Habibi Nacar YILMAZ
Uzun Gözüküp Kısa Olan Yol
Üstad 31 Mart hadiselerinde, halkın isyancılara karışmamasını ve böylece daha büyük olayların önüne geçilmesini, isyancıların bağırdıkları arasında olan "Şeriat isteriz." cümlesine bağlıyor. Böylece halk, isyancılara daha müsbet yaklaşımlarda bulunmuş anlaşılan. Bu netice için de "İsm-i Şeriat on üç asır sonra, bir mu'cize daha gösterdi." diyor. İsyancıları ise, "iyilik zannıyla bataklık zeminde tohum ekmeye çalışan" ve "dinde hassas muhâkeme-i akliyede noksan" olarak niteliyor. Özellikle isyancılar için kullanılan "muhâkeme-i akliyede noksan" meselesinin çok örneklerini yaşamışlığınız vardır.
Bu fakir bir insanla karşılaştığında, önce onun imanı var mı; varsa, bunda derecesi ve muamelat noktasında eksiklikleri nelerdir, diye anlamaya ve bu noktalarda tahşidat yapmaya çalışırız. Fakat görüştüğüm bir insanın ölçüsü, siyaset veya benzeri bir şeyse; seni dinlerken hep senin üzerine siyasi hesaplar yapıyor.
Çok yaşamışlığımız var, dedik ya. Bu anlayışta olan arkadaşlarla, münferiden veya müçtemian görüştüğüm zaman, sohbetlerimizde bizi hararetle dinliyorlar. Fakat sonunda "Hocam, sizden iyi il başkanı veya milletvekili olur." diye cevap veriyorlar. Demek insanın âlemi ne ile boyalı ise, seni o boya ile ölçüyor ve değerlendiriyor.
İşte, böyle "dinde hassas fakat muhâkeme-i akliyede ölçüsüz" diyelim bir arkadaşla olan bir diyaloğumuzda ondan "Hocam, önce devleti ele geçirelim, sonra her şey düzelir." cümlesini işitmiştim. Yani arkadaş, kendine göre kısa ve tepeden inmeci bir yol bulmuş ve devleti ele geçirmekle her şeyin düzeleceğini zannetmeye başlamıştı.
Bu fakir de o arkadaşa: "Peki, devleti ele geçirdin, diyelim. Bu tesettürsüz cinsi, nasıl kapatacaksın; bu kadar açık saçıklığı nasıl önleyeceksin, bir çareniz var mı?" diye sormuştum. Cevap, eksiksiz ve fazlasız aynen "Hocam plastik boya alıp hepsinin açık yerlerini boya ile boyarız." şeklinde olmuştu. Artık hangi cins ve kaç kilo boya kullanacaklarını düşünmüşlerdir herhalde.
Siyaset "topuz"unu bir hizmet metodu olarak seçenler, kendilerini boya kullanmaya da mecbur hissediyordu. Bizim bir "nur göstermekle mütehayyirlere selamet yolunu gözlerinin önüne koyma" metodumuzu uzun görenler; kısa olarak böyle çıkılmaz düşüncelere sapıyordu. Aslında, tepeden inmeci ve böyle esassız yollarla farkında olmadan, yolu da uzatmış ve ruh-u Şeriattan da uzak bir yolu seçmiş oluyorlardı. Biz boya tedbirini anlatan arkadaşın anlattıklarından bazı mühim hususları öğrenmiş oluyorduk.
Nebevî hizmetlerde, zaman, zemin, şahıs, devlet fark etmeden fasılasız süreklilik vardır. Çünkü onda hedef öncelikle rızâ-ı İlâhidir ve sadece kendine düşen vazifeyi yapmaktır. Netice de ona ait değildir. Başta Hazret-i Peygamber aleyhissalatu vesselam ve diğer peygamberlerin hayatlarına baktığımızda, bunun sayısız örneklerini görürüz.
Uzun fakat kısa ve kolay görünen tepeden inmeci tarz için üstad "topuz" tabirini kullanıyor. Bir elinde topuz bir elinde nur bulunduran insan için ise, emniyetsiz olur, diyor. Yani bu tarz, asıl müşteri durumunda olan mütehayyir insanın tereddüdünü ortadan kaldırıp teslimiyetini temin etmez. Hatta bazen onu telaşa da sevk eder.
Daha önemlisi, diyelim ki topuzla istediğini elde ettin. Fakat bazı arızalar çıkar, şartlar değişir, topuz kırılır, güç elinden çıkar giderse, o zaman ne yapacaksın? Nebevî tarzda ve onu takip edip asırlara göre bu tarzı tecdit eden müceddidî tarz ve metotlarda ise, iki elinle de nura sarılmak olduğundan, hizmet hiçbir zaman ve zeminde inkitaa uğramaz. Kimse de kolay kolay ittiham edemez. Çünkü dışarıdan birtakım cereyanlara alet olma ihtimali zayıftır.
Biz, tesettürü boyayla sağlamaya çalışan topuzcu arkadaşa dönersek; ona "Aslolanın, sokak manzaralarına el atmak mı yoksa, gözlerimizi bu haramdan korumamızı mümkün kılan bir imani donanıma ulaşmak mı?" olduğunu sormamız gerekiyor.
Belki tepeden inme ile bazı şeyler ortadan kaldırılabilir. Mesela içkili mekânları kaldırabilirsiniz. Fakat içenleri kaldıramayacağımıza göre, bu sefer de içenlerin evlerini içki mekânına döndürmüş olmaz mısınız? Daha tehlikeli yani. Veya zahiren ortadan kalkan bir menhiyat, bu sefer alttan alta varlığını sürdürmekte, münafıkâne bir hâlin devamına sebep olmaktadır.
Gözlerinizi haramdan korumamızı mümkün kılan imanî bir donanma ulaşmak daha zor ve uzun gözüküyor. Fakat yine de maksat için kısa ve kolay olan yol bu yoldur. Niçin daha kısa ve kolay? Çünkü diğerinde yalnızca görüntü kurtarılmakta, hastalık satıh altında öylece kalmaktadır. Bir şey halletmiş olmuyoruz yani.
Evet dostlar, Nur Suresinin 30. ve 31. âyetlerinde Cenab-ı Allah, mü'min erkek ve kadınlara, gözlerini harama kapasınlar, emrini verirken devamında da "Gözünüz önüne gelen haramları ortadan kaldırın." emri vermiyor. Yani âyetlerde öncelik, "Sen gözlerini koru." Bu fakir buradan menhiyatın def'ine çalışmayın, anlamını değil; emirleri tatbikte, önceliği kendinize verin, manasını anlıyorum. Eğer insan gözünün sahibini tanır ve onun emrini hakkıyla bilirse, Yusuf Aleyhisselam gibi en baştan çıkarıcı manzara bile onu baştan çıkaramaz. Başta Nebevi metot demiştik ya. İşte, her Nebi fıtratların bozulduğu, Allah ve ahiretin unutulduğu, nefsaniliğin arttığı dönemlerde gelmiştir. Ama bu ortam, onları değiştirmemiş; bir iman abidesi olarak sarsılmadan kalan nebiler, bu imanî şuur ve irade ile toplumu ve ortamı değiştirmişlerdir. Demek yeter ki biz abideleşelim, gerisi geliyor.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.