Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Mülkten Melekuta Sırlanan Sadakat

​Âyine; benden bana baktıran bir yansıma.

Lakin bu yansıma, yalnızca şeffaf bir camın hüneri değildir. Bir camın sıradan bir madde olmaktan çıkıp, karşısındakini olduğu gibi gösteren bir hakikat aynasına dönüşmesi için en önemli ayrıntı, onun arkasını sırlayan iki element; Gümüş ve Alüminyum.

​İşte bu iki elementin mikroskobik serüveni, din ile fen ilimlerinin nasıl sarsılmaz bir imtizaç ve ittifak içinde olduğunu, laboratuvardan kalbe uzanan bir köprü...

​Fen der ki; bir yüzeyin ayna olabilmesi için ışığı emmemesi, yani bencilce kendine saklamaması gerekir. İşte gümüş (Ag) ve alüminyum (Al), maddenin en sadık zerreleridir.

​Gümüş (Ag); Yeryüzündeki tüm madenler içinde ışığı en yüksek oranda yansıtan elementtir. Gümüşün atomik yapısındaki serbest elektronlar, ışık fotonunu gördüğü an ona sahip çıkmaz, onu içine hapsedip boğmaz. Gümüşün bu itaati, aslında bir terk sanatıdır. Kendi renginden vazgeçtiği için, karşısındaki bütün renkleri en saf haliyle yansıtır. Altın veya bakır gibi bazı metaller ışığın bir kısmını yutup ona kendi rengini karıştırırken; gümüş, gelen ışığa “Bende hiçbir şey kalmasın, hepsi senin olsun” der.

Üstadım Said Nursi hazretlerinin ifadesiyle;

“Nasılki su, kendi zararına olarak incimad eder. Buz, buzun zararına temeyyu eder.” (Sözler, 530.sh)

“Hâl değişimi” ve fıtrî fedakarlık sırrı, aynanın arkasındaki zerrelerde de aynen tecelli eder. Su donup buz olduğunda veya buz eriyip su olduğunda kendi varlık formunu feda eder.

​Alüminyum (Al): Şeffaflığı âyineye çeviren gizli kahramandır. Onların camın arkasına ışığın sızabileceği tek bir boşluk bile bırakmadan, muazzam bir sadakatle kenetlenebilmesi için “vakum odaları” adı verilen, içindeki havanın ve tüm yabancı gazların tamamen boşaltıldığı maddesiz alanlara ihtiyaç vardır. Çünkü normal odadaki hava molekülleri bu zerrelerin yolunu keser, sadakatini lekeler ve oksitlenip matlaşmalarına sebep olur. Alüminyum, her türlü dış etkenden arındırılmış bu özel odada, camın arkasına atom atom dizildiğinde tek bir gedik bile bırakmaz. Üstelik alüminyum, sadece gözümüzün gördüğü ışığı değil; gözle görülmeyen, enerjisi çok daha yüksek olan morötesi ışınları bile yansıtır. O, aynanın arkasındaki “sır” tabakasını oluştururken aslında şunu fısıldar: “Ben bir perdeyim; ama asıl maksadım arkamı değil, senin hakikatini sana göstermektir.”

​Sırlanma, fıtratı gereği sadakat ister. Gümüşün bu “sadık emanetçi” vasfı, Sünnet-i Seniyye’de de karşılığını bulur. Efendimiz (sav), gümüşü bir zinetten öte, bir “mühür” olarak seçmiştir:

İbn Ömer (r.a.) şöyle der: Peygamber (s.a.s.) altın bir yüzük edindi. Sonra onu bıraktı. Bilahere gümüşten bir yüzük edindi ve onun üzerine “Muhammedûrresulullah” nakşettirdi ve “Benim bu yüzüğümün nakşı üzerine kimse nakış yapmasın” buyurdular. Onu taktığı vakit, taşını avucunun içine çevirirdi. Muaykib (r.a.)`den rivayet edilen hadise göre Eriş kuyusuna düşen yüzük odur (Müslim, Libâs, 55).

Peygamber efendimiz, gümüş yüzüğü aynı zamanda mühür olarak kullanmıştır. Enes b. Mâlik şöyle der: Hz. Peygamber (s.a.s.), Kisra (Fars Imparatoru), Kayser (Rum Imparatoru) ve Necâşî (Habeşistan Kralı)`na, onları imana davet için mektup yazmak istedi. Kendisine, “Onlar mühürsüz mektup kabul etmezler” denilince gümüşten halka bir yüzük yaptırdı ve üzerine “Muhammedûrresulullah” cümlesini nakşettirdi (Müslim, Libâs, 58).

​Gümüş, üzerine kazınan o mukaddes ismi karartmadan taşıyan bir şehadetnamedir. Kur’an-ı Kerim’de

عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا

“Cennetliklerin üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süslenirler. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirir.”

Cennet ehlinin gümüş bileziklerle süslenmesi (İnsan Suresi, 21), bu madenin “nuru en saf haliyle yansıtma” kabiliyetinin ebedî bir nişanesidir.

Gümüşün ve camın bu dünyadaki vazifesi, aslında ebediyet yurdunun kapılarını aralar. Üstadım Said Nursi Hazretleri Muhâkemat eserinde Cennet kadehlerinin sırrını açarken, gümüş ile camın bu dünyadaki fıtri dostluğuna şöyle dikkat çeker:

​“Cennet’in evanileri şişe olmadığı gibi gümüş dahi değildir. Belki şişenin gümüşe olan mübayeneti bir istiare-i bedîanın karinesidir. Demek şişe şeffafiyetiyle, fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güya Cennet’in kadehlerini tasvir etmek için iki nümunedirler ki Sâni’-i Rahman bu âleme göndermiş. Tâ nefis ve mallarıyla Cennet’e müşteri olanların rağabatını tehyic ve iştihalarını açsın.” (Muhâkemat, 78.sh)

​İşte bir aynanın vücuda gelmesi, Cennet’teki o yüksek hakikatin bu dünyadaki küçük bir numunesidir. Sâni’-i Rahman, camın şeffaflığı ile gümüşün parlaklığını bu dünyada imtizaç ettirerek karşımıza bir ayna çıkarmıştır. Cam enaniyetini silip şeffaflaşırken, gümüş de kendi rengini terk edip parlaklaşır. Bu iki zıt maden vakum altında omuz omuza verdiğinde, fani gözlerimize Cennet kadehlerinin o hem içini gösteren hem dışını parlatan kudsî yapısından bir nümune fısıldar. Maddenin bu göz alıcı sadakati, ruhun ebediyete olan rağbetini coşturmak içindir.

“Hem nasılki aynanın iki yüzü arası kağıttan daha ince iken, halbuki ikisinin arasındaki fark ise, şark ve garb arası kadardır.” Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

​Fiziksel olarak gümüş tabakası bir kağıttan daha incedir; ancak o incecik mesafe, “Mülk” ile “Melekût” arasındaki devasa farktır.

​Mülk Yüzü olan fenni kısmı; Gümüş atomlarının elektron hareketleri, plazma frekansları ve yansıma kanunlarıdır.

​Melekût Yüzü; O zerrelerin, Hüve (هو) sırrındaki o dairesel “He” (ه) harfi gibi, sürekli bir devir ve zikirle Allah’ın birliğini ilan etmesidir.

​Din ve fen burada tam bir imtizaç içindedir. Fen, aynanın maddesini ve nasıl yansıttığını yazar; din ise o yansımanın arkasındaki Sani-i Zülcelal’i okur. Akıl fen gözüyle bakar, kalp din nuruyla tasdik eder. Maddenin en küçük parçası olan zerre, fen lisanıyla “kuantum düzeyinde rezonans halindeyim” derken, din lisanıyla “Müsebbibü’l-Esbab’ın emriyle tesbih halindeyim” demektedir.

​Tek bir gümüş atomu bir görüntü oluşturmaya yetmez. Sadakatin gerçek gücü, zerrelerin ittisalinde yani birleşmesinde gizlidir.

“Evet bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık; bir küçük âyine iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük âyineye dönüp o nev’e mahsus cilvelenen bir çeşit cemal-i İlahîyi gösterir.” (Şualar 9.sh)

Milyonlarca gümüş ve alüminyum atomu yan yana gelip "biz biriz" diyerek kenetlendiğinde, küçücük bir akis yerine bütün bir ufku içine alan küllî bir parlaklık doğar. Tıpkı su taneciklerinin omuz omuza verip koca bir buza dönüşmesi ve altındaki canlıları koruması gibi, parçadaki fende bütünlükteki tevhid nizamına ittisal eder.

“Sonra, o iki yüzün tebeddül edip senin yüzüne karşı gülmesi veya abûs bir şekil alması için iki parmağın tahrikiyle hasıl olur.” (Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Üstadım Said Nursi Hazretleri’nin Mesnevî-i Nuriye’de geçen bu ifadesi, insanın nazarının ve niyetinin kâinatı ve hadiseleri nasıl etkilediğini anlatan muazzam bir psikolojik ve manevi mizanıdır.

Eski dönemlerde el aynaları, arkasında bir sapı olan ve iki parmakla yani baş ve işaret parmağıyla kolayca ters yüz edilebilen küçük aynalardı. Aynayı iki parmağınızla hafifçe çevirdiğinizde, bir anda ön yüzü şeffaf ve parlak kısmı gider, arkasındaki mat ve karanlık yüzü gelir.

​Üstadımız bu fiziki hareketi harika bir tefekküre dönüştürüyor: Kâinat ve başımıza gelen hadiseler bir aynadır. O aynanın bize gülmesi ve huzur vermesi veya bize karşı abûs yani asık suratlı, çirkin ve korkunç bir şekil alması, şahsın niyet ve nazarından ibaret olan "iki parmağının küçük bir dokunuşuna" bağlıdır. O iki parmak; Nazar ve Niyet.

Eğer sen nazar ve niyet parmağını "gaflet ve tabiat" yönüne çevirirsen, kâinata ve hadiselere "Her şey tesadüftür, maddeden ibarettir, ölüm her şeyi yok edecektir" gözüyle bakarsın. O zaman ayna sana asık bir surat gösterir. Hayat gözünde bir hırgür, dünya bir matemhane, hastalıklar birer zulüm, ayrılıklar ise ebedi bir yok oluş gibi görünür. Ayna seni korkutur ve boğar.

Eğer o iki parmağını hafifçe oynatıp aynayı "iman ve tevhid" yönüne çevirirsen, her şeye "Bu O’ndandır (cc), O’nun esmasının tecellisidir, her işinde bir hikmet vardır" gözüyle bakarsın. O an ayna birden tebeddül eder ve sana gülmeye başlar. Ölüm ebedi bir saadetin kapısı, hastalıklar günahların temizleyicisi, kâinat ise Sâni'-i Zülcelal'in kudsî bir sergisi haline gelir.

“Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î imanı, ya mütehakkim ve hodbin Mu’tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki, hakikî fiyatı ve bahası Cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına inip âyinedarlık ettiği kudsî cemalin lem’asını kaybeder.” (Şualar 8.sh)

Tevhid nazarı; kâinatta, hücrelerimizde ve ruhumuzda tecelli eden her bir güzelliği, her bir nizamı doğrudan doğruya Müsebbibü'l-Esbab olan Allah’a vermek ve O’nun esmasının aynası olarak okumaktır.

​Eğer bu nazar kaybedilirse, insan kalbindeki o cüz'î iman ışığını koruyamaz. Pasajda iki tehlikeye dikkat çekiliyor:

​Hodbin Mu’tezileler gibi kendi nefsine havale etmek: Mu’tezile mezhebi, "Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır" diyerek hataya düşmüştür. Kul, nefsindeki iman, hidayet veya güzel bir ameli "Ben kendi aklımla, kendi irademle, kendi dindarlığımla kazandım" dediği an, hodbinlik etmiş olur. Gümüş atomunun, gelen ışığı kendi malı zannedip "Bu parlaklık benim kendi fıtratımdandır" demesi gibi bir enaniyet tuzağına düşer.

​Bazı esbaba havale etmek: Ya da o imanı ve hidayeti zahiri sebeplere bağlar; "Şu kitapları okudum da öyle hidayete erdim", "Şu hoca vesile oldu da imanım kurtuldu" diyerek esbabı fail yerine koyar. Bu da aynanın arkasındaki alüminyum tabakasının, ışığı Sâni'-i Rahman'dan değil, camın kendi maddesinden bilmesi gibidir.

​İşte insan, nefis veya esbab perdesiyle tevhid nazarını kaybettiğinde dehşetli bir manevi zarar meydana gelir: "Hakikî fiyatı ve bahası Cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına iner.

​Kulun kalbindeki iman ve hidayet, aslında ebedi Cennet'i satın alabilecek, kıymeti nihayetsiz bir "Rahmanî pırlantadır. Çünkü o iman sayesinde ruh, Bâki olanın kudsî isimlerini yansıtmaya başlar. Lakin insan "Bunu ben yaptım" veya "Sebepler yarattı" dediği an, o pırlantayı kırar ve onu alelade, kıymetsiz, adi bir cam parçası derekesine indirir.

​Aynanın en büyük şerefi nedir? Karşısındaki kudsî ve güzel bir zatın cemalini, parıltısını üzerinde göstermesidir. Ayna, ayna olduğu için kıymetli değildir; yansıttığı zatın kudsiyeti nisbetinde değer kazanır.

​Eğer gümüş zerreleri omuz omuza vermeyi bırakıp, tevhid nizamından çıksa ve araya şirk, nefis, enaniyet tozları girse; ayna matlaşır, kararır. Üzerinde parıldayan o kudsî cemalin lem'ası bir anda kaybolur. Geriye sadece topraktan gelmiş adi bir cam ve bir miktar kaba maden kalır.

​Bu sadakat yolculuğunun nihai meyvesi ise ebediyettir. Üstadım Said Nursi Hazretleri bu sırrı şöyle mühürler:

​“Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâki’nin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir.” (Şualar, 55.sh)

​Gümüşün maddedeki sadakati onu kaliteli bir ayna yapar; insanın ruhundaki din ve fen imtizacı ise onu “ebedî bir dost” kılar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.