Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

'İyi ki Dünyaya Gelmişiz'

Türk solunun duayen isimlerinden biri Kemal Tahir ise, diğeri de Yaşar Kemal'dir. Yaşar Kemal, yeni dönem köy edebiyatı yazarlarından olduğu için de meslek icabı, onu epeyce anlatmış ve kitapları ve fikirlerini değerlendirmişizdir. Bu tip yazarların, köy hayatı ve eşkıya maceralarının bolca yer aldığı kitaplarını okuyanlarda, maneviyâta karşı bir yabanileşme ve mesafeli bir duruş olur.

Bu tip eser ve diğer sol muhtevalı yapımların tahribatını anlamaya yardımcı olacak birçok hatıramız var. Lisede bizden üst sınıfta okuyan ve beş vakit namazda birlikte olduğumuz Tacettin adında bir arkadaşımız vardı. Bir gün Yılmaz Güney'in bir filmine götürülmüştü. Filmi izledikten sonra, bana: "Habip, ben komünist olacağım, artık maneviyâtı bırakıyorum." demişti. TRT'de o dönem gösterilen "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz." oyununun menfi izleri, zihnimdeki yerini hâlâ korur.

O dönem, Hekimoğlu İsmail'i de okur, takip ederdik. Rahmetli Hekimoğlu, roman, sinema, tiyatro üzerinde çok durur; bunları İslâmîleştirmek gereğini her fırsatta ifade etmeye çalışırdı. Bu hatıralar da bunun ne kadar ehemmiyetli ve bu hizmetin ne kadar elzem olduğunu ortaya koyuyor. Zaten Minyeli Abdullah, hem roman hem de sinema sahasında ilklerden sayılır. Asrın önemli iletişim araçlarından tiyatro, sinema, roman gibi konularda yaya kaldığımız bir gerçek. Bu alanlara en azından kaynaklık edebilecek hazineleri olan Nur talebelerinin de birbiriyle uğraşmaktan vakit bulup düzgün bir radyo ve televizyon bile kuramamaları da hazin bir neticedir.

Osmanlı'ya yönelince, kendi çevresinden epeyce zılgıt yemiştir Kemal Tahir. Bazen de vicdanının sesine kulak veren diyalogları olurmuş. Kendisinin romancı, sosyolog, tarihçi birikimleri olan Kemal Tahir bir konuşmasında "Ya çocuklar, öldüğümüz zaman bu birikim kaybolacak; kültürümüz, düşüncemiz her şey kaybolacak, yok olacağız. Bu, dehşetli bir şey." demişti.

Düşünen insan, bu dehşeti hissediyor. Şimdiki sefih medeniyet, insanların aklını, bu dehşeti hissetmemesi için, çeşitli vasıtalar bulmakla meşgul. Bir öğrencimizin, "Hocam düşünmemek için içmekten başka bir çarem yok." sızlanması, neye işaret eder ki? Sefih medeniyet kör dehasıyla, düşünmeyi, hissetmeyi iptal etmek için, yeni yeni oyuncaklar ve fanteziler bulmak peşinde. Uyanık fıtratlar, vicdanlarının seslerine güçlü bir şekilde kulak verdikçe, "cismi cennette, ruhu ve kalbi cehennemde olan" beşer üzerindeki bu gaflet perdesini yırtacaktır bir gün. Fakat bu arada nesiller belki de asırlar kayboluyor. Güçlü seslere "eli kesrette kalbi vahdette" fedakârların gayretine çok ihtiyaç var.

Babasının görevi dolayısıyla yurt dışında bulunduğu dönemde, Cizvit Hristiyanlarının fikirlerinden zehirlenen yazar Beşir Fuat da kendi dinini, yerli ve doğru kaynaklar yerine, Fransızcadan tercüme Kur'an'dan öğrenmeye çalışmıştı. Gerçeklerle yüzleşmek, bazılarına göre hem zor hem de zahmetli galiba. Bu yazar da aklının tazyikine dayanamamış, genç yaşta bileklerini keserek intiharı seçmişti.

Yaşar Kemal ile başlamıştık ya, onunla devam edelim. 2015'te 93 yaşındayken kendi tabiriyle "karanlıklar ülkesine" yolcu edilmişti Yaşar Kemal. Ölmeden, Mehmet Ali Birand kendisi ile bir röportaj yapmıştı.

Birand soruyor:

- Hapishane hayatınız, sıkıntılı günleriniz oldu. Yazarlığınızı besleyen kaynak olarak çektiğiniz sıkıntıları söyleyebilir miyiz?

- Hayır, benim yazarlığımı besleyen şey hapishane ve sıkıntılarım değil.

Birand biraz kekeliyor, peki nedir, diye soruyor.

-"Beni besleyen husus düşünmektir. Ne güzel bak, varız, vücuttayız, yaşıyoruz. İyi ki dünyaya gelmişiz. Bir karanlıktan geldik, diğer bir karanlığa gidiyoruz. Ama olsun. Var olmak, hayatta bulunmak, gülmek, yazmaktan daha iyi bir şey olabilir mi?"

Yazarımızın, düşünmekle ilk evvelâ farkına vardığı, vücuda kavuşmak, var olmak, yoklukta kalmamak nimeti. Varlık mertebelerinin ilk basamağı, malûm yokluk. Ama yokluktan kurtulunca, orada bırakılmıyoruz elbette. Yazarımız varlığa, vücuda getirildiğinin farkına, yine vücut gibi ona verilen hayat, ruh, insaniyet nimetleri sayesinde varıyor. Geride, İslâmiyet nimeti kaldı. İslâmiyet nimeti, insaniyetten daha değerli bir nimetti ama bu nimetin diğerlerinden bir farkı vardı. Vücut, hayat, ruh, akıl dil, göz gibi nimetler, kimsenin bir gayreti veya isteğiyle kavuşturulduğu şeyler değildi. Fakat İslâmiyet nimetine kavuşman için bir de onu istemen gerekiyordu. Yani İslâmiyet'le ancak talep etmen sayesinde tanışabiliyordun. Dünyan garantide ama ahiretin garantisi bizim elimizde idi. Bu nimet sana bu şekilde ihsan ediliyordu. Yaşar Kemal ise, "karanlıktan geldik, karanlığa gidiyoruz." dediğine göre, en azından bu sözleri söylediği dönemde, İslâmiyet nimetine kavuşamamıştı. Arkadaşı Kemal Tahir'in ifadesiyle, öldüğünde bütün birikimleri, yazdıkları, kültürü, düşüncesi kaybolacak ve yok olacaktı. Bu, dehşetli bir şeydi ama dünyevî birtakım avuntular, Nobel beklentileri sayesinde bu yokluk dehşetini yeterince hissedemiyordu.

Bu mevzuya girmemize, Yaşar Kemal'in "İyi ki dünyaya gelmişiz." cümlesi, oldu. Yirmi Dördüncü Söz'deki "Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Halık-ı Zülcelâl..…" cümlesi ile; Şualar'da geçen "Vücud, hayırdır, nurdur; adem şerr-i mahzdır, zulmettir." cümleleri buna işaret ediyordu. Yani var olmak, tam bir hayır. Adam, yokluğa gideceğini zannediyor ama kısacık bir ömürde "hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olarak" da olsa bir hayat geçirmek istiyor. Fıtratında bu var yani. Çoğu tavırlarında insanın bunu görmesi mümkün. Öyle değil mi? Fâni hâllerimizi geleceğe bırakmak, bir yönüyle eskimez kaybolmaz yapmak, hatırlanır olmak için, fotoğraflar çeker, resimler yaptırır, hatıralar yazmaz mıyız? Bir saniye bile fazla yaşamak için, nelerimizi vermeyiz ki? Ölüme çare arayışları, güzellik ve zindeliği muhafaza için, kaç sektör çalışıyordur acaba? Bütün bunlar çeşitli şekillerde de olsa görünmek, bilinmek, kendinden söz edilmek, neticede vücut ülkesinde kalabilmek adına yapılıyor. "Cehennem de olsa, bekâ isterim." sözü de vücutta olmak, kalmaya devam arzusunun ifadesi için söylenmiş bir sözdür.

"Dehşetli ve celâlli bir mevcut ülkesi" olan cehennemde de olsan, neticede varsın. İdamdan müebbete dönmek gibi bir şey. Meşakkatli de olsa, var olmaya devam etmek; önüne geçilmez, susturulamaz, şiddetli bir arzu.

Evet dostlar, dünya gibi kısa, elemli, meşakkatli ve ebedî hayat karşısında bir hiç mesabesinde bir vücut ülkesinde bulunmayı "İyi ki gelmişiz, iyi ki varız." diye karşılayanlar; ne yazık ki bu kısa vücut âlemini de anlamlandıran, kıymetlendiren ebed ülkesindeki hakiki vücudu, ebedî var olmayı anlamıyor ve karanlık bir âleme gidiş olarak görüyor. Rahmet-i İlâhiye ise, onu cehennem de olsa bir varlık ülkesine koyuyor, yine bir yokluk ülkesine değil. Hakikî Var'ı bilmeden, tanımadan hiçbir var tanınmıyor demek ki.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.