Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Mezraa (tarla) sevilmez mi?

A+A-

Bir köy çocuğu olarak, çocukluk ve gençliğimiz tarlalarda geçti. Özellikle yaz ve güz ayları hasat mevsimleri tarla biçim ve işlemek aylarında az mı ter döküp çift sürdük. Tarladaki yorgunluktan sonra, istirahat zamanlarımızda Mesnevi ve Mektubat'ı ilk okuyuşlarımı unutamam. Temeli de o zor okumalarımızda attık zaten. Uzun emek ve ısrarlı takip işin sırrı bence. Hangi başarı bunlardan sonra gelmez ki? 

Ama hepsinden önemlisi, okuduklarımızı hazmetmek ve söz ve tavrımızla onların taşıyıcısı ve yansıtıcısı olmak. "Mal mülk kadar, iyi bir hayat da mirastır." diye bir cümle okumuştum. Gerçekten insanın ilim ve tâlimi, ders ve vaazı unutuluyor belki. Fakat hâl ve davranışı, nezaket ve dokunuşu, hatta bakış ve duruşu unutulmuyor. Şairin "Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş." derken de 'sadâ' ile bunları anlattığını düşünüyorum. Hatta bu, zamanımızda daha da önem kazanmış ki bu asırda "söz sahibi olanlar", daha çok "destan hayat" yaşayanlardan çıkıyor. Sen hangi eserini, sözünü, ispatını ortaya koyarsan koy; hayatındaki bir 'defo',  göze inip "Ay"ı göstermeyen kıl gibi hakikatin görünmesine engel oluyor. Bu bakımdan üstadın destan hayatı önemlidir bence.

Başlıkta "Mezraa Sevilmez mi" demiştik. Mezraanın sonu ayın ile bittiği için iki 'a' harfi kullanıyoruz ve "tarla" anlamı var. Ve hemen "Dünya ahiretin mezraasıdır." hadisîni hatırlıyoruz. Genellikle hocalarımız dünyayı sevmeyin, dünyadan uzak durun derken de biraz sözü yuvarlayıp anlattıkları için, dünyanın bu mezraa yönü, arada kaynayıp gidiyor. 

Evet, tarla hem kıymetlidir hem ekim yeridir hem de oturup yatılacak bir mekân değildir. Hani tarlayı ekmek için süreriz ve tarlaya yan gelip yatmak için değil; çalışmak için gideriz. Tarla bizim çalışmalarımızın en yoğun olduğu yerlerdir. Yani boş oturma ve zamanı öldürme yeri değildir. Dünya da bir tarla ise, mahsulünü ahirette almak üzere ekiyor ve ekiliyor olmamız lazım değil midir? 

Fakat burada belki de ilk defa farkında olacağımız çok orijinal iki bakıştan söz etmek istiyorum. Üstad, tefsir tarihinde pek görülmeyen şekilde, âyetlerin harekelerine, âyetin evvelindeki ve devamındaki âyetler ile münasebetine kadar tefsir ettiği İşârâtül İ'caz'da Bakara Suresinin 31. Âyetindeki  vav harfinden insan için, "Bütün maâlinin (yüksek derecelerin) tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidatta halk edilmiştir." manasını çıkarıyor. Demek insan da bir mezraa imiş. Hem de 'Yüksek duyguların, âli bir fıtratın, mevcudatı ihata eden ulvî bir vicdanın ve ihatalı on duygunun" ekildiği bir mezraa. Üstad, insan için, çok ifadeler hatta On Beşinci Sözde "en lâtif bir mu'cize-i Kudret" ifadesini bile kullanıyor. Ama "mezraa" ifadesini yeni keşfettim, diyebilirim.

Bir diğer bakış açısı ise, "Münazarat"ta. Üstad, aşiretler tarafından sorulan "Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziye bilakistir. Hikmeti nedir?" sualine iki sebepli çok ince ve geniş, harika bir cevap veriyor. O cevabın birinci sebebinin izahında "Ve dünyanın "Dünya ahiretin mezraasıdır." cihetiyle kıymetini takdir etmeyen bazı adamlar ve bir kısım vaizlerin telkinatıdır." tespitinde bulunuyor.

Evet, dünyanın kıymetini takdir edememek ne demek? Yani dünya çok kıymetli de takdir mi edilmiyor ki üstad bazı adamları ve bir kısım vaizleri "dünyanın kıymetini takdir edememişler" diye vasıflandırıyor.

İşte burada da belki yüzer keşiflerden biri denilebilecek "Dünyanın üç yüzü vardır." izahı karşımıza çıkıyor. Ne Rabbimiz Kur'an'da ne de Peygamber Efendimiz beyanlarında "Dünyayı terk edin, tarlanızı sürmeyin, tevekkül-ü tembelaneye düşün." diyor. Biz belki kolayımıza geldiği için öyle yapıyoruz. Vaizlerimiz, eksik anlayışlarıyla öyle telkin ediyorlar. Yoksa "Birkısım sahabe o zaman ehli medeniyetinden ileri gitmişler." olur muydu?

Demek sahabe, dünyayı ahiretin mezraası olarak görmüş ve dünyaya Allah'ın isimlerinin tecelligâhı olarak bakmışlar. Öyle de değerlendirmişlerdir. Bazı sahabelere dışarıdan bakıldığında, sanki ehl-i dünya gibi görünmeleri de bu sırdandı. Ama onlar, kalben terk-i dünya etmişlerdi. Kesben (dünya ve çalışma noktasında) terk etmemişlerdi. Dünyayı ahiretin tarlası görüp ekip biçmişler, bir dakikalarını bile boş geçirmemişler. Ve Allah Resulünü başlarında bir kuş var gibi dinlemişlerdi. Veren el olarak, hayırlı ümmet olmuşlardı.

Hakikatbîn olan Hafız-i Şirazi'nin "Dünya öyle bir met'a (mal) değil ki bir nizaya değsin." dediği dünyanın fâni ve geçici yüzünü terk etmişlerdi. Yani "dünyay-ı deniyye" dediğimiz dünyanın zevk ve sefaya bakan yüzüne sırtlarını dönmüşlerdi. Dünyanın "âhiret âleminindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak" noktasındaki mezraa olmak yüzüne sarılmışlardı.Çünkü "Ömr-ü bâkide göreceğimiz rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarımıza bağlıydı." Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı sürece, bu dünyada bıraktıklarının da bir kıymeti, anlamı yoktu. Bu dünyay-ı deniyyeyi ahirete vesile ve vasıta ve mezraa etmeliydik.

Üstadın "gaddardır, mekkârdır" ve "Bir lezzet verse, bin elem takar.' ayrıca "Bir üzüm yedirir yüz tokat vurur." dediği dünya için, şairlerimiz de çok söz söylemiş ve şiirler yazmışlardır. Bunlardan en dikkat çeken Abdurrahim Karakoç'un on dört dörtlükten ibaret "Bu Dünya Hangimizin" şiiridir. Şairimiz, dünya için bir dörtlüğünde: 

"Nerede kan akıtıp kavga verenler 
Nerede şimdi sefasını sürenler 
Ne götürdü kucağına girenler, 
Bir yırtık çizmeye değmez bu dünya" dedikten sonra, diğer dörtlüklerinin sonlarında da:

"Üstünde gezmeye değmez bu dünya,
Sen seni üzmeye değmez bu dünya 
Gücenip kızmaya değmez bu dünya
Karınca ezmeye değmez bu dünya" ve nihayetinde de 

"Anlayıp sezmeye değmez bu dünya" diye bitirmektir.

Hani hep denir ya, "Bu yaşıma kadar bu dünyadan bir şey anlamadım." İşte bunu şairimiz de, "Anlamaya değmez bu dünya" diyerek vurgulamaya çalışıyor.

Yine bir divan şairimiz Şeyh Galip'in bu dünyayı: 

"Ya Rab dehr-i dûn nicesi bi-vefa imiş,
Mekkâr-u hile-ger sitem û pür cefa imiş."

(Ya Rabbi bu alçak dünya ne kadar vefasız, düzenbaz, hilekâr ve cefa dolu bir yermiş.) şeklinde vasıflandırıyor.

İzzet Molla ise:

"Gerdun sitem-i baht-i siyah etmeye değmez,
Billah, bu gamhâne bir âh etmeye değmez." 

(Felek, kara bahttan şikayet etmeye değmez, billahi bu gam yuvası olan dünyanın bir âha karşılık olacak değeri yoktur.) diyerek dünyanın fâni yüzünün bir âha bile değmeyeceğini güzelce ifade ediyor.

Evet dostlar, bize bir defalığına verilen bu dünyadaki ihmal ve kaçamaklarımızın ebediyen telâfisi yok. Yani yapmadığımız bir şeyin ya da yaptığımız bir yanlışın kapanmayacak getiri ve götürüsü var. Ticaretimizin Kur'an'ın ifadesiyle lentebur(zararsız) olması için, âzamî gayret gösterelim 

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.