İlhâmın Hakikati, Mâhiyeti ve Hikmeti

İlham-ı İlâhî, Mütekellim isminin Ehadiyet boyutunda Allah’ın makbul kullarında bir tecellisidir. İlhamın kendi içinde mertebeleri bulunur. Allah’a en yakın melekler olan Kerrubiyyûndan avam melaikelere kadar her tabaka melaikede, insanlardan evliya olanlardan avam seviyedeki insanlara kadar her bir insanda, hatta hayvanların sevk ve idaresinde görünen çeşitlerine kadar dar ve geniş yelpazede ilham tecellileri bulunmaktadır. İlhamın en ulvîsi, Kelam-ı İlâhinin içerdiği gizli manaların şerhi ve izahı mahiyetinde olan kısmıdır. Bu tarz ilhamlar, mukaddes kitapların yine bizzat Kelâmın Sahibi tarafından tefsiri demektir.

İlhamın hakikati, kul ile Rabbi arasındaki kopukluğu gidermek, mümin kulun hayatını İlâhî emir ve tavsiyeler eşliğinde sevk ve idare etmektir. Ki bu sevk ve idareye Kur’ânî terminolojide “velâyet” adı verilmektedir. Enfüsî ve âfâki iki tağut olan ve insanı sırat-ı müstakimden dışarı taşırtan ve çıkartan “enâniyet” ve “tabiat” tan yüz çevirerek sıdk ve ihlas ile, Allah’ın ipi olan Kur’an’a yapışarak “zulümâttan nura çıkan”[1] her bir mümin Allah’ın velayeti altındaki hakiki bir velisidir. Hz. Yusuf’un (AS) kendi hayatında okuduğu üzere böyle bir müminin hayatını idare eden Veliyy-i Zü’l-Cemal olan Allah’tır.[2] Bu çerçevede hakiki bir mümin ile Rabbi arasında kopmaz bir zincir mahiyetinde ilhamî ve saire bağlar bulunmaktadır.

İlhamın tebarüz şekillerini ihata hakikati ve Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın isimleri sistematiği çerçevesinde ele alırsak, ilhamın bir çeşidi olan tuluat, güneşin doğuşu manasında olmasıyla Evvel ismine ma’kestir. Zuhurât, bariz şekilde güneşin tepedeki hali manasında Zâhir ismine mazhardır. Sünuhat, yerin bâtınında saklı ve gizli suların artezyen vurularak yüzeye çıkarılması şeklindeki teşbihî manasıyla kalîb-i kalbden fışkıran feyz-i Kur’anı ifade etmesiyle Bâtın ismine mazhardır. Huturât ve ihtârât ise, Âhir ismine mazhardırlar ki bu noktaya işaret sadedinde Hz. Peygamber (SAV) ism-i Âhir’e mazhar olan Cennet[3] hakkında “ Fîha mâ lâ aynun raet, ve lâ üzünün semiat, ve lâ hatara alâ kalbi beşer” (Ebedî Cennet’te hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin kalbine hutûr etmeyen nimetler vardır.) der.[4]

Bu çerçevede ilham-ı İlâhî tuluat, huturat, ihtarat, zuhurat ve sünuhat nurlarından mürekkep bir ziyadır. Hakiki bir mümin ile Rabbi arasında kudsî bir mükâleme-i kalbî, ulvi bir musâhabe-i rûhî ve nurlu bir muhâvere-i aklîdir.

İlhâmın Mâhiyeti ve Hikmeti

İlhamın mahiyeti ve lüzumu konusunda Kur’an ve hadisleri bütüncül bir şekilde ele alarak orijinal tespitler yapan âlimlerden birisi Bediüzzaman Said Nursi’dir. Kendisi insanlığın ilim ve irfan yolculuğunda ilhamın hayatî fonksiyonunu şöyle tespit eder:

“Mârifet-i Sâni denilen kemâlât arşına uzanan mi’racların usulü dörttür.

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sufiyenin (sûfî muhakkiklerin) minhacıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî mütekellimîn (kelam âlimlerinin) tarîkidir.

Bu iki asıl, çendan ( her ne kadar) Kur'ân'dan teşâub etmişlerdir ( şubelenmişlerdir). Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği (boşalttığı) için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masun kalmamışlar.

Üçüncüsü: Şübehat-âlûd (şüphelerle bulaşık) hükemâ mesleğidir.

Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli (şümullüsü) olan mirac-ı Kur'ânîdir.

Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, tâlim, tasfiye, nazar-ı fikrî.[5]

[Dikkat edilirse, muhakkıkîn-i sûfiyenin kemalat arşına urûcu için vesile, “tasfiye” dir. Mütekellimînin vesilesi, “nazar-ı fikrî” dir. Hükemânın vesilesi, “ta’lim” dir. Kur’anın minhacının vesilesi ise, “ilhâm” dır. Bediüzzaman, Ta’likat isimli mantık ilmine dair eserinde ilhâm yolunun umuma teşmil edilemeyeceğinden dolayı en şâmil yolun mütekellimînin kullandıkları “nazar-ı fikrî” olduğunu ifade eder.[6] Sonraki süreçte kelâm ve tasavvuf yollarının çetrefilli oluşuna ve aslen Kur’anî olsa da sonra birebir Kur’ânî olmaktan uzaklaştıklarına dair yukarıdaki tespitleri Nokta Risalesi’nde yapar. Kur’anı Sahib-i Kur’anın kasdettiği manada hakkıyla anlamanın, murad-ı İlâhiyeye vasıl bir tefsir ve hakikat yolu açmanın tek çaresinin ilhama mazhar olmak olduğunu görerek kendisi bu cihete yönelir. Kalbin ve ruhun ilhama mazhariyeti için gerekli manevi ve maddi şartlara göre hayatını dizayn eder. İnsan eli değmemiş, fıtratla bütünleşik yapıdaki dağ zirvelerinde ve inzivagâhlarda ilham esintilerini kovalar. Kendisi deha derecesinde bir tefekkür, tahkik ve tedkik ehli olmasına rağmen[7] “Bende zikir ciheti ve zikir manası fikre galebe ettiğinden…”[8] diyecek derecede küllî bir zikri hayatına geçirir. Ki zikr-i küllinin insanda “inkişaf-ı kalbî” ve “inbisat-ı ruhî” ye vesile, ilhamın zuhuratına, sünuhatına ve tuluatına[9] kişiyi eriştirecek mahiyette birer vasıta olduğu bütün enbiyalar ve evliyaların tecrübeleri ile sabittir. Bu çerçevede denilebilir ki vahy-i İlahinin en sağlıklı tefsiri yine vahye dayanan sahih hadisler ve sünnet-i nebeviye ve akabinde de çeşit çeşit kudsî ve nurlu İlâhî ilhamlar ve hads-i sâdıklardır.]

İlhamın halife-i rûy-i zemin olma istidadında yaratılan ve namütenahi mutlak fakr ve ihtiyacından ötürü namütenahi tesellilere muhtaç insanlık açısından gerekliliğine ve mahiyetine dair yönleri Bediüzzaman şöyle ifade eder:

“Sonra, (o kâinat seyyahı) ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.

Birincisi: Teveddüd-ü İlâhî denilen kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezasıdır.

İkincisi: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.

[Dikkat edilirse ilk nurda, “Vedûdiyet”; ikinci nurda “Rahîmiyet” hakikatlerinin gereği olarak ilhamın kendini gösterdiği tespit ediliyor. Bu iki fiil, Vedûd ve Rahîm isimlerine dayanır. Bediüzzaman’ın 32. Söz’ün 3. Mevkıfı’nda ifade ettiği üzere Vedûd ve Rahîm isimleri, Cemîl ismini oluştururlar ve bu çerçevede cemal sıfatının iki ziyaı vedûdiyet[10] ve rahîmiyettir. Bediüzzaman Cemîl-Vedûd ve Rahîm isimleri arasındaki bu ilişkiyi Yusuf suresinden tespit eder. Şefkat bahsi olan 8. Mektub’da da bu ilişkilerin izahını yapar. Cemâl hakikatinin aynası olan Hz. Yusuf’a (AS) karşı Züleyha’nın aşkında Vedûd ismini, Hz. Yakub’un (AS) oğlu Yusuf’a karşı şefkatinde Rahîm ismini, bu hakikatleri ve münasebet ağlarını okur ve gösterir. Bu çerçevede diyebiliriz ki ilham hakikati,

  • Cemal hakikatine ve makam-ı Yûsuf’a (AS) mazhar,
  • İzzet-i ilmiyeyi “istiğna” ve “takva” ile,
  • Sıddîkiyet-i hakikati “tefani-i uhuvvet”, “fenâ fillah” ve “tesanüd” ile kendinde sergileyen “Azîz ve Sıddîk” kişilerde tahakkuk edebilen bir nurdur.

Hem Hz. Yusuf (AS) gibi enfüsî meşreb sahibi, hakikat âşığı ve hak müştakı kişilerin,

  • “Süm’a” (desinler) hastalığını aşmalarının,
  • Enâniyetleriyle savaşmalarının mükâfatı ilham olduğu gibi;

Kâinatta kendini yapayalnız hisseden içe dönük karakterli hakikat âşıklarının ve sosyal hayattan nefret edip içine dönen ve dönmeye çalışan dışadönük şahsiyetlerin,

  • Ruhlarının teskini ve
  • Kalplerinin tatmin için İlâhî bir teselli ve en şifalı bir ilaçtır. ]

Üçüncüsü: Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdatlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhâmî kavillerle de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.

Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi malikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hafîzını bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarurî ve vâcip bir muktezasıdır diye anladı.”[11]

[Kulun fıtratının zaruri ve yaratılışının mecburi neticesi olan acz-i zâtî ve fakr-ı zâtîsinin, hem bu acz ve fakrdan neş’et eden maziye dair hüzn-ü elîmi ve müstakbele dair havf-ı müdhişinin teskini ve tesellisinin temini için ilham fıtraten olması gereken bir netice ve zaruri bir ihtiyaçtır. Aksi takdirde insan mahlukat içinde Rabbini bulmaya ve bilmeye en muhtaç ve saadeti için buna erişmeye mecbur iken, Rabbinin varlığını hissetme ve her an Onun kendi yanında olduğunu bilme konusunda en mahrum mahluk ve mevcud seviyesine düşer. Arılar, hakikat noktasında insandan istidadça daha düşük olmalarına rağmen, aldıkları vahyin halaveti içinde Rabb-i Mütekellimlerinin varlığını hissetmeleriyle, Allah ile irtibatları noktasında ilhamsız bir insandan daha üst bir konuma çıkmış olacaktır. Bu fıtrî tenakuz nâmümkün olduğundan hikmet-i İlahiye çerçevesinde insanın, o insan fark etse ve etmese dahi sürekli ilham sinyalleri alan bir hayatı yaşaması gerekmekte ve yaşamaktadır.

  • İçgüdü” şeklinde bilim ehlinin,
  • “İçine doğma” şeklinde şairlerin, ozanların, hatiplerin ve edebiyat erbabının,
  • “İçimden bir ses diyor ki” şeklinde insanlığın genelinin ifade ettiği ve bizzat yaşadığı hakikat, ilham hakikatidir.

Bu enfüsi ses sahibinin kim olduğunu, kişinin kiminle o an muhatap olduğunu enfüsî tefekkürle fark eden ârif ve âlim zâtlar, hayatlarına yön vermeye çalışan müstebid heva-yı nefsinin ve meftun (saplantılı) enâniyetinin seslerine kulaklarını tıkayıp kalp kulağına üflenen bu ışıtıcı ve haramdan koruyucu kudsi sözler ve manalara ve Sahibine kulak vermişlerdir. Bu hal, yaratılışın en temel meselesi olan Ulûhiyete iman ve Rubûbiyete teslimiyet hakikatlerinin gereği, İlahî şefkatin ve Rabbâni merhametin neticesi ve murâdıdır. Ayrıca bir şuur sahibini en çok mutmain eden ve onu en muazzam şekilde teskin eden hadise kendisinin her haliyle bilindiğinin, bütün duygularıyla anlaşıldığının, kendisinin acılarına şefkat ve ihtiyaçlarına merhamet edildiğinin göstergesi olan dostça bir sohbet ve ahbapça bir mükâlemedir. İlham da tam manasıyla budur. Bu çerçevede ilham, duyulmaya muhtaç ve duyulmak isteyen bir kulun duyulduğunun ve sesine cevap verildiğinin bir göstergesi, perişan halinin görülmesini isteyen ve kendisine şefkat ve merhamet edilmesini bekleyen bir kulun görüldüğünün ve kendisine merhamet edildiğinin bir ispatıdır.]

Bu çerçevede Bediüzzaman ilham hakikatinin en temel yönü olan Allah’ın varlık ve birliğine delil olması hususiyetini şöyle izah eder:

“Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin faraza şuuru ve hayatı olsaydı[12] ve o halde, ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı, o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması; ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerrelerle her birinin kàbiliyetine göre konuşması[13]; ve onların hâcâtına cevap vermesi; ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi; ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması; ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahemet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi, aynen öyle de: ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemâl Hâlık-ı Zîşanı olan Şems-i Sermedînin mükâlemesi dahi onun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhit olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitap bir hitaba mâni olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bi’l-ittifak o Şems-i Ezelînin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine[14] delâlet ve şehadet ettiklerini ayne’l-yakîne yakın bir ilme’l-yakînle bildi.”[15]

[ Dikkat edilirse Üstad Bediüzzaman, ilhama dair bir alt yapı mahiyetinde bazı bilgileri “ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemâl Hâlık-ı Zîşanı” ifadeleriyle veriyor.

“Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı” tabiri kişinin,

*Maziden müstakbele, ezelden ebede kadar bir ufuk içinde İlâhî tecelliyata muhatap olacak bir seviyeye yükselmesi gerektiğini,

*Kendisini haşmetli ve celalli bu İlâhî saltanatın mutî bir askeri olacak şekilde hakka teslim etmesi şartını,

*Geçmişin hüzünleri ve geleceğin korkularından kurtulması lüzumunu ifade ediyor.

Yani bir kişi ehl-i ilham olmak istiyorsa, zamandan muallâ olan Zât-ı Zü’l-Celal’in ezeliyetine kalbini “aşk” ile ve ebediyetine ruhunu “şevk” ile odaklamak zorundadır.

Bütün mevcudatın Zülcemâl Hâlık-ı Zîşanı” tabiri ise,

* Enfüs ve âfâk boyutunda, mikro ve makro âlemlerde İlâhî icadı ve kudret tecellilerini görmek,

* Mekandan münezzehiyet hakikati içinde Halık-ı Zü’l-Cemâl’e yönelmek,

* Yaratılışı, musibetiyle ve nimetiyle, tamamen İlâhî bir cemal tecellisi olarak okumak,

* Madde ve sebepler dünyasının karanlık perdelerinden sıyrılmak gerektiğine işaret ediyor.

Metnin devamındaki “Şems-i Sermedînin mükâlemesi” tabiri ise Cenab-ı Hakk ile muhatabiyette

  • “An” lık bir hayat algısından sıyrılmayı,
  • Ânî ve fâni zevk ve lezzetlerin tutkusundan kurtulmayı,
  • Maddî ve geçici hallerin etkisinden çıkmayı,
  • Bâki ve sermedî güneş gibi hakikatler ve bütün hakikatlerin sahibine odaklanmayı,
  • Zâhirden hakikate geçmeyi,
  • Tecellilerden yüzünü dönüp Zât-ı Bâki-i Sermedî’ye yönelmeyi,
  • Ânî ve fâni sevgi ve sevgililerin karanlık sohbet ve kelamlarından yüz çevirip Mahbub-u Bakî ve Vedûd-u Sermedî’nin aziz ve leziz, feyizli ve nurlu, ulvi ve kudsî sohbetine tâlib ve rağbetkâr olmayı birer şart olarak ifade ve ima ediyor.]

[1] Bakara suresi, 256-257.

[2] Yûsuf suresi, 101.

[3] Hilkat hakikati noktasından bakılırsa, âlem-i ervah, ism-i Evvel’e; âlem-i Ahiret, ebedî Cennet ve daimî Cehennem, ism-i Ahir’e; âlem-i şehâdet ve âlem-i mülk, ism-i Zâhir’e; âlem-i gayb ve âlem-i melekût ise, ism-i Bâtın’a mazhardır. Bu boyutuyla Halık, Hakk ve Hakîm isimleri bütün yaratılış âlemlerini ihata ederler.

[4] Müslim, Sahih’inde Sehl bin Sa’d’dan (RA) rivayet etmiştir. Aynı hadisi Ebu Hureyre Hz.leri (RA) rivayet etmiştir. Her iki rivayette de hadisin Secde suresi 17. âyetin tefsiri olduğu belirtilmiştir. Hadisteki “hutur” konusu, normal manasında “Daha önceden bilinen bir şeyin zihne tekrar gelmesi” manasında bir hatırlama olamaz. Çünkü Cennet ebedî nimetler âlemidir. Dünya ise fâni nimetler diyarıdır. İnsanın dünyevi bilgisi, fâni nesnelere dair bilgilerden müteşekkil olduğundan Cennet’teki nimetleri hatırlaması mümkün değildir. Ayrıca hatırlamak için daha önceden o nimetleri fiziksel manada yaşamak gereklidir. Oysa Cennet, insanın ilk fiziksel ebediyet âlemidir. Bu çerçevede hadisteki “hatara” fiili ilhamın bir çeşidi olan “huturât” ı bildirmekte, algılanan merkezin de “kalb” olduğu bilgisini vermektedir. Aynı zamanda hadis-i şerif Ahiret, ism-i Âhir ve “hutur” bağlantısına da telmihte bulunmaktadır.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Nokta Risalesi, 3. Bürhan.

[6] Bediüzzaman Said Nursi, Ta’likat, Niyazi Beki tercümesi, s. 21.

[7] Ta’likat, Kızıl Îcaz ve Muhakemât’ın şahitliği üzere…

[8] Bediüzzaman Said Nursi, Osmanlıca Şualar, 7. Şua, Mukaddime, İkinci Vartadan Çare-i Necat, İkinci Mesele.

[9] Herkes böyle bir ilham iddiasında bulunabileceğinden elbette bu tarz iddialara dair turnusol kağıdı mahiyetinde âyetin işaretiyle “mülhemûn” ve hadisin ifadesiyle “muhaddesûn” zatların,

  • “Hakka ve hakikate hizmet” şevk ve gayreti içinde bir hayat yaşamaları,
  • “Sıddîkiyet, muhlisiyet ve muhlasiyet” seviyesinde bir sıdk ve ihlas seviyesine mazhariyetleri,
  • “Müttaki ve etka, sâlih ve râşid” seviyesinde bir takva, salahat ve rüşdü hayatlarında sergilemeleri gibi,

zaruri özellikler taşımaları gerekir ki, aldıkları ilham hakikat görünümlü İblisî bir aldatma olmasın. Şems suresinin 8. âyetinde sarih bir şekilde bildirdiği üzere, İblîs de ilham edebilir.

[10] Vedûdiyet hakkında Bediüzzaman şöyle ders: “İsm-i Vedûdun cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî…” (Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 30. Lem’a, 3. Nükte olan ism-i Hakem Bahsi, 5. Nokta, 2. Mesele) Yani vedûdiyet, bir zâtı onu tanıyarak sevmektir. Muhabbet ise, bir zâtı veya nesneyi tanımadan sadece güzel olduğu için sevmektir. Bu cihetten hakiki ve köklü, tam ve gözleri açık sevgi, vedûdiyettir. Vedûdiyetin “taarrüf” boyutuna hizmet noktasında ilham mühim bir fonksiyon görür. Çünkü ilham, Rabbini kesbî marifetullah ile tanıyarak seven bir ârif-i billahın, vehbî marifetullah ile Rabbi hakkındaki marifetini tam ve meveddetini kemal seviyeye çıkarmak gayelidir.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 7. Şua, 1. Makam, 14-15. Mertebe (Vahiy ve İlham hakkında).

[12] Dikkat! İlham, vücud-u İlahînin değil, hayat-ı İlâhiyenin bir tecellisi ve eseridir. Kelam ulemasının “vücub-u vücud” bahsinde bütün enerjilerini tüketmeleri hayat-ı İlâhiyenin hakikati, sırları ve nurlarını tespit ve teşhis noktasına geçmelerine müsaade etmiyor. İlahiyat camiasında ve medreselerde görüldüğü üzere… Bu zihnî ve hissî engelden dolayı, vahiy ve ilham gibi bedihî ve zahir ve sürekli tahakkuk eden bir “sevk-i İlahi” konusunda İlâhiyat ve hatta bazı medrese ehli tereddüde düşebiliyorlar. İlahiyat camiasının bir kısmı ise vahyi inkâr etmeye cesaret edemediği için, hakkında kesin hüküm yok zannıyla, ilham hakikatini rahatça reddedebiliyorlar. Oysa Şems suresindeki âyetin bildirdiği üzere ilham bütün çeşitleriyle mevcud, sabit bir hakikattir.

[13] İlham, temsilde de ifade edildiği üzere, hususîdir ve muhatabının şahsî istidadı ve kabiliyetine göredir. Bir açıdan Hakiki Güneş’in, aynadaki güneş tecellisi üzerinden ayna ile konuşmasıdır. Vahiy ise, güneşin ışığıyla aydınlattığı bütün nesneler ve canlılar çapınca veya daha ötesi boyutta bir kelam-ı İlahidir. Aynanın doğrudan Gökteki Güneş ile muhatap olması ve “muhatab-ı Samedânî makamı” na çıkmasının eseridir. İlham ile vahiy arasında “bir şey” ile “küll-ü şey” (her şey) kadar fark vardır. Kur’anî tabirle “Rabbî” (Benim terbiye edicim) ile “Rabbü külli şey” (En’am suresi, 164) (Her şeyi terbiye edici) arasındaki fark gibi…

[14] İlham, metinde de vurgulandığı üzere, “Ehadiyet” e; vahiy ise, “Sırr-ı Ehadiyet” e mazhariyettir. (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 29. Mektub, 9. Kısım, 7. Telvih) “Sırr-ı Ehadiyet” ise, Cenab-ı Hakk’ın külliyet-i nuraniyetle her şeye aynı anda müteveccih olması ve her şeye aynı anda hükmedecek bir irtibat-ı külliyeyi faaliyet-i Rububiyet içinde sergilemesidir. (Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, 1. Lem’a)

[15] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, 7. Şua, 1. Makam, 14-15. Mertebe.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum