Hüseyin YILMAZ
Husrev'in Bin Kusuru Olsa...
Yıl 1948 veya 49, mevsim kış. Bediüzzaman elli küsur talebesiyle birlikte, "gizli cemiyet kurma" isnadıyla tutuklanmış, Afyon Hapishanesindeler. Sokaklarda ıslıklayan sert zemheri rüzgârları, şehri âdeta dondurmuş vaziyette. Saçak sarkıtları yerlere kadar uzanıyor...
Bediüzzaman tek başına büyükçe bir koğuşta. Koğuşun camları kırık, göstermelik sobada yakacak odun yok, ya da çok az. Donma tehlikesi geçirdiği vakitlerde koğuşta volta atarak ısınmaya çalışıyor.
Talebelerin koğuşları da farklı değil... Bir de fitne kol geziyor. Bilhassa öne çıkan talebeleri birbirine kırdırmak için harekete geçen mahfi güçler iş başında. Sinirler gergin, tahammül ve sabır bitmiş vaziyette. Asıl problem, Mehmed Feyzi, Re'fet ve Sabri üçlüsüyle Husrev arasında. Üçlünün tenkid ve itirazlarının hedefinde Husrev var. Mümtaz talebeleri arasında, hapishane şartlarında uç verip büyüme istidadı gösteren bu yangını söndürmek için Bediüzzaman devreye girer.
Farklı koğuşlardalar, yüz yüze konuşmaları mümkün değil. Aşağıdaki kısa mektubu yazar. Nur Talebelerinin hemen tamamının bildiği bu mektubu canlı tutan unsur, hapishanede yaşananlar değil; Üstad'ın, "Husrev’in bin kusuru olsa, ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım." demiş olması. Ne zaman Husrev Abinin Latinî neşriyat hususunda Üstad'a karşı çıkışının bahsi açılsa, bu cümle bahsin siyam ikizi gibi ortaya konur. Öyle ya, Üstad'ın sözü üzerine söz söylenmez, söylenemez.
Peki bu söz, muhatab, maksad ve sarfedildiği şartlardan koparılıp her yerde istimale müsaid mi? Yani bu, Bediüzzaman'ın son nefesine kadar devam edecek büyük-küçük bütün kusurlarına karşı Husrev Abiye giydirdiği bir masuniyet zırhı mı, yoksa belli şartlarda, belli bir zamanda işlemesi muhtemel belli kusurlar için baş vurduğu bir tedbir mi? Cüz'i mi, yoksa küllî bir kaide mi?
Önce mektubu birlikte okuyup, sonra devam edelim mi?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
"Azîz, Sıddık Kardeşlerim Re'fet, Mehmed Feyzi, Sabri!
"Ben şiddetli bir işâret ve manevî bir ihtarla sizin üçünüzden, Risale‑i Nurun hatırı ve bu bayramın hürmeti ve eski hukukumuzun hakkı için çok ricâ ederim ki, dehşetli yeni bir yaramızın tedâvisine çalışınız. Çünkü, gizli düşmanlarımız iki plânı takip edip‥ biri, beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mâbeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Husrev aleyhinde bir tenkit ve îtirâz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır.
"Ben size ilân ederim ki; Husrev’in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünkü; şimdi onun aleyhinde bulunmak doğrudan doğruya Risale‑i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perîşan edenlerin lehinde bir azîm hıyânettir ki, benim sobamın parçalanması gibi acip, sebepsiz bir hâdise başıma geldi. Ve bana yapılan bu son işkence dahi bu mânâsız ve çok zararlı tesânütsüzlüğünüzden geldiğine kanâatim var.
"Dehşetli bir parmak buraya, hususan altıncıya karışıyor. Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk kalben tam barışınız."
Said Nursî
Aslında Üstad'ın ifadeleri çok sarih, çok net... İfsad komitesinin iki plânını şu cümle ile tesbit ediyor: "Gizli düşmanlarımız iki plânı takip edip‥ biri, beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mâbeynimize bir soğukluk vermektir."
Mektubun asıl maksadı talebelerin arasında meydana getirilmeye çalışılan soğukluğun önüne geçmek. Bu soğukluk ihtimalinin uç verdiği zayıf halkayı ise akabindeki cümle ile tasrih ediyor: "Başta Husrev aleyhinde bir tenkid ve îtirâz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır."
Bu plân karşısında talebelerine tavsiyesi ise kopyalayıp her yere yapıştırdığımız cümle olarak tecelli ediyor: "Ben size ilân ederim ki; Husrev’in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım."
Mukadder sual şu: Neden?
Cevab veriyor Üstad: "Çünkü; "ŞİMDİ" onun aleyhinde bulunmak doğrudan doğruya Risale‑i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perîşan edenlerin lehinde bir azîm hıyânettir ki, benim sobamın parçalanması gibi acip, sebepsiz bir hâdise başıma geldi."
Cümledeki "şimdi" kaydını, hapishane şartlarını, Nur Hizmetinin o gün altında olduğu ağır tehdid ve nâzik vaziyeti göz ardı eder veya unutursanız, Husrev Abinin her tasarruf ve tavrını bütün tenkid ve itirazların haricine çıkarırsınız. Yaptığımız tam da bu...
Kendi söz ve fillerini bile "kudsiyet" zarfı içinde takdim edip tenkid ve itirazların dışına çıkarma imtiyazını kullanmayan Üstad'ın bu imtiyazı, herhangi bir talebesi için kullanabileceği, muhal-i adidir. Mutlak olan her hükmün kayda kabiliyeti vardır ve olmalı. Birisine, "Sen vekilimsin!" diyen adamın muradının karşısındakine bütün hak ve hukukunu devretmek olmadığı açıktır. O zaman bu vekaletin nelerle sınırlı olduğu meselesi kaçınılmaz olarak karşımıza çıkar.
Meselâ bu vekaleti alan kişi, müvekkilinin yerine yiyip içemez, onun yerine namaz kılamaz, adam öldüremez. Bu, bir bakıma çok ince, bir bakıma da kütük gibi ortada duran hakikati görmediğimizden, "mutlak" olana kayıd koymak yerine, sonsuz bir hürriyet, bir genişlik bahşediyoruz. "Mutlak", takyid edilmezse safsataya menşe ve merci olur.
Kaldı ki, bu beyanın yıllar sonra Üstad ile talebesi arasında bir yol ayırımına dönüşecek olan hâdiseyle uzaktan yakından bir alâkası yok. O yol ayırımı bahsi neden bu eski beyanı akla getirir, anlamak mümkün değil.
Muradım sonrasında olup bitenlere bir parantez açmak olsaydı, elbet de söyleyeceklerim var. Ama muradım sadece bu cümlenin yanlış istimal geçmişini noktalamak, âtiye sarkmasının önüne geçmek, benzerlerine emsal teşkil etmesine mâni olmaktır. Ümid ve temenni ederim ki, bu satırlar bir faydayı netice versin ve "kopyalayıp yapıştır" hastalığından kurtulmamıza hizmet etsin.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.