Ahmet AKCAN
Kalbi Söylettirmek Ruhu İşlettirmek-I
Mukaddime
İnsan; külli bir ubudiyete müstaid, ulvi vazifeleri ifaya müsait, Halık’ın harika eserlerine dellal ve müşahit bir mahiyette halkedilmiştir. Hiçbir mahlûkata verilmeyen pek çok havas ve letaif ile teçhiz edilmiştir. Böyle cami bir mahiyetin pek kesretli ve külli vazifeleri olduğu tariften âzâdedir.
Teknolojik cihazlarda bulanan ve her biri ayrı bir özelliği çalıştıran düğmeler misali; sahibini arama, malikini bulma, rabbi ile intisap kurma, yoluna adanma gibi ulvi ve külli vazifeler, manevi düğmeler hükmünde olan bu latife ve hislere emanet edilmiştir.
Evet, bu hisler ve latifeler manevi varidatın giriş menfezleri, fazilet ile kemalatın tavattun merkezleri, âlem-i şehadet ile âlem-i gaybın buluşma dehlizleri hükmündedir.
İnsanın camiyetine menba ve medar olan havas ve cihazatının çeşitliliğini bilmek, birbirleriyle ittifak rabıtaları ile ittihad noktalarını öğrenmek, sayısız düğmeler mesabesinde bu hasselerin yönünü yaratılış gayesine çevirmek için elzemdir.
Kemalata medar hadsiz mertebeleri aşabilecek cami bir fıtratta yaratılan şu aciz insanın, manevi seyahatinde havas ve letaifinin birbirine dayanmaları, birbirinin ihtiyacına yardımda bulunmaları, birbirleriyle kucaklaşmalarını hikmet iktiza etmekte, hakikat istemektedir.
Bu itibarla, akıl kalbin bürhanı, kalp aklın kumandanı; ruh aklın ve kalbin sultanı hükmündedir. Evet, insanı fazilet sarayına ulaştıracak akıl ve kalp iki ayak; ruh kemalat miracına burak; sır ve fuad hakikat âlemi için göz ve kulak olarak takdir edilmiştir. Aklın ve kalbin ittihad içinde tesanüdü, ruhun ve sair letaifin imtizaç ile tecavübü insanın âli derecelere yükselmesine sebebiyet vermektedir.
Latifelerin sultanı hükmünde olan ruh; mahiyeti itibariyle hayatın bizatihi kaynağı, sabit ve müstakil zatı, tüm sıfatların dayanağı, külliyet kesbetmeye müstaid bir hakikatı, âlem-i emirden gelmiş ve vücud-u haricî giydirilmiş şuurlu bir kanunu olarak tarif edilmektedir.
Ruh; uhdesine verilen vazife ve emirleri akıl ve kalp, şuur ve vicdan, irade ve kudret, hayal ve hafıza gibi hasseler vasıtasıyla yerine getirmektedir. Hafızası ile maziyi muhasebe etmekte, hayali ile atiye gitmekte, aklıyla mevcudu tahkik, kalbiyle meçhulü tasdik etmektedir. Vicdanıyla hakka meyledip batılı reddetmekte, iradesiyle tarafını seçmektedir.
Ruh; bedenin ne içinde, ne dışında, ne sağında, ne solunda oturmaktadır. Ruh; düşünürken dimağı, tadarken damağı, konuşurken dudağı, duyarken kulağı, yürürken ayağı kullanmaktadır.
Ruh ile beden arasındaki irtibat, lafız ile mana arasındaki münasebet ile izah olunmaktadır. Yani elfaz mananın bedeni, mana lafzın ruhu sayılmaktadır. Mana olan ruh, hayatının devamı için lafza, yani bedene ihtiyacı yoktur. Mana dimağda sakin olarak oturmakta, sessiz olarak yaşamaktadır. Görünmek ve bilinmek istediğinde, lafız libasını giyerek dışarı çıkmaktadır.
Lafız, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlamakta, mana ise, ondan sonra da hayatta kalmaktadır. Evet mana, lafızdan önce vardı; lafız ile zahir oldu, lafızdan sonra da dimağda yaşamakta, adeta sonsuzluk sırrını anlatmaktadır.
Bedenin gıdasız kalınca hastalanması, hayatının sonlanması misali, ruhun da gıdasız kalması, hastalanması mümkündür. Ruhun gıdası, yaratan ve yaşatan Rahman ile irtibat kurması, hikmetine itimad ile her türlü endişe ve tasadan kurtulmasıdır. İtimad, Allah’a intisabın en esaslı şartı; iman iddiasının da en zahir ispat vasıtasıdır.
Kalp ise; merkez-i insan, mahall-i iman, mazhar-ı tecelli-i Rahman’dır. Âlem-i kevne şecere, avalim-i gayba gayet geniş bir pencere, ruh için nurani bir semere olan kalp; hüsnün ve hüznün kucağı, hasretin ve muhabbetin durağı, âlem-i gaybın kulağı, meratib-i maneviyeye yükselmenin burağı mesabesindedir.
Muhabbetin vatanı, bütün hissiyatın kumandanı olan kalp; habbe olması itibarıyla Evvel, semere vermesiyle Ahir, Allah’ı bildirmesiyle Zahir, Rahman’ı sevmesiyle Batın isimlerinin halitası; binler âlemlerin haritası hükmündedir. Diğer latifelerin ehemmiyetleri farklı olmakla beraber, kalbe nispeten nefer olarak kabul edilmektedir.
Elhasıl; Esma’ül Hüsnayı seyre, âlem-i gaybı keşfe, meratib-i hayatı fethe, huzuzat-ı maneviyeyi zevke müstaid ve muntazır olarak var edilen kalp; Samediyete ayinedarlığı cihetiyle esma-i ilahiyenin çarşısı, tecelliyatın merkezi olmasıyla âlemdeki arşın insandaki karşılığı gibidir. Bu itibarla kalp; ilim ve ihlâs ile ziyalanır, takva ve amel-i salih ile cilalanırsa, sultanlar Sultanı Rahman muhabbeti ve marifeti ile oraya tecelli etmektedir.
Faniye sevdalanmış, Baki’yi tanımamış, dünya muhabbeti ile yanmış bir kalp yaşayan bir meyyit gibidir. Böyle bir kalp hakikat ateşine düşse, nice mucizeler görse de yumuşaması, nur-u iman ile aydınlanması muhal görünmektedir...
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.