Kim dünya mükâfâtını isterse veririz, kim de âhiret mükâfâtını isterse veririz

Kim dünya mükâfâtını isterse veririz, kim de âhiret mükâfâtını isterse veririz

Ayet meali

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Âl-i İmrân Suresi 144-145. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

144 . Muhammed ise, ancak bir peygamberdir. Ondan önce (de) şübhesiz peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi (o) ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde geriye (küfre) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse, o takdirde Allah’a, aslâ en ufak bir zarar veremez! Allah ise, şükredenleri mükâfâtlandıracaktır.(1)

145 . Hem va‘desi belli olan bir yazı (bir kader) olarak, Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin ölmesi mümkün değildir. Artık kim dünya mükâfâtını isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret mükâfâtını isterse, ona (da) ondan veririz. Şükredenleri ise mükâfâtlandıracağız.(2)

1- Uhud Harbinde İbn-i Kamîe adında bir müşrik, Hz. Mus‘ab (ra)’ı şehîd edince, onu Peygamberimiz (ASM) zannederek geri döndü ve: “Muhammed’i öldürdüm!” diye bağırdı. Bir rivâyete göre şeytan da: “Dinleyin, Muhammed öldürüldü!” dedi. Bu söz, mü’minler arasında yıldırım te’sîri yaptı. İşin hakîkatinden habersiz olanlar büyük bir hüzne düşerek başlarını eğdiler ve bir kısmı da ümidsizliğe kapılarak dağılmaya başladılar. Bu esnâda Resûl-i Ekrem (ASM): “Ey Allah’ın kulları, bana! Ey Allah’ın kulları, bana!” diye ashâbını çağırıyordu. Bu kargaşada bu da‘veti duyabilen otuz kadar sahâbe, sayılarını yeterli görerek müşrikler dağılıncaya kadar onu himâye ettiler. Âyet-i kerîme bu hâdise üzerine nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 182)

2- “Bu hayâtın gāyesi ve netîcesi hayât-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayâtı veren Zât-ı Hayy-ı Muhyî’ye (hayat sâhibi olan ve hayâtı veren Allah’a) karşı şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibâdet ise, hayâtın meyvesi olduğu gibi, kâinâtın gāyesidir. Bundan anla ki, bu hayâtın gāyesini: ‘Rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne (heveslerine göre) ni‘metlenmektir’ diyenler, gāyet çirkin bir cehâletle, münkirâne (inkâr ederek), belki de kâfirâne, bu pek çok kıymetdâr olan hayat ni‘metini ve şuûr hediyesini ve akıl ihsânını istihfâf (hafife alıp) ve tahkîr edip (aşağılayıp), dehşetli bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ederler.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 390-391)