Semavi Olmayan Dinlerin Kutsal Olduğu İddia Edilen Kitapları

Kutsal Metinlerin Aydınlatıcı Mahiyeti ve Kutsal Olmayan Metinlerin Karanlık Yapısı-8

Semavi Olmayan Dinlerin Kutsal Olduğu İddia Edilen Kitapları

Bu kısımda işin esasında Bahailerin “Kitabu’l-Akdes” isimli kitapları da dahil bir çok uydurma metin işlenebilir. Fakat bir nümune mahiyetinde olması ve elimizde mevcut dökümanlar arasında bulunmasının verdiği kolaylıktan dolayı Yezidîlerin kutsal olduğunu iddia ettikleri “Mushafa Reş” isimli kitabın bir bölümünü aktaracak, sonra da o bölümü tahlil ve kritik edeceğiz.

MUSHAFA REŞ

Mushafa Reş, Yezidîlik veya Ezidîlik adlı beşerî dinin kutsal olduğu iddia edilen kitabıdır. Hem Yezidîlik hem Mushafa Reş, İslamiyetten sonra meydana çıkmıştır. Mushafa Reş, mukaddes semavi kitaplar ve suhuflar ile Allah dostu bazı zatların eserlerinden iktibas edilerek hazırlanmış senkretik ve derleme tarzı bir yapıdadır. Semaviliği hissettiren kısımları, mukaddes kitaplardan alınan bölümlerinde bulunmaktadır. Fakat semavi dinlerden alınan yerler dışındaki detaylar beşerî akılla ortaya konulan, kutsallıktan ve gaybî sembolik dilden uzak bir dil ve üslup taşımaktadır.

[Kitabu’l-Esved (Kara Kitap)]

Başlangıçta Tanrı, kendi yüce özünden Beyaz İnci’yi yarattı ve bir kuş yarattı ki adı Anfar’dı. Ve İnci’yi onun sırtına koydu, ve orada kırk bin yıl oturdu. İlk gün, yani Pazar günü, Azazil adlı meleği yarattı; işte o, hepsinin başkanı olan “Ta’us Melek” tir (Tavuskuşu Melek). Pazartesi günü tanrı, Dardail adlı meleği yarattı ki o, Şeyh Hasan’dır. Salı günü, İsrafil’i yarattı ki, Şeyh Şems’tir. Çarşamba günü, Cebrail adlı meleği yarattı; o da Ebu Bekir’dir. Perşembe günü, Azrail’i yarattı ki, Secaddin’dir. Cuma günü, Şemmail adlı meleği yarattı; o da Nasıruddin’dir. Cumartesi günü, Nurail adlı meleği yarattı, ki o […] Melek Taus’u (Melek Tavus) onların başkanı yaptı. Ondan sonra Tanrı, yedi göğü, yeryüzünü ve güneşi ve ayı yarattı […] İnsanı, kuşları ve tüm hayvanları yarattı, ve onları pelerininin boşluğuna yerleştirdi, ve İnci’nin üzerinden indi, melekler de yanındaydı. Sonra yüksek sesle İnci’ye doğru haykırdı, o da düşüp dört parçaya ayrıldı, içinden su fışkırdı ve deniz oldu. Dünya yuvarlaktı, üzerinde çatlak yoktu. Sonra Tanrı, bir kuş biçiminde Cebrail’i yarattı, ve dört bucağın yönetimini ona emanet etti. Sonra bir gemi arattı ve onun içinde otuz bin yıl kaldı, ondan sonra Laleş’e geldi ve konakladı. Dünyanın içinde haykırdı, ve yoğunlaşmayla deniz oluştu, ve dünya yeryüzüne dönüştü ve titremeye devam etti. Sonra Cebrail’e, Beyaz İnci’nin iki parçasını getirmesini buyurdu, parçalardan birini yeryüzünün altına yerleştirdi, öbürünü de Göğün Girişi’ne kapı olarak koydu. Sonra onların içine güneşi ve ayı yerleştirdi, onların kırpıntılarından da yıldızları yarattı, ve onları göğe süs olarak astı. Ayrıca yeryüzünü süslemek üzere meyve ağaçlarını, bitkileri ve dağları yarattı.

Halı’nın üzerinde Taht’ı yarattı. Sonra dedi ki Ulu tanrı: “Ey Melekler, Adem ve Havva’yı yaratacağım, onları insan yapacağım, ve ikisinden, Adem’in belinden halk türeyecek yeryüzünde; Azazil’in, yani Taus Melek’in toplumu olan Ezidî halkıdır bu. Sonra Şeyh Hadi Müsafir’i Suriye’den göndereceğim ve o gelip Laleş’te kalacak.”

Sonra Tanrı, kutsal ülkeye indi ve Cebrail’e, dünyanın dört bucağından toprak getirmesini buyurdu: Toprak, hava, ateş ve su. Onlarla bir adam yaptı ve kendinden ona bir ruh bağışladı. Sonra Cebrail’e, Âdem’i Cennet’e yerleştirmesini buyurdu, orada meyveyle bütün yeşil bitkileri yiyebilsin diye; ancak buğday yemesi yasaktı. Yüz yıl sonra Ta’us Melek, Tanrı’ya dedi ki: “Âdem nerede ve nasıl üreyip çoğalacak?” Tanrı ona “Yetki ve yönetimi sana bırakıyorum bu konuda?” dedi. O zaman Melek Ta’us, gidip Âdem’e sordu: “Hiç buğday yedin mi?” O da yanıtladı: “Hayır, çünkü Tanrı bu bana yasakladı, ‘Ondan yememelisin’ dedi.” Melek Ta’us şöyle dedi ona: “Yesen, senin için çok daha iyi olur.” Ama Âdem’in yedikten sonra karnı şişti ve Ta’us Melek onu Cennet’ten çıkardı, ve bıraktı, göğe çıktı. O zaman Âdem, karnının şişkinliği yüzünden acıyla kıvrandı, çünkü bedeninde çıkış deliği yoktu. Ama Tanrı bir kuş gönderdi, o da Âdem’in bedeninde bir çıkış deliği açtı, böylece Âdem rahatladı. Ve Cebrail yüz yıl ona görünmedi, ve o mutsuz oldu, ağladı. O zaman Tanrı, Cebrail’e buyurdu ve o gelerek Âdem’in sol koltuk altından Havva’yı yarattı.

Sonra Melek Ta’us, halkımıza demek istiyorum ki, çok acı çeken Ezîdîlere yardım etmek üzere yer yüzüne indi ve eski Asurluların yanında, bizim de başımıza krallar dikti; bu krallar Nesrukh (ki o Nâsiru’d-Din’dir) ve Kamush (o da, Sultan Fahrü’d-Din’dir) ve Artimus (ki, Sultan Şemsü’d-Din’dir) adını taşıyorlardı. Bundan sonra iki kral tarafından yönetildik; birinci ve ikinci Şapur adlı bu kralların yönetimi yüz elli yıl sürdü ve onların soyundan gelen Âmir’lerimiz bizi bugüne dek yönetmişlerdir, ve biz dört kabileye bölündük.

Bize khass (marul) haram kılınmıştır, çünkü kadın peygamberimiz olan Khassa’nın adını anımsatmaktadır; kuru fasulye de haramdır, koyu mavi kullanmamız yasaktır; Yunus Peygamber’e saygısızlık etmiş olmamak için, balık yememiz haramdır; Ceylanları da yemeyiz, çünkü onlar peygamberlerimizden birinin sürüsü olmuşlardı. Ayrıca Şeyh ve mürşitleri, tavus kuşuna saygısızlık etmemek için, horoz da yemeyiniz; çünkü tavus kuşu, daha önce sözü edilen yedi tanrıdan biridir ve biçimi horozu andırır. Yine Şeyh ve müritleri, helvacı kabağı yemekten sakınınız. Bundan başka, ayakta işemek, ya da oturmuş haldeyken giyinmek, ya da Müslümanların yaptığı gibi helada taharetlenmek, ya da onların banyolarında gusül etmek, bize yasaklanmıştır. Ayrıca, tanrımız olan Şeytan’ın adını ya da onu anımsatan Kitan, Şar, Şat gibi adları ya da Mel’un, […] na’l gibi sözcükleri ağza almak yasaktır.

Önce […] bizim dinimize, putataparlık dediler ve Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve İranlılar dinimizden uzak durdular. Kral Ahab ile Amran, bizdendi; öyle ki, bizim Pirbubdiye adlandırdığımız Ahab, Beelzebub’un Tanrısı’ndan yardım dilerdi. Bizim Babil’de BaktiNossor (Nebukadnezzar) adlı kralımız vardı; İran’da Ahasuerus, İstanbul’da Agrikalus da bizdendi.

Gök ve yer olmadan Tanrı, suların üzerinde bir teknenin içindeydi. Sonra, yaratmış olduğu İnci’ye kızdı, onu başından attı; incinin kırılmasından dağlar, çınlamasından kum tepeleri, dumanından da gökler meydana geldi. Sonra Tanrı, göğe çıktı ve gökleri yoğunlaştırdı; ve onları, altlarına destek koymadan yerleştirdi, ve yer yüzünü her yanından çevirdi. Sonra ellerine kalemi aldı, ve tüm yaratıklarının adlarının listesini çıkardı. Kendi özünden ve nurundan altı tanrı yarattı ki bunların yaratılması, bir lambanın başka bir yanan lambadan yakılması gibiydi. Sonra Birinci Tanrı, İkinci Tanrı’ya dedi ki: “Ben göğü yarattım; sen oraya çık, ve bir şeyler yarat.” Ve o göğe çıktığı zaman güneş var oldu. Kendisinden sonra Tanrı’ya, “Çık” dedi ve ay yaratıldı. Ve ondan sonraki Tanrı, gökleri harekete geçirdi; ve ondan sonraki Tanrı, yıldızları yarattı ve ondan sonra gelen tanrı, el-Kuragh’ı yani Sabah Yıldızı’nı yarattı; her şey böyle yaratıldı.”

Metnin Tahlili:

Başlangıçta Tanrı, kendi yüce özünden Beyaz İnci’yi yarattı ve bir kuş yarattı ki adı Anfar’dı. Ve İnci’yi onun sırtına koydu, ve orada kırk bin yıl oturdu.

[Beyaz inci, bir hadisten iktibas edilmiştir. Saf inci, rüya ve sembol ilminde, hakikatin sembolüdür; işlenmiş inci ise, hikmetin sembolüdür. İnsanın hakikati, ruhudur. İnsan ruhu ise, İlâhî nurlardan bir nur tecellisidir. Sufilerin dilinde beyaz inci, Allah'ın ilk yarattığı şey olan nur-u Muhammedî'dir. Hadis-i şerifte "Ey Câbir! Allah'ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur.”[1] İbn-i Arabi'ye göre beyaz inci, "akl-ı evvel" dir.[2] Abdükerim-i Cilî'ye göre ruh-u Muhammedî, kalem-i a'la ve akl-ı evvel yaratma işinin kendisinden başladığı yegane cevherdir, özdür.[3] Abdülkadir Geylani Hz.leri (KS) ise “Bizim toplantımız Beyaz bir İnci üzerinde olur; Dostların içtimaı da Ka’b-ı Kavseyn'de vücut bulur.” der.[4] Bu çerçevede Beyaz İnci, aşk-ı hakiki ile Cenab-ı Hakk’a Samediyet hakikati içinde kalben vuslatın sembolüdür, denilebilir. Üstad Bediüzzaman da İhlas Suresi’ni tefsir ettiği Lemeat isimli eserinde “Allahu’s-Samed” cümlesini inci ve sadef (istiridye) sembollerini kullanarak şöyle tefsir eder: “İki cevher-i tevhide sadeftir (istiridyedir). Birinci dürrü (incisi): tevhid-i rububiyet… İkinci dürrü (incisi): tevhid-i kayyûmiyet.”[5] Yani Samediyet hakikati, celâlî Kayyumiyet ve cemâlî Rububiyet hakikatlerinin toplamı olan kemâl bir hakikattir veyahut azametli Kayyumiyet ve kemalli Rububiyet hakikatlerinin toplamı olan kibriyalı bir hakikattir. Muhyiddin-i Arabî bu minvalde Rahman suresinde geçen “Yahrucu minhüme’l-lü’lüü ve’l-mercan” (O iki denizden inci ve mercan çıkarırız) (Rahman suresi, 22) âyetini “Ezel denizinden inci çıkar, ebed denizinden mercan.” diye te’vil etmiştir.[6] İbn-i Arabî, hakikat, vücuddan mukaddem olduğu ve vücud ile cem olunca hakka inkılab ettiğinden hakikati “inci-yi ezeliyet”, hakkı ise “mercan-ı ebediyet” olarak te’vil etmiştir.

Anfar adlı kuşun yaratılışı ve Beyaz İnci’nin onun sırtına konulup kırk bin yıl orada kalması tamamen hayal ürünü bir kurmacadır. Sembolik bir manası da bulunmamaktadır. Hatta Anfar kelimesi, Arapça NFR kökünden geliyorsa, ki NFR kökü “ürküp kaçmak” anlamındadır; bu durumda anfar lafzı, Arapça’da ef’al vezninde olduğundan “en ziyade ürküp kaçan” anlamına gelir. Ki böyle bir fıtrat, üstüne bir şeyin konulmasını asla istemez, konulsa da üstünden kısa zamanda atar. Burada bir çelişki olduğu görülmektedir.]

İlk gün, yani Pazar günü, Azazil adlı meleği yarattı; işte o, hepsinin başkanı olan “Ta’us Melek” tir (Tavuskuşu Melek). Pazartesi günü tanrı, Dardail adlı meleği yarattı ki o, Şeyh Hasan’dır. Salı günü, İsrafil’i yarattı ki, Şeyh Şems’tir. Çarşamba günü, Cebrail adlı meleği yarattı; o da Ebu Bekir’dir. Perşembe günü, Azrail’i yarattı ki, Secaddin’dir. Cuma günü, Şemmail adlı meleği yarattı; o da Nasıruddin’dir. Cumartesi günü, Nurail adlı meleği yarattı, ki o […] Melek Taus’u (Melek Tavus) onların başkanı yaptı. Ondan sonra Tanrı, yedi göğü, yeryüzünü ve güneşi ve ayı yarattı […] İnsanı, kuşları ve tüm hayvanları yarattı, ve onları pelerininin boşluğuna yerleştirdi, ve İnci’nin üzerinden indi, melekler de yanındaydı. Sonra yüksek sesle İnci’ye doğru haykırdı, o da düşüp dört parçaya ayrıldı, içinden su fışkırdı ve deniz oldu.

[Kur’anda ismi geçen meleklerin ki, Cebrail ve Mikail’dir, isimleri Arapça olmasa da İbranice köküyle bir sistematik ve dil mantığı taşırlar. Mesela Mikail, Allah’ın ıslıkçısı, çobanı anlamındadır. Cebrail, Allah’ın iletişimcisi, kullar ile Allah’ı birleştiren, Allah’ın izniyle kullar üzerinde zorlayıcı bir otorite kurabilen demektir. Bu minvalde Azrail, Allah’ın ruhları koruyucu meleği; İsrafil ise Allah’ın sarfiyattan sorumlu meleği anlamındadır. İsimlerinin sonundaki “îl” lafzı, İbranice’de, Allah demektir. Yanındaki Mikail’deki “Mika” (ıslık), Azrail’deki “Azra” (koruyucu) kelimeleriyle bileşik bir ismi teşkil ederler. Bu noktada Mushafa Reş’te geçen Azazil lafzı, mukaddes metinlerde geçen bir isimdir. Ki Hz. İdris’in (AS) suhufunda geçmektedir.[7] Fakat Dardail, Nurail, Şemmail gibi isimler uydurma birer isimdir. Şemmail, şemme (koku) kökünden türetilmiş, Allah’ın kokucu meleği anlamına gelir. Fakat Dardail lafzının bir manası yoktur. Cebrail, Azrail ve İsrafil isimlerini, Mushafa Reş alır, fakat onları semavi dinlerdeki kendi hakikatleriyle değil kendi uydurulmuş düzenleri içinde Şeyh Şems, Secaddin ve Ebu Bekir olarak alır.[8] Yezidîlerin Şeyh Şems’i, İsrafil; Secaddin’i Azrail; Ebu Bekr’i Cebrail diye isimlendirmeleri, hakikatten uzaktır. Azrail-İsrafil-Mikail-Cebrail, semavi dinler nazarında kâinattaki hayat hakikatinin sevk ve idaresindeki devlet bakanları konumundadırlar. İsrafil, hayat vericilik; Azrail, hayatı sona erdiricilik; Mikail, hayatı besleyicilik; Cebrail, hayatı sevk ve idare edicilik vazifeleriyle sorumludur. Sırasıyla Allah’ın Muhyi, Mümît, Rezzak ve Mütekellim isimlerine aynadırlar. Acaba Yezidîlerin iddia ettikleri üzere Secaaddin Azrail ise sormak lazım, Secaddin isimli ölmüş gitmiş insan şu an devam eden ölüm faaliyetinde nasıl müdahildir? Dünyada sadece insanlık âleminde her gün 150.000 ölüm, yaklaşık 200.000 doğum gerçekleşmektedir. Acaba bu ölümlerden kaç tanesinde Secaddin’in, doğumlarda da kaç tanesinde Şeyh Şems’in müdahalesi söz konusudur!

Yezidîlerin sevdikleri, savundukları Azazil, Hz. Âdem’e (AS) secde etmediği için Allah’ın huzur ve rahmetinden kovulan, lanetlenen, kıyamete kadar kendisine mühlet verilen, insanlığı hak ve hakikat yolundan saptıran ve yaratılış itibariyle cinlerden olan İblîs’in o anki lakabıdır. Ki Azâzîl’in manası, Allah’ın izzet ve serbestiyet verdiği kişi anlamındadır. Bu izzeti, Allah’a karşı sergilemeye kalkışıp “İzzetin üzerine yemin ederim sen beni azgınlaştırdın”[9] küstahlığını yapınca lanetlenerek “şeytan” lakabıyla anılır hale gelmiştir. Bu çerçevede Yezidîlerin Azazil’i, güzelliğiyle meşhur “tavus kuşu” na benzetmeleri ciddi bir hatadır. Azazil’in veya diğer adıyla Melek-i Tavus’un baş melek olduğu veya seçildiği hiçbir semavi dine uymayan hayali bir kurmacadır. Tevrat’tan, Hz. İdris’in (AS) suhufundan, Kur’anın işaretlerinden ve hadislerden anlaşıldığı üzere Kerrubiyyun isimli melekler Cenrail-Azrail-Mikail-İsrafil’den de büyük meleklerdir. Azazil hiçbir zaman Cebrail’den daha üstün olmamıştır.

Metinde “Ondan sonra Tanrı, yedi göğü, yeryüzünü ve güneşi ve ayı yarattı […] İnsanı, kuşları ve tüm hayvanları yarattı” denilmektedir. Buradaki sıralama ekolojik ve biyolojik “besin zinciri” hakikatine aykırı bir sıralamadır. Oysa Tevrat’ın Tekvin (Yaratılış) kitabı kısmındaki yaratılış sıralaması, makalenin başında gördüğümüz üzere, biyoloji kanunlarıyla birebir örtüşecek tarzdadır. Semavi dinler, fıtrat kitabının tercümesi olduklarından fıtrat kanunlarıyla tam olarak örtüşürler. Beşerî metinler ise, Mushafa Reş’in bu kısımdaki ifadelerinde gördüğümüz üzere, fıtrat düzeniyle uyumsuzdur. Çünkü fıtrat düzenini bilmeyen ve kuşatamayan âciz insan aklının ürünüdürler.]

Dünya yuvarlaktı, üzerinde çatlak yoktu. Sonra Tanrı, bir kuş biçiminde Cebrail’i yarattı, ve dört bucağın yönetimini ona emanet etti.

[Dünyanın yuvarlak olması kısmı da, İslamî kaynaklardan ve Kur’andan muktebes bir mana olarak görünüyor.

Dikkat edilirse metinde Cebrail’in ikinci kez yaratıldığı ifade ediliyor. Eğer maksat aynı Cebrail’se yaratılmış bir varlığın bir daha yaratılması, ancak yok edilmesinden sonra olabilir. Aksi takdirde bu kısımda da bir çelişki olduğu görünüyor. Bu tarz senkretik, yapay metinlerde bütünlük ve mana akışı olmadığından bölümleri arasında tutarsızlıklar çok olur. Burada gördüğümüz gibi… Ayrıca dünya ve üzerindekilerin yaratılışından sonra canlılar dünyasının sevk ve idaresinde ilhamla görevli olan Cebrail’in yaratılışından bahsedilmesi de ayrı bir çelişkidir.]

Sonra bir gemi arattı ve onun içinde otuz bin yıl kaldı, ondan sonra Laleş’e geldi ve konakladı. Dünyanın içinde haykırdı, ve yoğunlaşmayla deniz oluştu, ve dünya yeryüzüne dönüştü ve titremeye devam etti.

[Daha dünya kurulmamışken ve üzerinde insanlık yokken Laleş şehrinden bahsedilmesi ve Allah’ın gemiye binerek Laleş şehrine geldiğinin ifade edilmesi, bir mekanı kutsallaştırmak için yapılmış bir abartıdan başka bir şey değildir. Ki Laleş, Irak’ta Musul’un 60 km kuzeyinde kara içi bir şehirdir. Denize kıyısı da yoktur ki, binilen gemi yüzerek Laleş’e yaklaşsın. Uçan bir gemi olarak algılanırsa biraz hakikate yaklaşılmış olur.

Beyaz İnci’nin İlâhî haykırma sonrasında içinden su fışkırıp deniz oluşmasından bahsedilmesinden sonra tekrar deniz oluşmasından bahsedilmesi de yine bir tutarsızlıktır. Eğer uzay boşluğu denilen esir maddesi ve kara enerjinin deniz hükmünde olması, kastediliyorsa doğrudur. Fakat dünya üzerinde denizlerin oluşması kastediliyorsa, Cebrail’in iki kez yaratılışı gibi yine bir metin içi bir tutarsızlık söz konusu demektir. Ayrıca “Dünyanın içinde haykırdı, ve yoğunlaşmayla deniz oluştu” sözü eğer magmaya emredildi ve magmanın yoğunlaşmasıyla deniz oluştu, denilmek isteniliyorsa hatadır. Çünkü magmanın yoğunlaşması ve katılaşmasıyla deniz değil, kayalar oluşur. Ayrıca “bir gemi yarattı ve onun içinde otuz bin yıl kaldı” cümlesinden sonra denizin yaratılışından bahsedilmesi de ayrıca bir tutarsızlıktır. Çünkü gemi, zaten denizde hareket eder. Eğer gemi, bir uzay gemisi ve esir denizinde yüzüyor olarak ele alınırsa, doğru kabul edilebilir.]

Sonra Cebrail’e, Beyaz İnci’nin iki parçasını getirmesini buyurdu, parçalardan birini yeryüzünün altına yerleştirdi, öbürünü de Göğün Girişi’ne[10] kapı olarak koydu. Sonra onların içine güneşi ve ayı yerleştirdi, onların kırpıntılarından da yıldızları yarattı, ve onları göğe süs olarak astı. Ayrıca yeryüzünü süslemek üzere meyve ağaçlarını, bitkileri ve dağları yarattı.

[“Göğün Girişine kapı koydu” ifadesi de Nebe suresi 19. âyetteki “Ve fütihati’s-semaü fe kanet ebvabe” (O gün gök kapı kapı olur, Cennet’e giriş yerleri haline gelir) cümlesinden muktebestir. Cennet’in kapısı, hakikatlerdir. Hakikat kapısından giren ebediyet Cennetine erişir. Metafizik dünya, rüya ve sembol ilminde gökyüzü ile sembolleşir. Metafiziğin gökyüzünde bulunan ebediyet kapıları ise hakikatlerdir. Bu manada Bediüzzaman Said Nursi, Haşir Risalesi isimli eserinde insana ebediyet ve bekayı kazandıran her bir hakikati “Bab” (kapı) olarak isimlendirmiştir.[11]

“Yıldızları yarattı, ve onları göğe süs olarak astı” ifadesi Kur’andaki “Velekad zeyyenne’s-semâe’d-dünya bimesâbîha” [Biz dünya semasını misbahlar (lambalar) hükmünde gezegenlerle süsledik] ve benzeri Kur’an cümlelerinden alıntıdır.[12]]

Halı’nın üzerinde Taht’ı yarattı.

[Halı’dan kastedilen meçhul olmakla beraber eğer ekolojik düzene canlı bir halı olarak bakılırsa, güzel bir hakikat olabilir. Metinde bahsedilen taht, Kur’andaki Arş’tır. Kur’an ve hadisin bildirdiği üzere bütün varlık ve cansızlar âlemi, Arş (İlâhî taht); canlılar dünyası ise Kürsi’dir. Kur’anın Hz. Süleyman (AS) kıssalarıyla ve Âyete’l-Kürsi ile beyan ettiği üzere Arş, kudrete dayalı icraat ve iktidar; Kürsi ise ilme dayalı icraat ve hâkimiyet manasındadır. Bu çerçevede canlılar dünyası, Ayete’l-Kürsi’deki Hayy ve Kayyum isimlerinin de işaret ettiği üzere İlâhî kürsidir. İsrafil-Mikail-Cebrail-Azrail bu kürsinin dört bacağını tutan bakanlardır. Arş’a nazaran Kürsi, çöle atılmış bir halka kadar küçüktür. Bu hususu Resulullah (SAV) arkadaşı Ebu Zerr’e şöyle izah eder: “Yâ Eba Zer! Yedi göğün Kürsî'ye olan nispeti, ancak geniş düzlük bir arazide (bir çölde) bırakılmış bir halka gibidir. Arşın Kürsî'ye büyüklüğü/üstünlüğü ise bu geniş düzlük arazinin halkaya olan büyüklüğü, üstünlüğü gibidir."[13] Fakat yaratılışta önce cansızlar dünyası, sonra canlılar dünyası yaratıldığından “Halı’nın üzerinde Tahtı yarattı” sözü bu temel yaratılışa aykırı bir ifadedir. Önce Arş sonra Kürsi yaratılmıştır. Burada da bir çelişki görülmektedir.]

Sonra dedi ki Ulu tanrı: “Ey Melekler, Adem ve Havva’yı yaratacağım, onları insan yapacağım, ve ikisinden, Adem’in belinden halk türeyecek yeryüzünde; Azazil’in, yani Taus Melek’in toplumu olan Ezidî halkıdır bu. Sonra Şeyh Hadi Müsafir’i Suriye’den göndereceğim ve o gelip Laleş’te kalacak.”

[Ezidîlerin Taus Melek olarak adlandırılan Azazil’in halkı olması tamamıyla bir iddiadır. Semavi hiçbir kökeni yoktur.

Metne göre Şeyh Hadi Müsafir, Yezidîlerin son peygamberidir. Onlara göre Mushafa Reş de, kutsal bir metindir. Fakat Tevrat, İncil, Zebur ve hatta Avesta ve Hind kutsal metinlerine baktığımızda ortak bir husus görüyoruz: Son gelecek peygamberin müjdelenmesi, onun özellikleri ve yapacağı icraatlar. Bu husus çok sayıda kutsal metinde belirtilmiş ve dolayısıyla işlenmiştir. Mesela Buda ve en büyük talebesi Ananda arasında şu konuşma geçer:

12-Ve Ananda gözyaşlarını silerek Kutlu Olan’a dedi ki: “Sen gidince bize kim öğretecek?”

13-Ve Kutlu Olan şöyle cevapladı:

“14-Ben dünyaya gelmiş olan ilk Buda değilim, sonuncu da olmayacağım. Zamanı gelince başka bir Buda, bir Kutlu Olan, bir yüce Aydınlanmış Olan, davranışında hikmet dolu, hayırlı, evreni tanıyan, insanların mukayese kabul etmez bir öncüsü, meleklerin ve fânilerin bir üstadı dünyaya gelecek. Sizlere, benim öğrettiğim aynı sonsuz gerçekleri açıklayacak. Ruhen ve şeklen kökeninde şerefli, zirvesinde şerefli, amacında şerefli dinini vaz’ edecek. Benim şimdi açıkladığım gibi tamamen mükemmel ve saf bir dindar hayat açıklayacak!

14-Ananda sordu: “Onu nasıl tanıyacağız?”

15-Kutlu Olan Buda şöyle dedi: “Şefkat Olan” anlamına gelen “Metteyya” diye bilinecek.[14]

Brahmanizm ile Budizm’in birleşik hali olan Hinduzim’de Avatar (peygamber) kültü bulunmaktadır. Bu külte göre Buda, 9. Avatar’dır. Hinduizm 10. Avatar’ı beklemektedir. Buda, bu 10. Avatar’ın adını “Şefkat Olan” diye isimlendirmektedir. Tarihe baktığımızda Budist dünyaya ulaşan iki semavi din Buda’dan sonra ortaya çıktı. Hıristiyanlık ve İslam… Hz. İsa (AS) her ne kadar şefkat abidesi ve fedakâr olsa da, İncil’de “Şefkat Olan” diye isimlendirilmedi. Buna mukabil Hz. Muhammed (SAV) Kur’anda bizzat Allah tarafından Kendi iki ismi olan “Rauf ve Rahîm” ile tavsif edilmiştir. Rauf, çok acıyan, insanlar için acı çeken; Rahîm ise sonsuz ve sabit bir şefkat taşıyan ve insanlara şefkat eden demektir. Rauf ve Rahîm isimlerinin toplamı Buda’nın isimlendirdiği gibi “Mücessem Şefkat Olan” diye anlaşılabilir.[15] Avesta’da, Hz. Muhammed (SAV) “Soaşyant” olarak haber verilir.[16] Tevrat’ın Tesniye Kitabı, Bab 18’de şöyle denilir: “(Ey Musa!) Benî İsrail'in kardeşleri olan Benî İsmail'den, senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim.” denilerek; İncil’de ise “Faraklit” olarak haber verilmiştir. Bu çerçevede semavi dinler aynı Rabbin farklı zamanlardaki kullarına hitabı ve kitabıdır. Son din bütün insanlığa gönderilen bir resul ve mukaddes kitap olarak geleceğinden önceki kitap ve suhuflarda müjdelenmiştir. Bu çerçevede semavi dinlerin kendi bütüncül bir sistematiği olduğu görünüyor. Bu çerçevede eğer Mushafa Reş semavi bir kitap olsaydı ve Şeyh Hadi Müsafir de, bir peygamber olsaydı mutlaka önceki kitaplarda kendisi de Mushafa Reş de haber verilirdi. Oysa böyle bir durum semavi kitap ve suhuflarda mevcut değildir. Bu semavi sistematik, Yezidîliğin köksüz, Şeyh Hadi Müsafir’in de “mütenebbi” (peygamberlik iddia eden bir kişi) olduğunun delilidir. Bir ihtimal Hâdi ismini taşıması, geleceğine dair semavi kitaplar, suhuflar ve hadislerde yüz farklı yoldan bilgi gelen “Mehdi” ile aynı kökten olması noktasında Şeyh Hadi Müsafir, “Mehdi” telakki edilebilir. Fakat Allah’ın özel hidayet verdiği, akıl-kalb-nefis, düşünce-duygu-fizik yaşantıda dengeliliği ve tutarlılığı kendisine hediye verdiği kul anlamında olan Mehdi manası ve hakikati ile, Mushafa Reş’teki gördüğümüz onlarca tutarsızlık doğu-batı kadar birbirinden uzaklık arz etmektedir. Bu çerçevede ne Yazidîlik mehdiyettir, ne Şeyh Hadi Müsafir bir Mehdi veya Mehdi-i Muntazır’dır.]

Sonra Tanrı, kutsal ülkeye indi ve Cebrail’e, dünyanın dört bucağından toprak getirmesini buyurdu: Toprak, hava, ateş ve su. Onlarla bir adam yaptı ve kendinden ona bir ruh bağışladı.

[Bu kısımdaki ifade hadislerdeki şu rivayet ile uyuşmamaktadır: “Rivayete göre Allah, Âdem’in yaratılacağı toprağı getirmesi için yeryüzüne önce Cebrâil’i göndermiş, fakat yeryüzü kendisinden toprak alınmasına müsaade etmemiştir. Bunun üzerine Mîkâil görevlendirilmiş, o da başaramayınca bu defa “ölüm meleği” bu işe memur edilmiştir. Ölüm meleği, yeryüzünün itirazına rağmen toprağı almayı başarmıştır. Bu melek yeryüzünün çeşitli yörelerinden aldığı kırmızı, beyaz ve siyah toprak örneklerini birbirine karıştırmış, daha sonra göğe çıkarak toprağa su katmış ve onu yapışkan çamur haline getirmiştir. Çamur siyahlaşıp kokmaya başlayınca Allah bu çamurdan Âdem’i yaratmıştır[17] Bu çerçevede toprakları getiren Cebrail değil, Azrail’dir. Ayrıca bu metin doğrudan Tevrat ve Kur’an gibi mukaddes kitaplardan alınan ifadelere dayanmaktadır.]

Sonra Cebrail’e, Âdem’i Cennet’e yerleştirmesini buyurdu, orada meyveyle bütün yeşil bitkileri yiyebilsin diye; ancak buğday yemesi yasaktı. Yüz yıl sonra Ta’us Melek, Tanrı’ya dedi ki: “Âdem nerede ve nasıl üreyip çoğalacak?” Tanrı ona “Yetki ve yönetimi sana bırakıyorum bu konuda?” dedi.

[Metindeki “buğday” ifadesi mukaddes kitaplarda belirsizdir. Hatta Kur’anda ve Tevrat’ta “şecere” (ağaç) denilir. Mesela Bakara suresi, 35… Şecere lafzı, ayakta dikilen, uzaktan görülen, boy ölçüşen şeyler için kullanılır; çok yıllık bitkilerin adıdır. Buğday ise “nebat” grubundandır, tek yıllık bir bitkidir. “Elma ağacı” denilseydi, belki doğru olabilirdi. Buğday da bu çerçevede hiçbir emeli olmayan bir iddiadır.

“Âdem nerede ve nasıl üreyip çoğalacak?” ifadesine göre Melek Taus, insanlığın iyiliğini isteyen bir yapıda gösteriliyor. Oysaki bütün semavi dinlerin gösterdiği üzere Azazil, İblis, Şeytan ve Melek-i Taus insanlığın iyiliğini değil kötülüğünü isteyen bir yapıdadır.]

O zaman Melek Ta’us, gidip Âdem’e sordu: “Hiç buğday yedin mi?” O da yanıtladı: “Hayır, çünkü Tanrı bu bana yasakladı, ‘Ondan yememelisin’ dedi.” Melek Ta’us şöyle dedi ona: “Yesen, senin için çok daha iyi olur.” Ama Âdem’in yedikten sonra karnı şişti ve Ta’us Melek onu Cennet’ten çıkardı, ve bıraktı, göğe çıktı. O zaman Âdem, karnının şişkinliği yüzünden acıyla kıvrandı, çünkü bedeninde çıkış deliği yoktu. Ama Tanrı bir kuş gönderdi, o da Âdem’in bedeninde bir çıkış deliği açtı, böylece Âdem rahatladı. Ve Cebrail yüz yıl ona görünmedi, ve o mutsuz oldu, ağladı. O zaman Tanrı, Cebrail’e buyurdu ve o gelerek Âdem’in sol koltuk altından Havva’yı yarattı.

[Hz. Âdem’i (AS) Cennet’ten çıkaran, Allah’tır. Bu noktada semavi dinler ile metnin bu kısmı uyuşmamaktadır. Semavi dinlerin tutarlılığının bir göstergesi şudur: Hz. Âdem’i (AS) ağaçtan yemeye teşvik eden, Hz. Havva’dır (RA). Burada ise, Hz. Havva’nın (RA), Hz. Âdem (AS) Cennetten çıkarıldıktan 100 sene sonra yaratıldığı ifade edilmektedir. Burada da hayalî bir kurgu söz konusudur. Tevrat ve Kur’an iki semavi mukaddes metin olarak aynı vakayı aynı tarzda anlatırlarken, Mushafa Reş, bambaşka tarzda anlatıyor. Semavi metinlerin ittifakı, semavi olmayan Mushafa Reş’in muhalefeti gösteriyor ki, metnin bu kısmı beşerî bir iddia ve hayalden başka bir şey değildir.

Metinde “Âdem, karnının şişkinliği yüzünden acıyla kıvrandı, çünkü bedeninde çıkış deliği yoktu” denilmektedir. İnsanın Cennet hayatında dışkı ve idrar gibi boyutları olmayacaktır. Cennette insanlar, yediklerinin posalarını terle bünyesinden dışarı atacaktır. Metnin burası, o hakikate işaret ediyor olabilir. Aksi takdirde, hilkate zıt bir iddiadır]

Sonra Melek Ta’us, halkımıza demek istiyorum ki, çok acı çeken Ezîdîlere yardım etmek üzere yer yüzüne indi ve eski Asurluların yanında, bizim de başımıza krallar dikti; bu krallar Nesrukh (ki o Nâsiru’d-Din’dir) ve Kamush (o da, Sultan Fahrü’d-Din’dir) ve Artimus (ki, Sultan Şemsü’d-Din’dir) adını taşıyorlardı. Bundan sonra iki kral tarafından yönetildik; birinci ve ikinci Şapur adlı bu kralların yönetimi yüz elli yıl sürdü ve onların soyundan gelen Âmir’lerimiz bizi bugüne dek yönetmişlerdir, ve biz dört kabileye bölündük.

[Metnin bu kısmında geçen Nâsıru’d-din, Fahrü’d-din ve Şemsü’d-din lafızları sırasıyla dinin yardımcısı, dinin övüncü, dinin aydınlatıcı güneşi manasında Arapça lakaplardır.

Metinde ismi geçen I. Şâpûr, M.S. 240-270 yılları arasında, II. Şâpûr ise 309-379 yılları arasında iktidarda kalan Sasani kisralarıdır. Metindeki “bu kralların yönetimi yüz elli yıl sürdü” ifadesi tarihi verilerle birebir örtüşmeyen tahminî bir rakamdır. Bu iki kral arasında I. Hürmüz (270-271), I. Behram (271-274), II. Behram (274-293), III. Behram (293-293), Narseh (293-302), II. Hürmüz (302-309), Adûr Narseh (309-309) kisra olarak Sasani iktidarında bulunmuşlardır. Mushafa Reş, “150 yıl boyunca sadece I. Şâpûr ve II. Şâpûr krallık yaptı” demektedir. Oysa bu ifade tarihî verilerle uyuşmamaktadır.]

Bize khass (marul) haram kılınmıştır, çünkü kadın peygamberimiz olan Khassa’nın adını anımsatmaktadır; kuru fasulye de haramdır, koyu mavi kullanmamız yasaktır; Yunus Peygamber’e saygısızlık etmiş olmamak için, balık yememiz haramdır; Ceylanları da yemeyiz, çünkü onlar peygamberlerimizden birinin sürüsü olmuşlardı.

[Metinde “kadın peygamberimiz olan Khassa” ifadesi geçmektedir. Kur’anın Ahzab suresindeki çeşitli âyetleri ve başka surelerdeki ayetleriyle net bildirildiği üzere hiçbir nebi veya resul kadınlar âleminden gönderilmemiştir.[18] Peygamberliğe ait tebliğ ve talim, irşad ve hilafet gibi ağır vazifeler, fıtraten zayıf ve aciz olan kadınların sırtını yüklenmemiştir. Bu çerçevede Yezidîlerin “Khassa isimli kadın peygamberlerin olduğu” iddiası da semavi din mantığı ve sistematiğine uyuşmayan bir iddiadır. Ayrıca marul, Arapça’da “hass” demektir. Bu çerçevede Arapça’da hass ismiyle anılıyor ve kadın peygamberlerinin de isminin aynı kökten olmasından dolayı böyle bir ilişki kurarak bir sebzeyi haram kabul etmek semavi din mantığıyla uyuşmayan bir olaydır.

Metinde “Yunus Peygamber’e saygısızlık etmiş olmamak için, balık yememiz haramdır” denilmektedir. Hz. Yunus (AS),bir öfke anında tebliğ yerini terk edip hût (balina) tarafından yutulmuş, onunla imtihana tabi tutulmuş ve akabinde Allah’a sığınmakla kurtulmuştur. Bkz. Yunus, Enbiya, Kalem, Saffat sureleri… Bu çerçevede Hz. Yunus (AS) balıkla imtihan oldu diye, balık yemenin haram olması, iddiası semavi din sistematiği çerçevesinde tutarsızdır. Hz. Peygamber (SAV), eşlerinin rızası için bal şerbetini kendine haram etmeye kalktığında inen Kur’an ayetleri “Neden Allah’ın sana helal kıldığını kendine haram ediyorsun?”[19] şeklinde olmuştur; Hz. Yakub’un (AS) nefsine haram kıldığı “deve sütü” daha sonra bütün İsrailoğulları’na yasak kılınmıştır.[20] Bu çerçevede peygamberlerin şahsî tercihleri zamanla ümmetlerine şamil bir duruma sosyolojik olarak yol açabildiği için Tahrim suresi, Hz. Peygamber’e (SAV) ikazda bulunmuştur.

Metinde “Ceylanları da yemeyiz, çünkü onlar peygamberlerimizden birinin sürüsü olmuşlardı” ifadesi geçmektedir. Bir peygamber, bir hayvan sürüsüne çobanlık yaptı diye o hayvan etinin haram kılınması, semavi din mantığına aykırıdır. Çünkü peygamberlerin çoğunluğu çobanlık yapmıştır. Bu durumda Hz. Peygamber (SAV), deve veya koyun çobanlığı yaptığı için deve ve koyun eti ve sütünün İslam ümmetine haram kılınması gerekirdi. Böyle bir durum söz konusu değildir. Aynı durum sığır, keçi, hatta manda ve belki yak çobanlığı da yapan diğer milletlerin peygamberlerine de şamil olması gerekir. Halbuki mevcut durumun gösterdiği üzere ne sığır, ne keçi, ne manda ne de yak eti ve sütü hiçbir ümmette haram değildir. Yezidîlerin bu algısı “Allah’ın fıtrata uygun ve fıtratlar kendisine muhtaç olduğu” için helal kıldığı nimetleri haram kılmakla bir Rububiyet iddiasıdır ve hayatı zorlaştırmaktır. Oysa semavi dinlerin adı, “yüsr” dür yani kolaylık…]

Ayrıca Şeyh ve mürşitleri, tavus kuşuna saygısızlık etmemek için, horoz da yemeyiniz; çünkü tavus kuşu, daha önce sözü edilen yedi tanrıdan biridir ve biçimi horozu andırır. Yine Şeyh ve müritleri, helvacı kabağı yemekten sakınınız. Bundan başka, ayakta işemek, ya da oturmuş haldeyken giyinmek, ya da Müslümanların yaptığı gibi helada taharetlenmek, ya da onların banyolarında gusül etmek, bize yasaklanmıştır.

[Metinde tavus kuşunun 7 tanrıdan birisi olarak ifade edilmesi, ya kelime yetersizliğinden melek ile İlah hakikatlerini ayrı ayrı ifade edememeye dayanır. Çünkü Azazil, Melek-i Taus olarak Mushafa Reş’in başında ifade edilmişti. Veyahut doğrudan doğruya putperest bir mantığı savunan 7 ayrı tanrı iddiasıdır. Bu ise Yezidîliğin tam manasıyla beşerî bir din ve Mushafa Reş’in yapay bir metin olduğunun ispatı olur.

Metinde “Ayakta işemek, ya da oturmuş haldeyken giyinmek, ya da Müslümanların yaptığı gibi helada taharetlenmek, ya da onların banyolarında gusül etmek, bize yasaklanmıştır” şeklinde sırayla sayılan hususlar zorlama uygulamalardır. “Helada taharetlenmek” eğer haramsa, bu durumda kişi açık alanda tuvalet ihtiyacını gidermek zorunda kalacaktır. Bu ise değil dindar insanlar, hatta bütün insanlık dünyasınca rahatsız edici, çirkin ve ahlaksız bir davranış olduğu gibi toplum sağlığı açısından da tehlikelidir. Ayakta işemek konusu, İslam’da yasaklanmamıştır ama oturarak idrarını yapmak Hz. Peygamber (SAV) modelinde hem beden sağlığı için hem taharetin tam olması için tavsiye edilmiştir. Yezidîler “burada ayakta işemek haramdır” diyerek keskin bir sınır koymaktadırlar. Bir açıdan güzel ve doğru olsa da, oturarak idrarını yapamayanlar için ayakta idrara izin vererek kolaylık tanıyan İslamiyetin güzelliğinden insanları mahrum etmekte ve tabilerini zorlamaktadır.]

Ayrıca, tanrımız olan Şeytan’ın adını ya da onu anımsatan Kitan, Şar, Şat gibi adları ya da Mel’un, […] na’l gibi sözcükleri ağza almak yasaktır.

[Metinde geçen “Tanrımız olan Şeytan” ifadesini de önceki izahlarda işlediğimiz üzere iki yönlü ele alabiliyoruz. Ek bir izaha gerek bulunmuyor.

Metinde geçen “Şeytan’ın adını ya da onu anımsatan Kitan, Şar, Şat gibi adları ya da Mel’un, […] na’l gibi sözcükleri ağza almak yasaktır” ifadesi, Yahudilikteki Yehova’nın adını anmanın yasaklanmasına nazire tarzındadır. Yehova, “Ya Hüve” (Ey O!) manasında olmakla Yüce Yaratıcı’nın Mutlak, Sonsuz, Sınırsız ve Ekber oluşunu ifade eder. Bundan dolayı Onun Zâtını yansıtmayan isimleriyle de Ona seslenilemez, manasında Yahudilikte On Emir ile “Yehova’nın ismini gereksiz yere anma yasağı” konulmuştur. Yezidî metin bu noktada Azazil isimli İblis’e, insan aklı ve duyularının doğrudan muhatap olamayacağı Zât-ı Mutlak makamı vermekte ve onu putlaştırmaktadır. Bu durum metnin başındaki “Allah’ın yaratıcı Tanrı oluşuyla” taban tabana zıt bir durumdur. Bu tarz metin içi çelişkiler, metnin sun’iliğinin delili olmaktadır.]

Önce […] bizim dinimize, putataparlık dediler ve Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve İranlılar dinimizden uzak durdular. Kral Ahab ile Amran, bizdendi; öyle ki, bizim Pirbubdiye adlandırdığımız Ahab, Beelzebub’un Tanrısı’ndan yardım dilerdi.

[İranlıların, putataparlık olarak gördükleri Yezidîlikten uzak durmaları, Mecusiliğin de putperestliği reddettiğini ve kökeninde semavi bir din oluşunu ifade ediyor.

Ayrıca metinde ismi geçen Kral Ahab, İsrailoğulların krallarından biridir. Omri’nin oğludur. Yezidîler, Omri’yi “Amran” diye adlandırmaktadırlar. Mushafa Reş’in bildirdiği Beelzebub, şeytan demektir. Beelzebub’un Tanrısı, bütün mahlukatın yaratıcısı olan Allah’tır. Metinde Ahab ve Amran’ın kendilerinden olduğuna delil olarak “Ahab, Beelzebub’un Tanrısı’ndan yardım dilerdi.” denilmesi saçma ve tutarsız bir iddiadır. Çünkü Ahab ve babası Omri döneminde İsrail halkı, hak din üzere bir yönetimde bulunuyorlardı. Duaları da Yehova’ya idi. Yehova ise Beelzebub denilen şeytanın da, Hz. Âdem’in (AS) de, İbrahim-İshak-Yakub-Yusuf-Musa-Harun-Davud ve Süleyman peygamberlerin de yaratıcısıdır. Bu çerçevede bu Yezidî çıkarım ve algı tutarsız bir iddiadır. ]

Bizim Babil’de BaktiNossor (Nebukadnezzar) adlı kralımız vardı; İran’da Ahasuerus, İstanbul’da Agrikalus da bizdendi.

[Burada da görüldüğü üzere bazı azınlık gruplar kendi halklarını ikna etmek veya aldatmak için dünyaca meşhur ve muktedir kişilerin de gizliden gizliye kendilerinden olduğunu iddia ederler. Bu şekilde takipçilerini bir arada tutmak veya sayılarını korumak ve artırmak isterler. Oysa hakikatte böyle bir durum söz konusu değildir. İran’daki Ahasuerus denilen Kserkses, Ahameniş devleti krallarından ikisinin ismidir. Kserkses I, M.Ö. 486-465 yılları arasında, Kserkses II ise M.Ö. 424 yılında Ahameniş iktidarında bulunmuştur. Orta doğu toplumları, din ve dünya algısında genelde krallarını takip ettiklerinden eğer I. Kserkses 21 yıllık iktidarında Yezidî dinine girmiş olsaydı, dinini ilan eder, halkında da bu din ya gönül rızasıyla veya zorla yayılırdı. Fakat böyle bir durum söz konusu değildir. Bilakis semavi kökenli Zerdüşt dini İran’da yayılmış ve İranlılar da Yezidîleri putperest sayıp Mushafa Reş’te ifade edildiği üzere, ondan uzak durmuşlardır. Eğer Yezidîlik, İslam ve Hıristiyanlık öncesi döneme kökü dayanan bir beşeri din ise… Fakat Mushafa Reş’in yapısı buna izin vermemektedir. ]

Gök ve yer olmadan Tanrı, suların üzerinde bir teknenin içindeydi. Sonra, yaratmış olduğu İnci’ye kızdı, onu başından attı; incinin kırılmasından dağlar, çınlamasından kum tepeleri, dumanından da gökler meydana geldi.

[“İnci’ye kızdı” ifadesi mantıksız ve saçma bir iddiadır. Çünkü bir zâtı kızdırmanın yolu, ona muhalefet etme ve onu gazaplandıracak fiilleri yapmak demektir. İnci, cansız ve iradesiz olduğundan bir incinin bir zâtı kızdırması tutarsız bir iddiadır. Ayrıca Beyaz İnci, Nûr-u Muhammedî gibi bir hakikatin sembolü ise, durum daha ötede imkânsız olur. Çünkü hakikatler, Hakk’a tabidir. Bir kimse ve nesne Hakk’a tabi ve müteveccih olduğu sürece, Cenab-ı Hakk’ın rızasına mazhardır. Allah ise razı olduğuna gazaplanmaz. Bu boyutta da “İnci’ye kızdı” iddiası manasız bir iddiadır.

Metinde geçen “Dumandan gökler meydana geldi” iddiası, Kur’andan alınmıştır. “Sonra göğe döndü, gök ise bir duman halindeydi”[21] âyetinde geçtiği üzere…]

Sonra Tanrı, göğe çıktı ve gökleri yoğunlaştırdı; ve onları, altlarına destek koymadan yerleştirdi, ve yer yüzünü her yanından çevirdi. Sonra ellerine kalemi aldı, ve tüm yaratıklarının adlarının listesini çıkardı.

[“Gökleri yoğunlaştırdı; ve onları, altlarına destek koymadan yerleştirdi” ifadesi Kur’andan muktebestir. Lokman suresi 10’da “Halaka’s-semavati bigayri amedin teravhena…” (Allah, gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yarattı ve ayakta tuttu) denilmektedir.

“Sonra ellerine kalemi aldı” kısmı da Kur’andan alıntıdır. “Nûn, Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki!”[22] ve “Biz İmam-ı Mübin’de her şeyi tek tek saydık”[23] ayetlerinde gördüğümüz üzere…]

Kendi özünden ve nurundan altı tanrı yarattı ki bunların yaratılması, bir lambanın başka bir yanan lambadan yakılması gibiydi. Sonra Birinci Tanrı, İkinci Tanrı’ya dedi ki: “Ben göğü yarattım; sen oraya çık, ve bir şeyler yarat.” Ve o göğe çıktığı zaman güneş var oldu. Kendisinden sonra Tanrı’ya, “Çık” dedi ve ay yaratıldı. Ve ondan sonraki Tanrı, gökleri harekete geçirdi; ve ondan sonraki Tanrı, yıldızları yarattı ve ondan sonra gelen tanrı, el-Kuragh’ı yani Sabah Yıldızı’nı[24] yarattı; her şey böyle yaratıldı.”[25]

[Kendi nurundan 6 tanrı yarattı iddiası, tevhidi kavrayamayan ve bilemeyen felsefecilerin “Ukul-u Aşere” (On Akıl) teorisiyle benzeşmektedir. İslam Ansiklopedisi konuyu şöyle izah eder: “Fârâbî ve İbn Sînâ gibi Meşşâî filozofları İslâm’daki yoktan ve hiçten yaratma ilkesini mantıkî açıdan izahta güçlük çektikleri için tanrı-varlık ilişkisini yani kâinatın meydana gelişini “kozmolojik akıllar nazariyesi” (el-ukūlü’l-aşere) denen ve kaynağını Yeni Eflâtunculuk’tan alan bir teoriyle açıklamışlardır. Ayrıca, Aristo’dan beri devam eden bir anlayışa göre, “Birden ancak bir çıkar, yani bir olan Tanrı’dan ancak bir varlık çıkar; birden fazla varlığın çıkması Tanrı’nın zâtında çokluk bulunduğuna delâlet eder” şeklindeki ön yargıdan hareket eden bu filozoflar, varlık mertebelerinde Tanrı ile madde arasına gayri maddî birtakım “mutavassıtlar” koyarak bunlara akıl adını vermişler ve onlara üstün ilâhî varlıklar gözüyle bakmışlardır. Buna göre Allah’tan feyiz ve sudûr yoluyla meydana gelen ilk varlık “ilk akıl”dır. Bu ilk akıl her ne kadar sayı bakımından bir ise de kendinde araz olarak bir, çokluk vardır. Çünkü o özü itibariyle mümkün, ilk olması itibariyle de zorunlu (vâcip) bir varlıktır. Bu sebeple gayri maddî olan ilk akıl hem kendi varlığını hem de Allah’ı bilir, yani şuurlu bir varlıktır. İlk aklın Allah’a nisbetle mümkün varlık olması ve kendini düşünmesi sonucunda ondan ikinci akıl, birinci gök (el-felekü’l-a‘lâ) ve bu feleğin nefsi meydana gelir. Buna göre ilk aklın bu iki yönlü fonksiyonu âlemdeki çokluğun sebebidir. İkinci akıldan üçüncü akıl ve ikinci felek (sabit yıldızlar) ile onun nefsi meydana gelir. Bu sistemle her akıldan bir başka akıl, bir felek ve onun nefsi çıkarak bu mutavassıtlar onuncu akılda son bulur.”[26]

Mushafa Reş’in bu kısmnında bahsedilen yaratma sıralaması ve yaratıcıların çokluğu ile metnin başındaki yaratılış sırası ve Yaratıcı’nın Tekliği ile uyuşmamaktadır. Mushafa Reş’in başında “Ondan sonra Tanrı, yedi göğü, yeryüzünü ve güneşi ve ayı yarattı […] İnsanı, kuşları ve tüm hayvanları yarattı” denilmekte ve yaratıcılık sadece Allah’a mahsus gösterilmekte, daha önce Tanrı’nın yarattığından bahsettiği başta Azazil olmak üzere Dardail, Nurail, Cebrail, İsrafil, Azrail, Şemmail isimli meleklerin yaratıcılıkta etkilerinin olmadığı gösterilmektedir. Mushafa Reş’in bu son kısmı, sonradan Yunan Felsefesine dair kitaplar Abbasi halifesi Me’mun tarafından Arapça’ya tercüme edildikten ve İslam dünyasına yayıldıktan sonra metne dahil edilmiş olarak görünmektedir.]

Bu inceleme ve metin eleştirisinin de gösterdiği üzere Yezidîlik sahte bir din ve Mushafa Reş ise uydurma bir metindir. Benzer durumu bir tarikat olarak ortaya çıkan ve insanların itikadını da bozan Hıristiyan kökenli Mormon Tarikatı’nda da görebiliyoruz. Mormonların din kitabında şu cümleler geçmektedir:

“28. Soru: Tanrı nedir?

-Bir bedeni ve kol ve bacakları bulunan zeki ve maddi bir varlıktır.

38. Soru: Tutkuları var mıdır?

- Evet, yer, içer, nefret eder, sever.

44. Soru: Aynı anda birçok yerde birden bulunabilir mi?

-Hayır.”[27]

Mormon Tarikatı hakkında tarihi kökenlerini de ortaya koyan detaylı bir inceleme müdakkik fikir, ilim, hikmet ve irfan adamı Rene Guenon tarafından yapılmış ve “Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar” kitabında beyan edilmiştir. Geunon’un izahları ve Mushafa Reş’e dair yaptığımız bu inceleme ,semavi kökenli olmayan metinlerin sembolizmden, gaybî dilden, metafizik ve kutsallık algısından uzaklığını göstermektedir. Buna mukabil bütün semavi metinler, aynı Söz Sahibi’nin farklı zamanlarda ve toplumlardaki peygamberler vasıtasıyla insanlara aktarılan, hepsinde de aynı kutsal “müteşâbih” (sembolik) dilin hâkim olduğu metinlerdir. Ki, insanı hem akıl hem kalb hem ruh ve hatta nefs ve hevâsından yakalayarak insanı evrenselliğe, metafizik algı ve idrake yükselten bir dil sahibidirler. Makalede çok sayıda örnekte gösterdiğimiz üzere…

[1] Bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/265-266.

[2] Bkz. İbn-i Arabi, Istılahatu's-Sufiyye, 22.

[3] Bkz: el-Fikru's-Sufi ınde Abdülkerim Cilî, 86.

[4] Bkz. Abdülkadir-i Geylani, Füyuzat-ı Rabbaniye, Şerife Kasidesi.

[5] B. Said Nursi, Sözler, Lemeat, Tevhidin İki Bürhan-ı Muazzamı.

[6] Muhyiddin-i Arabî, Harflerin Esrarı, s.104.

[7] Bkz. İdris Peygamberin İki Kitabı, s. 42. İdris peygamberin kitabında Azazil’in şerli mahiyeti hakkında şöyle bir cümle geçer: “Sonra İdris, ilerleyerek Azazil’e dedi: ‘Sen, selamet elde edemeyeceksin. Senin hakkında büyük bir hüküm verildi. O, seni bağlayacak. İnsanların oğullarına açıkladığın her küfür, zulüm ve günah edimi ile öğrettiğin zulüm yüzünden asla rahatlama, merhamet ve bağışlanma bulamayacaksın.’” (a.g.e., s.54) Kitapta ifade edildiği üzere Hz. İdris (AS), Azazil’e bu sözü Allah’ın emri ile söylemektedir.

[8] Buradaki Ebu Bekir’den kasıt, İslam’ın ilk halifesi Ebu Bekr-i Sıddık mı yoksa kendi değer verdikleri bir insan mı meçhuldür.

[9] Sad suresi, 82.

[10] Cennet’in Girişi, anlamına da gelmektedir.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 10. Söz.

[12] Saffat suresi, 7; Mülk suresi, 5 ve diğerleri…

[13] Bk. İbn Hibbân, Sahîh, thk. Şuayb Arnavut, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1993, c. I, s. 76, nr. 79; Taberî, Kurtubî, İbn Kesir, Ayete’l-Kürsî tefsiri; Beyhaki, Esma ve’s-Sıfat, h. no:861, 862; Kenzu’l-Ummal, h. no:44158.

[14] Paul CARUS, Buda’nın Öğretisi, Gerçek Sözleri, Metteyya Bölümü, s.300-301.

[15] Tövbe suresi, 128.

[16] M. Siraç BİLGİN, Gathalar, Doz yayınları, s.103-105.

[17] Bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, I, 158-160, 169; Sa‘lebî, s. 21.

[18] Mesela Enbiya suresi, 7…

[19] Tahrim suresi, 1.

[20] Âl-i İmran suresi, 93.

[21] Fussilet suresi, 11.

[22] Kalem suresi, 1.

[23] Yasin suresi, 12.

[24] Venüs gezegenine işaret ediyor.

[25] Hallac-ı Mansur, Tavâsin, Yaşar Günenç Çevirisi, s. 78-81. Yaşar Günenç, Tavasin kitabı tercümesinin sonuna bu ek metinleri eklemiştir, asıl Tavasin metninde bu kısımlar bulunmamaktadır.

[26] Süleyman Hayri Bolay, TDV İslam Ansiklopedisi, c.2, s.238-242.

[27] Rene Guenon, Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar, s. 142

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.