Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

İş Ciddi Arkadaş

Yani şaka değil arkadaş. Akışı geri dönmeyen bir nehir içinde ilerliyoruz. Özür diliyorum, ilerlemiyor, âdeta uçuyoruz. Kum saatinin kumları, durmadan akıyor. Belli sayıdaki kum taneleri, bilemediğimiz bir vakit ve yerde tükenecek. Etrafımızdaki endam aynası, içinde bulunduğumuz odaları büyük, geniş, hatta sonsuz gibi göstermesine aldanma arkadaş. Bu iş, ciddi; şakası yok beyefendi. Uzak zannettiğimiz duvarlara, ara sıra çarpan kafan ayılır gibi oluveriyor. Fakat bakıyorum da bu kısa sürüyor.

Ya arkadaş, bu nasıl bir dünya; tatlı, uyutucu ve uyuşturucuları bol bir sanal âlem ki kendini gerçek zannettiriyor? Bu, ne kadar "şahane bir serbestlik" ki irademize hiç mi hiç müdahale olunmuyor? "Ben hürüm, istediğimi yaparım" havalarındaki arkadaşımız! Hür olarak yaşadığın hayatının devamı için çalışan kâinat projesine, niçin bir nebzecik nazar-ı dikkatle bakamıyorsun? Bu dikkatli bakıştan mahrum göz ise, başta kendini her şeyi, serseri, başıboş gayesiz görüveriyor.

Hâlbuki iş ciddi, sorumluluk büyük. Başta, önümüzdeki ebedî hayatı kazanıp kaybetme davasında, kaybedeceklerimiz tarifsiz; kaybedersek, düşeceğimiz hâl dehşetli. Telafisi yok. Uyku sersemliğinden anlamıyoruz ama önünde seni bekleyen bu dava, büyük. Ne kadar büyük? Cihan hâkimiyetinden de büyük. Bu cihan ki kazanacağın davanın neticesi yanında, ebedî yanan, yani hiç sönmeyen bir güneşin karşısında, yanıp hemen sönen bir şimşek kadar bile değil. Halbuki sen, "ben ben" demekten bir türlü "sen sen" deme noktasına gelemeyince, kaybınla, kaybettiğini de bir muvazene edemiyorsun.

Dostlar, bu âcizi düşünüyorum da hakikat-i hâli anlamamada, nefsimden, kendimden başka suçlu olduğunu göremiyorum. Suçluluğumdaki büyük hissenin, yani nefsimin mahiyetine geçmeden önce; bu 'düşünmek' meselesinin sözünü edenlerden "Allah'la meselesi olacak kadar düşünmeyen, düşünmüyor demektir" diyecek kadar da hadsizlikte bulunanlara şaşıyorum.

Gerçekten, dünyadaki haksızlıkları, dengesizlikleri, adaletsizlikleri düşünüyorlarmış. Allah bunlara niçin müsaade ediyor, diye işin içinden çıkamıyorlarmış. Bu kadar düşüneni (!) okudum, netice, hulâsa bu. Bu konuyu defaatle yazdık, çizdik; yine yazacağız. Ama bir iki cümle de burada ifade edelim. İmtihan gereği, şahane bir irade hürriyetine sahip olduğumuz bu dünyada, Allah zulüm ve tecavüzlere müdahale etmeyi dileseydi, önce senin bunları düşünmene müdahale etmesi gerekmez miydi? İş böylece baştan çözülmüş olurdu arkadaş.

Yani Cenab-ı Allah, kendine itaatsizlik edenin, elini kaldıranın elini mi tutsun? Çöllerde yiyecek konvoylarına el koyan eşkıyaları, o demde çöle mi gömsün? Çocukları denize iterek, yüzyılın zulmünü yapanları, anında denizde mi boğsun istiyorsun? O zaman, imtihan şartlarının eşit olması gereği, yol yapanın yolunu, âniden yıkması; infak edenin infakını; iyilik için elini kaldıranın elini taşa çevirmesi; iyiliği emredene engel olması da gerekmez mi? Bu, daha büyük bir zulüm olmaz mı? Zindanda yer beğenmek için yarışanların hatırı için, saraya liyakat için çalışanlara engel olmayı kabullenmek, nasıl bir düşünce, yani düşünme sonucudur?

Sonra Allah, bunu yapsa da sizin itirazınızın bitme garantisi yok ki. Çünkü şöyle insanlık tarihine bir bakınız. Tam da istediğiniz şekilde azgın Firavun kavminin sihirbazları, gerçeği görerek iman etti; Firavunun yanındakiler, inat ve inkâra devam etti. Cenab-ı Allah Firavunu ve takipçilerini anında suda boğdu, geride kalanlar ibret aldı mı? Bozguncu ve ahlaksız kavmiyle, kırk sene kadar onların ıslahı için uğraşan Lut peygamberin bu cehdi de neticesiz kalmıştı. Gelecek nesillere ibret olsun diye, bu kavim de rüzgarla yok edildi. Sonraki nesiller, bunu gözleriyle gördüler, kulaklarıyla işittiler. İbret aldılar mı? İbret almak, başka bir şey arkadaş. Ona ulaşmanın çok icapları var. Allah'ın bu dehşetli kahır ve bazı mûnis adalet tecellileri yine de bazı gözleri açamadı. Çünkü imtihan dünyası vardı ve bunu kazanmak da aklı çalıştırmayı, basiret selektörlerini yakmayı gerektiriyordu.

İş ciddi arkadaş. Unutur gibi yapmak, çare değil dostum. İnsanın bu ebed yolculuğu üzerinde kurulu tembellik, rehavetlik ve laubalilik gibi tuzaklar var. Bunlara fırsat vermemek, âzâmî bir dikkat istiyor. Onun için "dikkatle bas, batmaktan kork" deniliyor ya. Çünkü haram bir lokma, yalan bir kelime, yasak bir bakış, bir âdi hareket yüksek keyfiyetini bitirip latifelerini söndürebilir. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Bunun farkında olamamak. Hatta günahta ısrar; tiryakilik içinde olmanın farkında olamamak. Nedamet, tövbe, sürekli istiğfar ve ilticadan başka çaremiz yok. Hele manevî ve fikri hayatımıza 'makam sevgisi, korku, tama, enaniyet ve ırkçılık' da musallat olmuşsa' işimiz daha zor.

Netice ya kazanacağız ya kaybedeceğiz. İkinci bir fırsat ve seçenek yok. Zan ve vehimlerinde boğulup cehaletle, inatlarının kurbanı olanlar ya tarihin ipinde asılı olarak hatta şimdi de yanımızda yöremizde duruyorlar.

Evet dostlar, en büyük tuzak emmare nefsimizdir. Bu nefsin tecrübesi, şeytan kadar olmasa da kurduğu hile, tuzak ve geniş donanımlı haliyle, onu bir hayli geride bırakıyor. Yazıya başlarken, daha önce bir yazımızda tanıttığımız Şener Dilek âbinin "Risale-i Nur'da Hizmet Metodları" kitabında geniş yer bulan "NEFS-İ EMARENİNİN MEZİYETLERİ!" başlıklı yazıyı iktibas edecektim, ama olmadı. Bundan sonraki yazımızda yer vereceğimiz bu iktibası geniş zamanınızda biraz da tefekkürî şekilde okumanızı, şimdiden ısrarla tavsiye ediyorum. Zira İnsanın kendi kendine verdiği zararı başka hiç kimse veremez. Kendimizi, kendimizin emmare yönünden koruyalım. Israrla tavsiye ettiğim bir sonraki yazımızda buluşmak üzere.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum