Menfaat odaklı tükenmişlik ve inşa

Benliğini inşa edemeyen insan, “ben” dediği her an bencilliğin tohumlarıyla kendini; bir menfaatin, bir beklentinin ve yetersizlik içinde olduğu konularda bir hak ve ehliyet sahibi olabileceği zannıyla taleplerini büyütür. Bu durum, sosyal psikoloji literatüründe benlik bütünlüğü eksikliği ve telafi edici benlik kurguları ile açıklanır. Birey, eksik hissettiği alanları statü ve onay üzerinden tamamlamaya yönelir. İnsanın “ene”yi hakikî mahiyetinden kopararak kendine müstakil bir varlık atfetmesi, kelamın bir konusu olarak açıklanır. Nitekim Said Nursî, ene kavramını bir “miftah-ı marifet”, hakikati açan anahtar olarak tanımlar. Bu anahtarın yanlış kullanımı insanı benmerkezli şeytanî desiselere sürükler.

Bu mutsuzluk sarmalı, bencillikle beraber zihnin odaklarını ve aklın süreçlerini tamamen benmerkezli bir menfaat istasyonuna çevirir. Her şey; nefsine, yarım kalmış benliğine, tamamlanmamış kimliğine evrilir. Fayda sağlayıcı aidiyetlerin teveccüh, ilgi ve fayda ekseninde, egoist bir düzlemde nefsine yönelir. Bu süreç, iç inşa ve iyi oluşu artırmak yerine dışarıdan doğrulanma bağımlılığı ve sürekli karşılaştırma ile kırılgan bir benlik üretir. Risale-i Nur perspektifinde bu durum, nefsin “enaniyet” hastalığına yakalanması ve kendini merkez kabul etmesi olarak değerlendirilir. “Ben” yerine “biz” demek, enenin hakikati göğsünde söndüren bir menfilik girdabına girmemesidir.

Nefsin menfaat hırsı; kıskanmayı, menfaatlere göre taraf olmayı, tercihlere göre risk alanlarından uzak durmayı ve yanıltıcı iltifatlarla menfaat beklentili diyaloglar üzerinden riyakârlığın iz düşümlerini çoğaltır. Sosyal kimlik kuramı bağlamında birey, kendi konumunu korumak adına ilişkileri ve grupları araçsallaştırabilir; bu durum güven erozyonunu ve birbirine yabancılaşmayı beraberinde getirir. Manevî atmosfer tabanlı grupların da buna sürüklenmiş olması vahim bir durumdur. Bu hâl, “riya” ve “hubb-u câh” /makam sevgisi kavramlarıyla açıklanabilir. Amelin ihlâsını zedeleyen bu eğilimler, bireyi hakikatten uzaklaştırır. “Kıyas-ı binnefs” ile her şeyi kendi egosuna, hissiyatına ve beklentilerine indirger.

Böyle olunca insanın idealleri gider, gaye-i hayali kalmaz. Çünkü zihin, eneye yani benmerkezli düşünmeye odaklandıkça; bir fikir ve davaya inanmışlığın gereğini yapmak maalesef zaafa uğrar. Bilişsel çelişki teorisine göre birey, değerleri ile davranışları arasında uyumsuzluk yaşar. Zihnî bölünmüşlük, öncesi irade–sonrası hissiyat akışını felç eder. Risale-i Nur’da “tezkiye-i nefs" uyarısı, nefsini temize çıkarmamaktır. Hatasını kabul etmeyip sürekli kendini haklı görmesiyle ortak akıl ve çözüm alanları olan istişare yolunu tıkar.

İşte böyle, bütün enerjisini, gayretini, zekâsını, duygularını ve hayallerini kendini merkez zannederek menfaatine, hazlarına ve teveccühlerine bir imkân ve statü kazanmaya yönelten bir nefsin; şeytanî saiklerle kullanılması ve samimiyetten, ihlâstan, dostluktan, arkadaşlıktan ve kardeşlikten uzaklaşması kaçınılmaz bir sonuç olur. Bu noktada bireyler, algı yönetimine ve manipülasyona açık hâle gelir; özellikle karşılaştırma ve görünürlük kültürü bu kırılganlığı artırır. Bu durum, “şeytanın iğvası” ve “nefsin desiseleri” ile ayrı bir hased, kıskançlık ve taraftarlık açmazlarıyla büyür. İnsan, hakikatten uzaklaştıkça dış yönlendirmelere daha açık hâle gelir.

Buna karşılık; menfaat yerine fazilet, ben yerine biz, talep yerine talebelik, beklenti yerine emek merkezli bir yaklaşımla hayatımızı inşa edebiliriz. Özbelirleme teorisine göre bireyin sağlıklı bir benlik geliştirmesi; özerklik, yeterlik ve ilişkilenme ihtiyaçlarının karşılanmasıyla mümkündür. Bu üçlüyü Risale’deki ferid makamı, marifet ve intisap ile taçlandırabiliriz. Teşebbüs-ü şahsî/girişimci birey, biliş/tearüf ve “iman intisaptır” zemini üzerine inşa edilmelidir. Bu ihtiyaçlar karşılandığında birey, dış kaynaklı menfaatten ziyade değer temelli bir ihya geliştirmeye yönelir. Risale-i Nur’da bu yaklaşım, “ihlâs”, “uhuvvet” ve “şefkat” ekseninde temellendirilir; bireyin kendini değil, hakikati ve başkalarını merkeze alması esas kabul edilir.

Zira benmerkezlilik; şahsî menfaat temini, imtiyaz ve fırsat kollama, çevresini hak etmediği imkânlarla donatma gibi davranışlarla bireyi; çevre, toplum ve kamu nezdinde ortak hukuku, kamu gücünü ve âmme hukukuna dayalı maddî-manevî kaynakları tüketmeye yöneltir. Bu ise harama bulaşmakla birlikte zulmü, adaletsizliği, hakkaniyetsizliği, ihtilafı ve toplumsal öfkeyi doğurur; aynı zamanda toplumsal güveni zayıflatır. Nitekim güncel veriler, kamu kurumlarına duyulan güvenin birçok ülkede %40 seviyesinin altında seyrettiğini göstermektedir. Risale-i Nur’da bu durum, “adalet-i mahza”nın zedelenmesi ve “hukuk-u âmme”nin ihlali olarak değerlendirilir.

Bu sebeple, şahsî menfaatten öteye geçip şahsını âmme menfaatinin aidiyeti içinde eritmek, yalnızca ahlâkî bir tercih değil; aynı zamanda bireyin dengeyi, güven ilişkisini ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren bir psikososyal inşa sürecidir. Sosyal psikoloji literatürü açıkça göstermektedir ki; güçlü müspet benlik, benmerkezlilikten değil; değer, aidiyet ve ortak iyilik bilinciyle kurulan “biz” perspektifinden beslenir.

“Vücudunu mucidine feda et!” ihlâsına muhataplıkla; nefs-i emmâreden, atalet zindanından ve şeytanî kuytulardan çıkmanın ızdırarı ile fiilî dua vakti artık..

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.