Miraç, Ümmihani ve Peygamberimiz Dialoglar

"Ey Allah'ın elçisi! Sakın bunu insanlara söyleme. Sana yalancı diyecekler ve alay edecekler, sana kimse inanmaz, inananlar da vazgeçer, yalvarırım onlara anlatma!"

Ebu Talib'in kızı Ümmühani söylüyordu bunu. Babasının vefatından sonra annesi Fatıma'yla birlikte Müslüman olan, kardeşi Ali ve Cafer'den öğrendiklerinden ziyadesini gülümden öğrenebilmek maksadıyla onu sık sık evine davet ederek ağırlayan Ümmühani. Kocası henüz Müslüman değildi ama gülüm geldiği vakit iyi davranırdı; Mekke'deki pek çok kişi gibi... Kınlmanoktası Taif'ten dönüşle başlamıştı. Bir müddet Hira Mağarası'nda beklemiş, Zeyd'i göndererek Mekkeli birkaç kişiden, dostluklarına güvenerek himaye talep etmişti. Önceleri gelen haberler iç açıcı değildi. Kureyş efendilerinin hiçbirisi kendi adıyla Muhammed adının birlikte anılmasını istemiyordu. Sonunda Nevfeloğulları'ndan Mut'im b. Adiy gülüme sadakat gösterip kendisini himaye edeceğini bildirdi. Oğullarını seferber ederek dediğini de yaptı ve Mekke'ye girmesini sağladı. Kureyş'in azılılarını saymazsak, kavgadan bıkan halk, bu çatışmanın şehre zarar vermeye başladığını ve Muhammed'i kendi haline bırakmak gerektiğini dillendiriyordu. Kaldı ki Müslümanların sayısı hızla artıyordu. 

Gülüme gelince; o, Taif'in kederini üzerinden atmaya çalışıyordu. Ve Ümmühani'nin evinde, bir istirahat anında, Allah kendisine ikramda bulundu: Mirac.

"Ey Ümmühani!" dedi gün doğarken, yüzünde sevinç tebessümleriyle, "Biliyorsun, seninle bu vadide akşam  namazını kıldık. Sonra Kudüs'e gittim ve orada da namaz kıldım. Şimdi ise gördüğün gibi seninle sabah namazını kıldık!"

Ümmühani duyduklarına elbette inanmadı. "Allah'ın elçisi neden böyle bir şaka yapıyor ki?" diye düşündü. Ama hayır, o bunu ciddi söylüyordu. Söylüyor ve buna inanıyordu. Ümmühani gülümün ciddiyetini görünce ne yapacağını bilemedi. Başının yeniden Kureyş'le belaya gireceğinden, bunu söylediği takdirde kendisine inananların onu terk ederek dinden çıkacaklarından bahsetti. Bu sözü tekrar etmemesi için yalvarmanın işe yarayacağını düşünüyordu:

"Ey Allah'ın elçisi! Sakın bunu insanlara söyleme. Sana yalancı diyecekler ve alay edecekler, sana kimse inanmaz, inananlar da vazgeçer, yalvarırım onlara anlatma!"

O anlatacağını söyledi. Bana göre de insanlar bunu bilmeliydi. İnanmak istemeyen inanmazdı. İnananlar  ise sağlam iman sahibi oldukları için inanmış olurlardı. Çürük taşlar üzerine bina yapılamazdı, dinden ayrılacak olan varsa zaten ayrılırdı. Bugüne kadar hiç kimseye hiçbir vakit yalan söylemedi; bunu herkes biliyordu. Ve Ümmühani'nin gözünün içine baka baka "Vallahi onlara anlatacağım!" deyiverdi. Ümmühani   şaşkındı. Rasulullah'ı durdurmalı, anlatmasına mani olmalıydı. Dışarı çıkarken cübbesinden asılarak onu engellemek istedi. Ama; cübbe sıyrılıp elinde kalıvermesin mi? Aman Allah'ım! Sevgili'nin nur bedenini gördüm. Hamurunun nurdan yoğrulduğunu biliyordum ama bu derece ışıltılar saçtığını hiç tahmin  etmezdim. Ümmühani gibi ben de bakakaldım. Aslında bu, o gece gördüklerimin  içinde en az hayret verici olanıydı. Çünkü o gece bambaşka bir geceydi. Aklın durduğu, zamanın durduğu, her şeyin durduğu ve imanın başladığı...

Recep ayının yirmi yedisindeydik. Daha gün inerken bambaşka şeyler olacağını hissetmiştim. Gülüm  akşam vakti Ümmühani'nin evine varmış, abdest, namaz derken vakit ilerleyince Kabe'ye yönelmişti. Geceleri Kabe hareminde ibadet ve tavafı çok sevdiğini biliyordum. Ama öyle yapmadı. Sanki uykusu gelmiş gibi dosdoğru Hicr'e, dedesi Abdülmuttalib'in oturduğu yere vardı. Allah'ı anıyor, dualar ediyordu. Derken azıcık uzandı. Uykuyla uyanıklık arasındaydı. Bir şarkıya başladım. Ninni olsun istiyordum. Ama onun uyumadığını anladım. Dediğine göre o sırada Cebrail gelip dürtmüş. Bunu fark etmiştim. Sonra tekrar dalar gibi oldu ve bir daha inledi. Üçüncü seferde sanki kolundan tutulup kaldırılır gibi doğruldu.  Bir müddet eliyle göğsünü tuttu. Sanki dalgındı. Onu daha evvel de böyle görmüştüm. Cebrail'in yanında olduğundan artık emindim. Şarkımı kesip onu izledim. Kabe'nin kapısına doğru yürüdü. Bedeni nura dönüşmeye başladı. Kapıda şekilce katıra benzeyen ama kanatlı bir binek vardı. Ona bindiğinde binek de nura dönerek kanatlarını açıp yükseldi, yükseldi, yükseldi. 

Kanadına yakın uçtum. İzah edemeyeceğim bir lezzetin içindeydim. Dostum İbrahim ile ateşlere ilerlediğimiz günkünden daha güzel bir şey yaşadığımı hissediyordum. Ne çare ki bu hal fazla sürmedi. Çünkü bu kanatlı binek birden hızlanıp gülümü götürüverdi. İbrahim'e yetişmek için kanat çırpınmam yetmişti, ama gülüme yetişme ihtimalim yoktu. Arkasından kokusunu takip ederek gitmeyi denedim. O da ne? Mesafeler benim için de dürülüyor, uzaklıklar yakın oluveriyordu. Kokunun izini Kudüs'te buldum. Evet, işte oradaydı, gülümü götüren binek Beytülmakdis'in kapısına bağlanmış öylece duruyordu. Bekledim. Boşlukta duran muallak bir kayanın üzerinde ayağının kokusu vardı. Belli ki buraya basmış ve gitmişti. Ne tarafta olduğunu merak ediyor, çevreme bakınıyordum. Yanılmıştım. Göklere bakmalıymışım. Çünkü gecenin sabaha evrilen saatlerinde eve-i alada bir nur gördüm. Gözler kamaştıran bir nur. Yükselen, yükselen ve yükseklerde daha ziyade parlayan bir nur. Uçsuz bucaksız bir nur. İçine girip kaybolmayı isteten bir nur. Evet, anlamıştım, gülüm o nurun arasından, göklerden geliyordu. Bineği birden önümden geçiverdi ve ben yine yetişemedim. Üstelik mesafelerim bu defa dürülmedi. Durmadan kanat çırptım ve kan tere batmış olarak Mekke'ye gelebildim. 

Şehirde herkes ondan bahsediyordu. Ümmühani'nin korktuğu gibi, tedirgin ve tereddütlü. Sonuçta Mekke'yi bir Mirac haberiyle çalkanır buldum. Gördüklerimi merak ediyor, eksik parçalan arıyordum. Son nebinin Sidre'deki son sınırı da geçerek sınırsızlık alemindeki zaman ve mekan ötesi son yolculuğunu öğrenmek istiyordum; son teferruatına, son heyecanına kadar... Akıl ve kıyas ikileminin sonunda ve ötesinde neler olduğunu bilmek istiyordum. Ve öğrendim; çünkü bizzat Hasan-ı Basri'ye anlatmış. O da gülümün kelimeleriyle naklediyordu.

Başıma vecd örtülerini çekerek ve içime büzüldükçe büzülerek dinledim:

"Hicr'de uyurken Cebrail geldi ve bana ayağıyla dokundu. Bunun üzerine kalktım fakat bir şey göremedim, tekrar yattım. İkinci kez geldi. Ve üçüncü sefer beni kolumdan tuttu, kalktım, yanında durdum. Beni Kabe'nin kapısına getirdi. Orada katırla eşek arasında fakat ne katır ne de eşek olan, iki yandaki kanatlanyla hareket eden beyaz bir binek -Burak- duruyordu. Her adımı gözün görebildiği yere kadar uzanıyordu. Verilen Burak'a binip Beytülmakdis'e geldim. Onu, önceki peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescid'e girip orada iki rekat namaz kılıp çıktım. Cebrail bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, 'Yaratılışa uygun olanı seçtin' dedi. Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında, 'Sen kimsin?' diye bir ses geldi. 'Ben Cebrail'im' dedi. 'Yanındaki kim?' dendi. 'Muhammed aleyhisselam' dedi. 'O, peygamber olarak gönderildi mi?' dendi. Cebrail, 'Evet' dedi. Gök kapısı açıldı. Atam Adem'le karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. İkinci semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu lsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana, merhaba diyerek dua ettiler. Üçüncü semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Yusuf'u gördüm. O da dua etti. Dördüncü semaya çıktık. Aynı konuşmalar oldu. Kapı açıldı. ldris'i gördüm. O da dua etti. Beşinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Harun'u gördüm. O da dua etti. Altıncı semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı, Musa'yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. Yedinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beytülmamur'a dayanmış Hazret-i İbrahim'i gördüm. O da dua etti. Beytülmamur'u gördüm. Sonra Cebrail beni Sidretü'l-münteha'ya götürdü. Allah günde elli vakit namazı farz kıldı. Musa'nın yanına gelip anlattım. 'Rabbinden azaltmasını iste! Ümmetin buna güç yetiremez. Tecrübem var!' dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim, 'Beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevap vardır. Böylece elli vakit namaz olur' buyurdu."

O geceyi düşündüm. Hatıralarım ta dostum İbrahim'e kadar uzandı. Nebiler tespihinin imamesi, peygamberler sultanı gülüm önce Kabe'ye gelmiş, oradan Burak ile Kudüs'e vararak İsra yolculuğunu tamamlamış, bu arada diğer nebilere imamlık edip namaz kılmış, ardından Refref'e süvarilik edip yedi kat gökleri seyran eyleyerek miracını tamamlamış, sonra da gelip bunu Mekkelilere anlatmıştı. Nur ağacının meyvesi, Sidre'den ötede o ağacın özüne ulaşmış, oradan elvan elvan hikmetlerle dönmüştü. Önceden İdris, İlyas ve İsa'nın kısmen yaşadıklan yükselişin en mükemmelini şimdi dünya sadefinin incisi gerçekleştirmişti. Elbette Ümmühani'nin dediği olacak; düşmanlan bir zafer kazanmış gibi sevinerek "Şimdi kıstırdık Muhammed'i..." yavelerini savuracak, "aksi ispat edilemeyecek bir iddiada bulunuyor çünkü" diye alaya alacaklardı. Olsundu, ben şahit idim. Kısır şirk akıllılar binbir soru üretedursunlar:

"Bir gecede, öyle mi? Uykuda mı, uyanık mı? Ha-ha; Mescid-i Aksa mı dediniz? Göklere çıkmış ha? Acayip değil mi? Burak ha, Burak? Madde gözüyle mi görmüş? Sidre? Nasıl yani? Niçin? Refref de ne? Neden? Neyle? Ne?..."

Mekke'den Kudüs'e giden bir kervan en hızlı gidişle ancak bir ayda varabilirdi; bunu Mekke'nin çocukları bile bilirdi.

Bir gecede oraya gidip geldiğini söyleyen biri elbette artık el­Emin olamaz, kimseyi inandıramazdı. Şimdi ona istedikleri kadar eziyet edebilir, hatta aklının yerinde olmadığını bile yayabilirlerdi. Artık inansın yahut inanmasın, kimse onu himaye etmeye kalkışmazdı. Bu söyledikleri içinde onu yalancı çıkarabilecekleri çok konu vardı. Hemen Beytülmakdis'i görenleri bir araya topladılar. Akıllarınca onu imtihan edeceklerdi. İlk soruyu Ebu Cehil sordu:

"Muhammed! Gerçekten iyice çıldırmaya başladın. Şaşıyorum sana ki gece Kudüs'e gidip geldiğini söylüyorsun. O halde cevap ver bakalım, Beytülmakdis'in kaç kapısı var?"

Aciz akıllar gülümü neyle imtihan ediyorlardı? Zavallılar, kendi zekalarına karşı gösterdikleri şüpheyi bir peygambere isnada çalışıyorlardı. Aslında o andaki şüpheleri akıllarından değil, Allah'tan idi. Ve o, bir bir saydı kapıları. Saymakla kalmadı anlattı, tasvirler yaptı. Sonra pencerelerini, sonra çevresini... Cebrail, Allah'ın emri ve izniyle Beytülmakdis'i gözlerinin önüne getirmiş, onlar sordukça döndürüyor, gösteriyordu.

"Vallahi tarifinde isabet ettin. Ama belki de sen orayı biliyordun da bizi aldatıyorsun. Peki şimdi söyle bakalım yollarda neler gördün? Bizim kervanımız neredeydi. Ne de olsa kervanımız Beytülmakdis'ten daha önemli. Öyle değil mi arkadaşlar, ha, ha..."

Aralarında kervan yollarını avucunun içi gibi bilen bezirganlar, iz sürücüler, kaifler, rehberler vardı. Yollar ezberlerindeydi. Gülüm dönüş yolunda gördüklerini anlattıkça hepsinin hayretleri artıyor, kendilerinin bildiğinden öte şeyler söylemesine şaşırıp kalıyorlardı. Sonunda onlara kervanlarına nerede rastladığını, develerinin durumunu, eşyalarını konak yerinde bırakıp kaçan bir deveyi aramaya gittiklerini, o sırada içi su dolu kaplarından içtiğini ve ağzını yine eskisi gibi kapattığını anlattı. Tabii ki alay ettiler:

"Oldu olacak kervanımızın şimdi nerede olduğunu da bildiğini iddia et bari!.."

"Kervanınız şu anda Beyza'dan, Ten'im yokuşundan iniyor. Kafilenin önünde boz, siyah renkli erkek bir deve, devenin üzerinde de birisi siyah, diğeri alacalı iki çuval var!"

Velid b. Mugire, oturduğu peykeden yere düşecek gibi oldu. Tasvir kendi devesi ve üzerindeki çuvallan anlatıyordu.

"Sihirbaaaaz!"

Gülüm her zamanki ağırbaşlı ve munis tavrıyla karşılık verdi:

"Yanınıza geldikleri vakit onlara sorun; kaplarındaki suyu içilmemiş bulmuşlar mı?"

Başa dönüldü; deli, büyücü, mecnun yakıştırmaları arka arkaya geldi. Başka kervanların halini anlattığı zaman da değişmedi tavırları. Değişmeyecekti elbette. Adem'den bu yana şirkin kıskacındaki hiçbir yüreğin iddiası değişmemişti. Yalnızca nefretleri artıyordu ve artacaktı da. Bu bir nasip veya nasipsizlik meselesiydi. Akılları mesafelere takılıp kalmıştı. Yesrib, Hayber, Kudüs... Kervanlar ve yollar... İlahi  kudreti akıl eden yoktu. Kabe'deki putlara takılıp kalınca Allah'ın mesafelere sığmayacağını idrakte zorlanıyorlardı. Ve nasipsizler doğruca nasibin büyük dostuna, Ebu Bekir'e koştular: "Şimdi ne diyeceksin bakalım? Şu arkadaşın var ya, gece Kudüs'e gittiğini, orada namaz kıldığını ve sonra Mekke'ye döndüğünü söylüyor!"

Yazık ki hiçbirisi onun göklere yükseldiğini, Arş'ı ve Kürsi'yi gördüğünü, Sidretü'l-Münteha'da Cebrail'i gerçek suretiyle müşahede ettiğini, mutlak nuru çakışmış iki yay aralığı kadar mesafeden hissettiğini dile bile getirmiyorlardı. Oysa gülüm onlara göklerde olup bitenleri de anlatıyordu. Gelgelelim göklerde karşılaştığı peygamberlerle neler konuştuğunu, Yusuf'un güzelliğini, Musa'nın namaz hususunda kendisini yolundan birkaç kez döndürdüğünü, dostum İbrahim'in bulunduğu yedinci kat gökte, Kabe'nin tam üstündeki Beytülmamur'u durmadan tavaf eden yetmiş bin meleği soran yoktu. Nasipsizlik bu demekti. Asıl dururken teferruatla oyalanmak; iman dururken akılla oyalanmak... Umuyarlardı ki Ebu Bekir bunu duyunca çıldıracak ve "Bu kadarına pes artık!" diyerek kendilerine hak verip ondan yüz çevirecek. Bunu başarabilirlerse diğer inananları geri döndürmenin kolay olacağını vehmediyorlardı. Ebu Bekir onlarla biraz konuştu. Olup biteni onların ağzından dinledi. Hepsi çok umutluydular ama aldıkları cevapla sarsıldılar:

"Gökten kendisine haber geldiğine dair sabah akşam onu tasdik ediyorum da, Mescid-i Aksa'ya gittiğine dair haberine mi inanmayacağım. Vallahi bunları o söylüyorsa doğrudur!" 

Bitmedi. Gelecek kervanlardan medet umdular. Lakin onlar da gülümün tasvirlerini bire bir anlatıyor, her  şeyi en ince ayrıntısına kadar onun dediği şekilde söylüyorlardı. Anlattıkları doğrulandıkça da azgın Kureyş çıldırdı, küfür sarhoşluğuyla isyan ve zulme daha fazla kucak açtı. Müminler ise metanetli çıkmış, ondan yedi kat gökleri, cenneti ve cehennemi, göklerin içinde görüp ettiklerini merak ediyorlar, faiz yiyenlerin, zina edenlerin, yetim malına tamah gösterenlerin, zulme varanların, buna mukabil iyilik yapan, yardıma koşan, dosdoğru olanların hallerini soruyorlar, o da gördüklerini hikaye hikaye dillendiriyordu. En ziyade de Allah'ı görüp görmediğini merak ediyorlardı. "O bir nurdur, O'nu nasıl görebilirim!" demekten öte yorum yapmıyordu gülüm. Allah mekandan münezzehti. Kullar her neyi O zannettiklerinde, zannedilen o şey O'na perde oluyordu. Gülüm, Cebrail'i arada vasıta olmaksızın gördüğünü anlattı. On bir yıl evvel yer ile göğün arasını kaplamış olarak gördüğünden farklıydı. Çünkü bu sefer onu vasıtasız görmüş, asli suretini müşahede etmişti.

İsra yolculuğu ve Mirac'ın müminlere ihlas ve bereketi getirdiğini anlamıştım. Bunun adı namazdı. Allah onu gülüme, Sidre'den dönerken ümmetine bir hediye olarak vermiş ve buna Musa peygamber vesile olmuştu. İşte anlatıyordu:

"Dönüşte Musa'nın yanından geçerken bana kaç vakit namazla emrolunduğumu sordu. Günde elli vakit  cevabını verdim. Sonra bana bu kadar namazın ağır olduğunu, ümmetimin zayıf  bulunduğunu, bu   sebeple geri dönüp Rabbimden bunu hafifletmesini istememi söyledi. Ben de geri dönüp Rabbimden  bunu hafijletmesini istedim. Rabbim de on vakit azalttı. Musa'nın yanından tekrar geçerken aynı şeyi tekrar tavsiye etti. Rabbim bu sefer on vakit daha azalttı. Böylece günde beş vakit namaza ininceye kadar bu geliş ve gidişler devam etti. Sonra tekrar Musa'nın yanına döndüğümde yine önceki gibi bunun da ağır olduğunu söyledi. Fakat ben, mahcup olacak kadar gidip geldiğimi, artık tekrar gitmeyeceğimi söyledim. İşte bu sebeple kim beş vakit namazını ihlasla ve Allah'ın ihsanına güvenerek kılarsa ona elli vakit namaz sevabı verilecektir."

Gülümün hakiki dostları ve arkadaşları namazdan çok hoşlandılar, günlerce birbirlerine namazı anlattılar  ve beş vakit girdikçe namaza koştular. Hala da öyledir! Hakiki dostlar, namazla mutlu olurlar... Bana gelince, ben, Kureyş'in sağır kulaklarına Miracı anlatan bir şarkı söyledim:

"Ey Mirac'ı inkar eden nasipsiz adam. Gülümün bir gece göklere gittiğine inanırdın. Eğer her gece  göklerden ona Cebrail'in geldiğine inansaydın. Bir baksana güneşe, aya ve gezegenlere. Göklerde hızla her gün dönüp duranlara! Onlar yürüyorsa akıl almaz bir hızla. Ve sen durduğunu sanıyarsan
Neden başka bir varlık da gitmesin  mesafeler ötesine? Gözün görebildiği en uzak noktaya basmasın Burak, neden? Allah'ın kudreti dahilinde iken  her şey. Neden yedi kat gökte seyran etmesin bir sevgili Neden gitmesin  melekut alemine. Maddi unsurlanndan sıyrılınca bir ruh? Tam şuur halinde. Fakat ruhun hakimiyeti altında. Siz asıl ona şaşın ki seven Sevgili'ye kavuşmuşken neden gelsin geri?"

Mirac seven ile Sevilen'in vuslatıydı. Taif'te kalbi kırılan cana, Canan'ın lütuf ve ihsanıydı. Ama   anlamadığım oydu ki, bir  aşık, maşuka varınca neden geri dönsündü? Sevgilinin kapısına erişince geri dönmek aşıklığı zedelemez miydi? Gaye, sevgiliye varmak ise, vuslattan sonra hasreti kim isterdi? Ama gülüm istemişti. 

İskender Pala

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum