyor. Zira ümit rahmetin hoşamedisidir. O yüzden, Hüda, rahmetinden asla ümit kesmememizi bize emrediyor. Her nerede ondan ümidi kestin, bil ey, Onun rahmetini de itham etmiş oldun. Hangi günahın Onun affını geçebilirdi? Hangi cefan Onun felahını aşabilirdi? Hangi hastalığın Onun şifasından büyüktü? Böyle şeylerin mümkün olmadığını, çünkü Zat-ı Kudretin aczle imtizacının muhal olduğunu, aksini düşünmenin Kudret-i İlahiyenin ilahlığını inkâr etmek anlamına geleceğini bilmeliydin. Ki imanın bununla başladı. Ona "Senden başka ilah yoktur!" dedin. İlahlığı yalnız Ona verdikten sonra sebepleri, mahlukatı, perdeleri 'ümit kesici' kılmak nedir? Ben demiyorum ki: Ümit her zaman aynı kuvvette olur. Tamam. Olmayabilir. Fakat kesmek nasıl göze alınabilir? Rahmetten ümit kesilmez. Rahmetin şânında kendisinden ümit edilmek vardır. İstediğin tarzda vermeyebilir. İstediğin hızda vermeyebilir. İstediğin sûrette çıkmayabilir. Ama rahmet her zaman bir tecellidedir.
"Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef'âli sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahit tutmamıştır..." diyor ya Mesnevî-i Nuriye'de, o hesap işte, tasavvurun rahmeti esir alamaz. İstediğin verilmediği zaman öğrendiğin 'rahmetin hangi sûrette sana verilmeyeceği'dir en fazla. O sûretiyle gelmemiştir fakat o güzelin daha yüzbin başka sûreti vardır. Hatta 'vermemesi' dahi bir sûrettir. İnsan, başına ne işler açacağını bilmeden, öyle şerleri hayır sanarak ister ki kimi zaman. Verilmemesi başlıbaşına bir nimet olur. Ancak 'verilmemenin güzelliği' resmin bütünüyle ortaya çıkar. Bazen seneler geçmesi gerekir yaşananlardan. O vakit manzaranın tamamına nazar edip dersin: "Sen böyle daha güzelsin."
Rahmetten ümit kesmenin de dereceleri var. Bazısı yalnız küsmek gibidir. Tevbeyle tedavi olabilir. Yeniden yeşerip duaya dönebilir. Ama bazısı hakkında ümit beslenilecek yarasını da bilmiyor. Hatta kendisinden ümit beslenilecek rahmeti de görmüyor. Heyhat. Bazısı da o rahmeti istemiyor. Dilenmeyi, dilenciliği bırak, dilenilecek kapıyı yok sayıyor. Yokolmasını arzuluyor. O yüzden Bakara sûresinin 6. ayetinde buyruluyor işte: "İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da, onlar için birdir, asla iman etmezler." Böyle bir kesiğin yarası nasıl tedavi edilebilir? Çünkü, bir kesik ki, sahibi için güldür. Gayrı o kesiğin acısını hissetmek de zor olur. Biz Cenab-ı Hakkın rahmetinden ümit kesmemeye azmediyoruz. Bu azmimizde aynı zamanda aczimizin itirafı da var. Aczini kabul etmeyenin elinde ne var? Uzanıp tuttuğu herşey mufarakatinde ellerini parçalamış. Dökülen kanı şerbet sanıp yalamış. Daha da yalar. Onlara ulaşmaya çalışmak 'duyarsızlıklarını daha fazla şımartmaktan' başka ne işe yarar? Demek duyarsızlığında şımarana "Seninle iletişime girmenin hiçbir anlamı yok!" demenin de bir hikmeti var. Belki bu ilgisizlik onun uyanışının başlangıcı olabilir.
"Mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir." Hidayetin de bir izzeti var. Bu izzet mesajı almamaya şartlanmış olana 'nato kafa nato mermer' demeyi irşad ediyorsa, bu irşadın da tutulacağı yer vardır, illa ki vardır.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.