Mehmet Asıf IŞIK

Mehmet Asıf IŞIK

Vefa Ölmedi, Hâlâ Yaşıyor

"Bazı kavramlar, bazı haller, insanın içinde lâtife denilen öyle ince algılar, öyle bazı mânâlar var ki sözlerle asla tarif edilemez; ancak hissedilirler. Kelimeler, anlatılamayan öylesi hallerin ne ağırlığını taşıyamaz ne de genişliğini kuşatamaz. Bu yazıda işte o tarifi çok zor olan bir özelliği, vefadan ve vefalılardan bahsedeceğim. ...

Sözlükler insânî hasletlerin en değerlilerinden biri olan "Vefa" kelimesini birkaç yönüyle tarif eder;

Sözünde durmak, verilen sözü yerine getirmek ya da dostluk ve muhabbette sebat etmek, sevgide süreklilik, bağlılık ve sadâkat göstermek.

Bir hadis-i şerifte, imandan olduğu buyurulan vefanın, o yüksek vasfın anlam karşılığı sadece şu birkaç kelime midir?

Şu birkaç kelime midir o yüksek vasfın karşılığı? Elbette değil, fakat akla gelebilen veya birkaç cümleyle yapılabilen tarif bu kadardır. Her ne kadar sözlükler tarifi verebilse de bu kadarla yetinip mânânın okyanuslara sığmayan genişlik ve derinliğini okuyucuların ferasetine havale ederek konuya gelelim.

Vefa kelimesi için yukarıda verilen ilk tarif kişinin sözüne sahip çıkmasını, yani ahdine vefa göstermesini ifade eder. Bu özellik çok önemli, asil bir tutum ve duruştur. Fakat vefanın diğer anlamı bana daha sevimli ve çok daha değerli geliyor, çok daha derin manalar hissettiriyor.

Yaşadığımız modern hayat şartları, maddî ve mânevî pek çok değerimizi öğütüp ufalıyor. Bu garip ve tuhaflıklarla dolu zamanda hele bir de İstanbul'da, büyükşehirlerin insanı bozup çürüten şartlarına karşı direnen, yüksek ahlâkın en tatlı meyvesi olan insânî vasıflarını yitirmeyen, kendileri gibi kalmaktan vazgeçmeyen, sahip oldukları asâletten ve faziletten zerre miktar taviz vermeyen altın kalpli ve koca yürekli iki vefa insanından, iki dosttan, dağ gibi iki arkadaştan, iki kardeşten bahsedeceğim; Talat ve Marûf Obut kardeşlerimden. Ayrıca, aynı özellikleri taşıyan kardeşleri Salih ve Memduh ağabeylerimi de anmamak olmaz. Gerçi onlarla da tanışır ve görüşürüz. Fakat Memduh ağabey Batman’da, Salih ağabey ise Yalova’da olduğu için uzaktakilerle aradaki mesafeden dolayı bu denli içli dışlı değiliz.

Biri benden birkaç yaş büyük, diğeri ise yaşıtım olan bu iki vefa timsâli dostu, bu iki elmas ve pırlanta yürekli hakiki arkadaşı İstanbul'un kalbi Fatih'e her gelişimde uğrayıp ziyaret etmezsem yüreğimde büyük eksiklik ve içimde kocaman bir boşluk varmış gibi hissederim. Bu sohbetleri de arkadaşlıkları da baldan tatlı dostların ayaktayken bile üç beş kişiyle tıkış tıkış doluveren küçük ve dar işyerleri, güler yüzleriyle, dost sıcaklığıyla ve samimiyetiyle insana nasıl bir genişlik hissi verir, fizik kurallarıyla izah edilmesi de anlaşılması da mümkün değil...

a1.jpg

Baba Dostluğu Evlatlarda Yaş(atılı)ıyor

Bu can dostlarla babalarımız da dost ve yakın arkadaştı. Derken bu arkadaşlık babalardan biz evlâtlara intikal etti. Hayattayken rahmetli babamın onlarsız gün geçirmediği, onların da babamın hatırını sormadan bir gün bırakmadıkları, paha biçilmeyen emsalsiz değerde bir arkadaşlık... Vaktiyle, babamın çok uzun süren ve çok ağır bir hastalık çektiği dönemde, ben görevimden dolayı ülkeyi şehirden şehre gezdiğim ve mecburen babamdan uzak olduğum günlerde, dost ve arkadaşları olan babama bir evlât, bir kardeş gibi candan ve samimiyetle hizmete koşan emsalsiz dostlar...

Bizler dördü erkek ve dördü kız olmak üzere sekiz kardeştik. Kısmet bu ya, hiç birimiz babamlara yakın değildik. İşlerimizin gereği olarak ben Gebze’de, en büyük ağabeyim Bursa’da, ortanca ağabeyim ve en küçük kardeşim İzmit’te, kızların biri Batman’da, biri Van’da, ikisi ise Yalova’da ikamet ediyordu. Gerçi her fırsatta, her ihtiyaç anında babama koşuyor, ihtiyacını gideriyor, hizmetini görüyorduk fakat iş güçten dolayı evlerimize dönüyorduk. Bu hizmet işlerini bazen sıraya koyuyor, bazen de çoğunlukla bizden bir nebze daha serbest olan İzmit’teki Atıf ağabeyim babama gelip giderek gerekeni yapıyordu. Ben babamın hastalığı sırasında Bolu’da çalışıyordum, ancak hafta sonları gelebiliyordum.

Sosyal yönü ve çevresiyle ilişkileri çok güçlü olan babam, hasta olsa bile öyle evde günlerce oturup duracak biri değildi. Babacığım ya evlat özlem ve sevgisini evlâtlarından ayırmayacak kadar sevdiği bu vefa timsali arkadaşlarına, devamlı koşturdukları hayırlı işlere, ilim meclislerine, sohbet halkalarına ve etraflarından hiç eksik olmayan âlim şahsiyetlerle görüşüp sohbet ederek dindiriyordu.

Ya da, ne bileyim, belki bu emsalsiz vefa timsalleri hem baba dostları olan babamı bir baba gibi görüyordu. Belki onlar da baba hasretini aralarından su sızmayan rûhen çok yakın bir dost, şakalarıyla ve sohbetleriyle, sevinç ve hüzünleriyle beraber neşelenip beraber kederlenen, bir arada olmaktan daima sürûr ve lezzet alarak bastırıyordu. Bu nasıl bir dostluk, nasıl kadirşinaslık ve ne değerli bir beraberlik idi? Bu zamanda emsaline rastlamak ne yazık ki nadirattan olmuş!

Babamın hastalığından bahsetmiştim ya. Rahmetli sıkı bir sigara tiryakisiydi. Ömrü boyunca kurtulamamıştı o meretten! Vaktiyle önce damar tıkanıklığı sebebiyle kalp ameliyatı olmuş, kısa bir süre bırakmış fakat tiryakilik dem ve damarlarına öylesine sirayet etmişti ki tekrar başlamıştı. Ömrü boyunca kendisini terk etmeyen o hayırsız arkadaşı olan sigara nihayet babama son darbesini vurmuş, akciğer kanseri olmuştu.

Bu yaman hastalığı sebebiyle tedavi oluyordu. Kemoterapi, radyoterapi vs. derken tedaviye ara verilen bir dönemde ben de izne çıkarılmıştım. Babama, Fatih’e gidip zar zor ikna ederek onu ve anneciğimi evimize getirmiştim. Uyanık olduğu vakitlerde tatlı tatlı sohbet ediyor, bol bol konuşuyorduk. Ona devamlı gençlik günlerini ve akrabalarımızla olan hatıralarını anlattırıyordum. Yatıyordu. Tezcanlı bir tabiatı olan babam hasta haliyle bile yatakta kalmayı sevmiyordu.

Bize geleli henüz birkaç gün olmuştu. Birden telefonu çalıverdi. Telefon eden, selâm ve hatır sorma faslından sonra kendisine, “Amcacığım, kaç gündür nerelerdesin, vallahi seni çok özlemişiz.” diye sitem eden sıcak bir dostun sesiydi. Arayan Talat ağabeydi. Babama adeta yeniden can gelmiş gibi, yattığı yerden doğrulmaya çalışarak, “Yahu, şu kardeşin Asıf beni buraya getirip hapsetti. Kaç gündür onun yanında hapiste gibiyim.” diye benden yakındı.

Aslında yakındığı Fatih’ten, o çevreden uzak kalışıydı. Bu “özlenme” lafını duydu ya, artık kurcalanmaya, karıncalanmaya ve içten içe huzursuz olmaya başladı. Birkaç saat geçmemişti ki, “Hazırlan da beni Fatih’e götür.” deyiverdi. Haydaaa! Yalvar yakar bin bir güçlükle eve getirebildiğim babama izinli olduğum günlerde bakacak iken şimdi onu yaşlı annemle nasıl kendi evine götüreydim? Mümkün değil!

Aklıma Talat ağabeyi telefonla aramak geldi. Telefon ettim, babamın durumunu bildirip “Canım ağabeyim, babamı nasıl sevdiğinizi biliyorum ve hatta özlediğinizi de. Onu arayıp hatırını sorun fakat lütfen özledik, nerelerdesin, diye onu tahrik edecek şeyler söylemeyin. Ona şu kritik vaziyetinde bakmamız ve gözümüzün önünde olması lâzım.” deyince, o vefa âbidesi, “Canım kardeşim, sen hiç merak etme. Biz de onun evlâtları sayılırız. Ona ne icap ederse sizi hiç aratmadan hizmetine koşacağız.” demişti. Utandım. Gözlerim yaşardı. Hem sevinmiş hem hüzünlenmiştim. Şükürler olsun öyle dostlarımız vardı. Bir vesileyle Talat ağabeyime uğramış, belki incinmiştir diye elini, yüzünü öpüp gönlünü almıştım.

Bir keresinde de en küçük kardeşim İsmail Maruf babamı ve annemi İzmit’e götürmüş, ertesi gün babam sıkılıp ille de beni Fatih’e geri götür diye tutturunca, çaresi kalıp gerisin geriye Fatih’e getirmişti. Eve çıktılar fakat birader babamın ısrarının sebebini biliyordu tabi. En küçüğümüz olduğu için belki de kardeşlerin en nazlısı ve bize nisbeten daha serbest konuşan kardeşim, bir yandan sinirinden öte yandan babamın ısrarı karşısındaki çaresizliğinden dayanamayıp, “Baba Allah aşkına, sen kendi babanı senin şu halinde bırakıp gönül rahatıyla evine gider miydin?” diye kızmış gibi sorunca babacığım hem şefkate hem kendine gelmiş, “Tamam, mâdem öyle istiyorsun hadi tekrar gidelim.” diyerek onca yolu katedip tekrar İzmit’e gitmişlerdi.

Babamın Vefatı

Rahmetli babam vefat ettiğinde ben Bolu’da çalışıyordum. Vefat haberini alır almaz derhal toparlanıp babamlara gelmiştim. Fakat ben gelinceye kadar ölümün resmi işlemleri tamamlanmış ve nâşı morga kaldırılmıştı. Babamlara gittiğimde o iki vefa timsali dost kardeşlerimle beraber orada idiler. Babamı dünya gözüyle son bir defa görmek istedim. Akranım olan Maruf’la morga gittik. Morgta yattığı bölümün kapağı açılıp o her vakit neşeyle, şakalarla, sevinçle, hüzünle, velhasıl her daim beraber oldukları can dostunu, baba yerine koyup kendilerini bir evlât gibi kabul ettikleri yiğitlerin yiğidi babamı cansız, hareketsiz, soğuktan kaskatı kesilmiş buz gibi bir halde görünce ben inceden ağlamaya başladım, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Fakat Maruf, âdetâ içinde biriken suları tutamayıp bendini yıkan bir baraj gibi patladı. Birden gözlerinden yaşlar boşaldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bağırır gibi, “Ah Hacı amcam, seni böyle, bu halde mi görecektim?” diye feryad u figân etmişti.

***

Şu dünyada kim her neye sahipse, sandıklar dolusu mücevherleri ve hazineleri de olsa; o hazineler, eğer var ise ve çok da şanslı iseler, sahip oldukları vefalı ve hakiki bir dostun değerinde değildir ve olamaz. Bu sözle mübalâğa ettiğimi mi sandınız? O halde şu misali vereyim:

Mevlânâ'dan Bir Vefa Dersi

Bilindiği gibi Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’yi aşk ateşinde pişiren Şems-i Tebrizî’dir. Ona tasavvuf yolunda hocalık yapmıştır. Fakat aralarında hoca-talebe ilişkisinin çok daha ötesinde öyle bir dostluk ve yakınlık olmuştu ki, âdetâ ruhları birleşmiş, iki farklı bedende tek bir ruh olmuşlardı.

Bu yakınlığa Mevlâna’nın oğlunun bile dayanamadığı hikâye edilir. Bir zaman Şems-i Tebrizi Konya’dan ayrılıp gider. Mevlâna kendisini aşk ateşine atan, onu yakıp pişiren Şems-i Tebrizi’nin ayrılığından dolayı büyük ve dayanılmaz acılar çeker. Bazen ondan haber getirenlere de hediyeler verirmiş.

Bir gün sarhoşun biri Mevlâna’ya demiş ki: “Şems-i Tebrizi'yi Bağdat'ta gördüm.” Bunun üzerine Mevlâna sırtındaki kaftanı çıkarır ve ona hediye eder. Yanındakiler gelir ve "Aman efendim, ne yaptınız? O, sarhoşun tekidir. Onun Şems-i Tebrizi'yi görmesi imkânsız. Bütün gün ayyaş ayyaş dolaşır. Yalan söylüyor." derler.

Mevlâna tebessüm ederek, "Onun yalan söylediğini ben de biliyorum." der. "Onun, bırakın Şems’i görmeyi, Bağdat'a gidemeyeceğini de biliyorum. Ben o kaftanı onun yalanına verdim. Eğer gerçek olsaydı, canımı verirdim." der. İşte dostluk ve vefa öyledir.

***

Aziz okuyucular, eğer ihtiyaç duyar da bir dost seçecek olursanız ilk tercihiniz vefa olsun. Gerektiğinde bir müjdeye can vermekten sakınmayacak samimi ve candan bir dostunuz olsun.

Zaten Yüce Allah bir âyette öyle buyurmuyor mu? “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla (doğrularla, doğru ve vefalı olanlarla) beraber olun. (Tevba Sûresi, 119) Hatırlayalım ki Hazreti Peygamber Efendimizin en yakın arkadaşının vasfı âyetteki sadık sıfatının zirve makamındaki vefalı insan, sahabelerin en büyüğü Hz. Ebubekir es-Sıddık idi.

Bir inci de Bediüzzaman’dan olsun. O büyük İslam âlimi ölüp gitsin diye kuş uçmaz kervan geçmez memleketin ücra yerlerinden birine sürgüne gönderilmişti. Ona ve mukaddes dâvâsına sürgün edildiği yerde öylesine sahip çıkanlar olmuştu ki Barla Lahikası isimli eserindeki bir mektubunda o vefa kahramanları için şöyle demiştir: “Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. “Sıddık-ı vefiy (vefalı dost) bu zamanda yoktur” diyenlere karşı sizleri gösteriyorum.”

Ben de Üstadım gibi, Üstadımı çok seven bu dünya ve ahret kardeşlerimi âleme ilân ederek “İşte bu zamanda vefalı ve hakiki dostlar” diye gösteriyorum. Ömürleri uzun olsun.

Bugün Bize Düşen…

Gerçi çıkmayan candan ümit kesilmez, derler. Doğrudur. Can mı çekişiyor, ağır hastalık halinde mi bilmem fakat şu zamanda vefa ortalıkta pek görülmemesine rağmen biz yine de ümitsiz değiliz. İnşallah gönüllerde yeniden canlanıp dirilir. Vefayı hayatlarının ortasına koymuş olan bizden önceki nesiller aralarındaki hukuk münasebetiyle “Bir kahveye kırk yıllık hatır” biçmişlerdi. Rahmet olsun o vefalılara...

Vefa duygusuna değer veren bizler öylesi dostlara ve dostluklara sonsuz ve ebedî bir hatır vermeli değil miyiz? Biz de vefa denen bu erdemi dost, akraba, komşu veya hangi seviyede olursa olsun, münasebet halinde olduklarımızla yaşarsak ve yaşatırsak toplumda karşılık bulur, zayıflayan damarları güçlenir, kökleri derinleşip sağlamlaşır ve etrafa yayılır. Dileğimiz de bu değil mi?

Ve son sözümüz: Dostunuz gerekirse bir olsun fakat pir olsun; vefalı olsun. Şu üç günlük dünyada vefalı dostlar bulun ve dostsuz kalmayın, duâsıyla...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.