Hüseyin YILMAZ
Yine Nefiy!
Horhor Medresesinin kapısı usulca çalındığında sabahın henüz erken saatleriydi. 1903 yılının temmuz sonlarıydı. Talebeler çoktan yaz tatili için köylerine dağıldıklarından Horhor'da sadece dört talebe ile Bediüzzaman vardı. Seyda, akşam geç saatlerde Konaktan asabiyet içinde gelmiş, giriş kapısını içeriden sürgülemiş, ilave tedbirlerle de tahkim edip bir nevi barikat kurmuştu.
Şaşkın ve meraklı gözlerle kendisine bakan talebelere olup bitenleri kısaca anlattıktan sonra, kim gelirse gelsin kapıyı açmamalarını söylemişti. Odasına geçmeden önce de birtakım hazırlıklar yapmış, silah ve fişekliğini kontrol etmiş, yola çıkmaya hazırlanıyor intibaı bırakmıştı.
"Seyda, ne dersen emrindeyiz; öl de, ölelim!" diyen talebelerine gülümseyerek,
"Ölmenizi de öldürmenizi de gerektirecek bir şey yok!" demişti.
Akşamdan kapıyı tahkim ettiğine göre, Paşa'nın adamlarının geleceğini tahmin etmiş olmalıydı. Kapıyı çalanların onlar olduğundan emindiler. Ne yapacaklarını düşünürken Bediüzzaman odasından çıktı. Sessiz ve dikkatli adımlarla kapıya yanaştıktan sonra, sert ve kararlı bir ses tonu ile:
"Kim o?" dedi.
"Benim Seyda, Ârif!" diye cevap verdi kapının arkasındaki.
Mülâzım-ı Evvel Ârif'di, sesinden tanıdı. Bir müddetten beri Paşa'nın yakın adamları arasına girdiğinden sık karşılaşıyorlardı. Kendisine hürmeti büyüktü, ilme de düşkündü.
"Ne istiyorsun?" dedi sesinin tonunu düşürmeden.
"Elçiye zeval olmaz Seyda, görüşmemiz gerekiyor!"
Sesinde düşmanlık yoktu, bir ân tereddüd geçirse de kapıyı açmamayı kendisine yediremedi. Talebelere barikatı kaldırmalarını söyleyip bekledi. Sonra da usulca sürgüyü geri çekerek kapıyı açtı.
Burun buruna geldiği Mülâzım-ı Evvel bir manga askerle kapıya dayanmıştı. Bir adım geri çekilerek sağ elini tabancasına yakın tuttu.
"Dost sanmıştım Mülâzım Efendi!" dedi.
Mülazım gülümseyerek ve samimiyetle:
"Öyleyim Seyda, dostum!" dedi. "Ne var ki, ben de emir kuluyum!"
"Emir nedir?"
"Bitlis'e nefyedilmeniz Seyda!"
Bediüzzaman hiç düşünmeksizin,
"Olur ama şartlarım var!" dedi.
"Paşa'ya iletirim Seyda!" diyen Ârif Efendi, mahcub olmuş gibi bir an önüne baktı. Uzun boyu ve geniş omuzlarının ortasında yükselen fesli başı daha bir uzun görünüyordu. Özür dileyen gözlerle Molla Said'e baktıktan sonra devam etti:
"Şartlarınız nedir Seyda?"
Bediüzzaman kararlı ve kendinden emin, talimat verir gibi sıraladı:
"Burası bir ilim merkezidir. Beni burada tutuklamaya teşebbüs etmeniz medresenin itibarına zarar vermekle kalmaz, ilme karşı da hürmetsizlik olur. Binaenaleyh tutuklanmam çarşıda veya davet edileceğim münasib bir yerde olsun.
"İkincisi de silâhıma el konulmasın!"
"Başüstüne Seyda, ancak buna karar verecek olan kişi Paşa Hazretleridir." dedi. Sonra yanındaki çavuşa dönerek, "Derhal Paşa Hazretlerine gidip emir ve talimatının ne merkezde olduğunu öğren!" diye tamamladı.
Ahaliye karşı itibar zedeleyici bir görüntü vermek istemeyen Mülâzım, müsaade isteyerek adamları ile birlikte içeri girdi. Horhor Medresesinin kapısından ilk girişi değildi ama ürperdi, derin bir üzüntü hissetti; Molla Said-i Meşhur olmaksızın burasının yetim kalacağını, yetimhaneye dönüşeceğini düşündü. Paşa'nın insafa gelip nefiy inadından vaz geçmesini temenni etti.
Çavuş, Paşa'nın Seydan'ın şartlarını kabul ettiği müjdesiyle döndü. Üzgündü. Belli ki o da Ârif Efendi gibi, Paşa'nın son anda inadından vaz geçeceğini ümid etmişti. Oysa Cevdet'in son bir defa vaz geçirmeye çalışmasını şiddetle reddetmiş, kalbini kırmakla tehdid etmişti. Hırsı bir türlü geçmiyordu, geçeceğe de benzemiyordu.
Bediüzzaman büyük bir emek ve gayretle vücuda getirdiği medresesinden ayrılırken yaz nöbetine kalan talebelerine geri döneceğini ifade edip üzülmemelerini söyledi.
"Ben dönünceye kadar da yerime Molla Resul baksın! Her şey burada imişim gibi devam etmeli." dedi. Sonra gülümseyerek, "Aksi bir şey olursa kemiklerinizi kırarım!" diye takıldı.
Sürgün, bir atın üzerinde Van'dan ayrıldığında kendisine iki jandarma refakat ediyordu. Şal ve çepikler içinde, çapraz bağladığı fişekliği ve mavzeri ile savaşa gider gibiydi. Kendisini o şekilde gören Vanlılar yol açıyor, selâm verip dua istiyor, selâmet diliyorlardı. Bir vazife ile bir yerlere gittiğini düşündüklerinden kimsede bir hüzün ve telaş yoktu. Paşa sözünde durmuş, cebrî bir nefiy muamelesi yapmamış, o görüntüye meydan vermemişti.
Oysa Seyda bir daha devletin hışmına uğramış, hem de bir zamanlar çok sevdiği ve sevildiği bir rical tarafından, yıllar önce olduğu gibi yine Bitlis'e, delikanlılığının, hatıralarının şehrine nefyediliyordu. Yine iki jandarmanın eşliğinde, yine bir atın sırtında yola çıkıyordu. Tek farkı ayaklarına pranganın vurulmamış olmasıydı. Tahir Paşa, eski dostuna karşı, Mutasarrıf Mehmed Enis Paşa'dan daha insaflı davranmıştı.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.