Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Hafıza Dimâğın Cebine Konulmuş Hikmet ve Adalet Emaneti

İnsan, zamanı yalnızca yaşayıp tüketen bir varlık değildir. O, yaşadığı her ânı mânâsıyla birlikte içinde taşıyan; geçmişiyle yüzleşebilen, bugünü onunla tartan ve geleceğini ona göre şekillendiren bir muhataptır. Bu muhafaza ve yüzleşme faaliyeti, sıradan bir biyolojik kayıt değil; derin bir hikmet ve adalet nizamının neticesidir.

Risale-i Nur bu hakikati veciz bir ifadeyle dile getirir:

“İnsanın haşirde muhakemesi için neşir olacak olan defter-i a‘mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrıyla her insanın eline vererek dimâğının cebine koyan bir ezelî hikmet…” (Asâ-yı Mûsâ, s. 28)

Bu mehaz, hafızayı yalnız psikolojik bir yeti olarak değil; insanın mahiyetine yerleştirilmiş emanetli bir sır olarak ele alır. Burada üç kavram birlikte nazara verilir: hafıza, dimâğ ve ceb. Bu üçlü, insanın zamanla, kaderle ve nihayet adaletle olan irtibatını açan bir anahtar hükmündedir.

Bilim, hafızayı çoğu zaman beynin sinaptik faaliyetleriyle açıklar. Bu izahlar, beynin maddî işleyişini tasvir etmede kıymetli olmakla birlikte, hatırlamanın mânâ boyutunu bütünüyle kuşatamaz. Risale-i Nur’un kullandığı “dimâğ” kavramı bu noktada devreye girer.

Beyin, maddî bir organdır; değişir, eskir ve hücreleri yenilenir. Dimâğ ise bu maddî yapıyı alet olarak kullanan; idrak, şuur ve anlamlandırmanın merkezinde bulunan latif bir sahadır. Beyin dimâğın aleti, dimâğ ise beynin arkasındaki mânâ merkezidir. Nasıl ki göz görmek değildir, kulak işitmek değildir; beyin de tek başına idrak değildir.

Bu ayrım, hafızanın mahiyetini anlamada belirleyicidir. Zira insan, yıllar önce yaşadığı bir hâdiseyi yalnız görüntüsüyle değil; aynı duygusu, aynı vicdanî ağırlığı ve aynı mânâsıyla hatırlayabilmektedir. Oysa beynin hücreleri değişmekte, maddî yapı sürekli yenilenmektedir. Demek ki hafıza, bu değişime rağmen korunan; maddeye indirgenemeyen bir yön taşımaktadır.

Metinde geçen “ceb” kelimesi sıradan bir benzetme değildir. Cep; küçük, gizli ve hususîdir. İnsan en kıymetli eşyasını cebinde taşır. Bu mecaz, hafızanın fizikî hacmiyle manası arasındaki dikkat çekici orantısızlığa işaret eder.

Hafıza her şeyi kaydetmez, her şeyi silmez, her şeyi aynı anda hatırlatmaz. Hatırlama, ihtiyaca göre ve zamanında gerçekleşir. Bir ses, bir koku yahut bir hâdise; yıllardır saklı duran bir hatırayı bir anda gün yüzüne çıkarabilir. Bu seçicilik ve zamanlama, hafızanın kör bir depo değil; hikmetle işleyen bir muhafaza olduğunu gösterir.

Bu yönüyle hafıza, yalnız geçmişi saklayan bir arşiv değil; insanın bugününü ve istikametini belirleyen bir emanet hâline gelir. Hikmet, her şeyi yerli yerinde, ölçüyle ve neticeye bakan bir tarzda yapmaktır. Hafızanın işleyişi bu tarifle tam bir uyum içindedir. Hafıza acıyı tamamen silmez; ibret için saklar. Lezzeti sabitlemez ki insan dünyaya bağlanmasın. Yanlışı hatırlatır ki tekrar edilmesin; doğruyu hatırlatır ki istikamet bulunsun. Bu denge, Hikmet-i Ezeliyenin ve Hakîm isminin muktezasıdır.

Hafıza aynı zamanda insanı yüzleştirir. İnsan yaptığı bir yanlışı inkâr etmek ister; fakat hafıza vicdanla birleştiğinde iç muhakeme başlar. Bu yüzden insanı geceleri uyutmayan şey çoğu zaman dış bir ceza değil; hafızanın hükmüdür. Bu noktada hafıza, insanın kendi nefsine karşı işleyen bir iç mahkeme gibidir. Bu mahkeme, Hakem isminin bir tecellisi olarak fiilleri tartar, niyetleri sorgular ve insanı kendi gerçeğiyle karşı karşıya bırakır.

Hafızanın dimâğın cebine konulması, meselenin yalnız hikmet boyutunu değil; adalet boyutunu da açar. Zira adalet, fiillerin zayi edilmemesini ister. Eğer insan fiilleri kaybolsa, yaşananlar silinse ve hatıralar yok olsa; hakiki adalet mümkün olmazdı. Oysa hafıza, fiilleri zamanın içinden çekip çıkarır; “yapmadım” bahanesini bozar ve insan için şahsî bir delil hâline gelir.

Burada özellikle Sermediyet hakikati dikkat çeker. Beyin fanidir, beden dağılır; fakat hafıza mânâ olarak sürer. Yıllar önce yapılan bir fiil, aynı vicdanî ağırlıkla hatırlanabilir. Zaman aşımı işlemez. Bu durum, hafızanın fâni bir dünya muhasebesinden ziyade, Sermedî bir adalet hesabına baktığını gösterir. Bu yönüyle hafıza, Adl isminin ölçü ve denge, Âdil isminin tatbik ve icra cihetine hizmet eder.

Muhafazanın her mertebede aynı surette tecellî etmediğini de unutmamak gerekir. Kâinatta cari olan hıfz kanunu, hayatın tabakalarına göre farklı suretler alır. Bitkilerdeki muhafaza, hayvanlardaki muhafaza ve insandaki hafıza; aynı kanunun farklı mertebelerdeki tezahürleridir.

Bitkiler şuur sahibi olmadıkları hâlde, türlerini ve inkişaf programlarını muhafaza ederler. Bu muhafaza, fende DNA olarak isimlendirilen biyolojik yapı üzerinden gerçekleşir. DNA geçmişi hatırlamaz; fakat istikbali taşır. Ne olacağını bilir, nasıl gelişeceğini korur. Bu yönüyle DNA, nebâtî bir hafıza suretidir. İnsanın bedenî tarafı da bu nebâtî hayata dâhildir; boyu, rengi ve cismanî devamı DNA’da kayıtlıdır. Bu bakımdan denilebilir ki: İnsanın nebâtî tarafının hafızası DNA’dır.

Ancak DNA bilgiyi muhafaza eder; bu bilginin hayat içinde işler hâle gelmesi başka bir vazifeyi gerektirir. Bu noktada RNA devreye girer. RNA, bilgiyi saklayan bir hafıza değil; muhafaza edilmiş olan bilginin zamanlı ve şartlı şekilde hayata geçirilmesini sağlayan bir vasıtadır. DNA sabitler, RNA çalıştırır. Bu sebeple RNA, ne hatırlayan bir hafızadır ne de şahitlik eden bir defterdir; bilakis hıfz kanununun fiile intikal eden hizmetkârıdır.

Hayvanlarda muhafaza, his ve alışkanlık merkezli bir hafıza suretinde tezahür eder. Hayvan tecrübeyle öğrenir; tehlikeyi tanır, karanlıktan korkmaz. Bu hatırlama, şuurî bir muhasebe değil; hayatı korumaya yönelik tepkisel bir muhafazadır. Hayvânî hafıza adalet için değil; hayatın devamı içindir.

İnsanda ise muhafaza, bu iki tabakayı aşarak şuur ve mesuliyetle alâkadar bir hafıza suretine yükselir. Risale-i Nur’un “dimâğın cebine konulmuş” olarak tarif ettiği kuvve-i hâfıza, artık yalnız bedenin veya hayatın devamına değil; fiillerin mânâsına, niyetlere ve bekaya bakar. Hafıza unutmak için değil; adaletin şaşmaması ve insanın ebediyete hazırlanması için verilmiştir.

Risale-i Nurda Hafıza ile ilgili hakikatlerine başka bir açıdan devam etmek için Sözlerden bir mehaz alalım;

“Bir mercimek tanesi kadar mevki tutan "kuvve-i hâfıza-i insaniyede" bir kütübhane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisat-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Küll-i Şey'e has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelal'ine mahsus bir hâtemdir.” (Sözler 295.sh - Risale-i Nur)

Bu mehazdaki hakikate fen ilimleriyle müracaat edildiğinde, insan hafızasının mahiyetine dair ilk bakışta DNA ve RNA gibi biyolojik mekanizmalar nazara verilir. Ancak bu izahlar, meselenin nasıl cereyan ettiğini açıklamakla sınırlıdır; niçin, hangi maksada göre ve kimin hesabına işlendiği sorularını cevaplayamaz.

Zira DNA yazan bir kalem değildir; yalnızca yazılmış olanı muhafaza eden bir taşıyıcıdır. RNA müellif değildir; verilen programı icra eden bir memurdur. Elektrik kâtib olmadığı gibi, şuurlu bir tercih sahibi de değildir; yalnızca emri nakleden bir vasıtadır.

Hâlbuki bir mercimek tanesi kadar yerde, bir kütüphane genişliğinde mâna ve hâdisenin muhafazası, yazma, tercih etme ve hedef tayin etme fiillerini iktiza eder. Bu fiiller ise maddî ve kör sebeplerle değil; ancak emrî, iradî ve ilmi bir tasarrufla izah edilebilir.

İşte bu cihetle kuvve-i hâfıza-i insaniyede dercedilen o muazzam fihriste, doğrudan doğruya Hâlık-ı Küll-i Şey’e mahsus bir hâtem olarak okunur.

İnsandaki hafıza da aynı hakikatin daha yüksek bir mertebesidir. Elektrik hatırlamayı tetikler, kimya sinaptik değişimi sağlar; fakat hatıranın manasını izah edemez. Hafıza çözülen bir madde değil; bekaya açılan bir programdır.

Bir başka mehazda bu hakikat şöyle ifade edilir:

Meselâ; hadsiz masnuattan yalnız cüz'î bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki: Öyle bir câmi' kitab belki kütübhane hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor. (Sözler 679.sh - Risale-i Nur)

Mercimek veya hardal tanesi gibi küçük bir çekirdeğin toprağa düştüğünde, kendisine mahsus bir bitkiyi eksiksiz inşa etmesi; ilk bakışta kimyevî ve biyolojik bir süreç gibi görünür. Fen ilimleri bu noktada, çekirdeğin bünyesinde bulunan proteinler, enzimler, yağ asitleri, karbonhidrat rezervleri ve özellikle DNA–RNA sistemi üzerinden tafsilatlı izahlar getirir.

Hakikaten mercimek tanesinde; depo proteinleri, nişasta ve şekerler, yağ asitleri, çimlenmeyi başlatan enzim sistemleri, belirli oran ve dengelerle mevcuttur. Çimlenme başladığında enzimler aktif hâle gelir, nişasta şekere çevrilir, proteinler aminoasitlere ayrılır ve hücre bölünmesi için gerekli kimyevî zemin hazırlanır.

Hardal tanesinde ise buna ilâveten, kendine has kükürtlü bileşikler bulunur. Bu bileşikler, hardala mahsus koku, tat ve savunma özelliklerini doğurur. Yani her iki tohum da, aynı toprak, aynı su, aynı güneş altında; fakat farklı kimyevî imzalarla inkişaf eder.

Ne var ki bu kimyevî tablo, yalnızca nasıl sorusuna cevap verir. Asıl mesele şudur:

Bu proteinlerin miktarını kim tayin etti?

Bu enzimlerin hangi anda aktif olacağını kim belirledi?

Mercimeğin mercimek, hardalın hardal olarak kalmasını sağlayan hedef, sınır ve ölçü nereden geldi?

Zira DNA, yeni bir bilgi yazmaz; yalnızca kendisine dercedilmiş olanı okur ve çoğaltır. RNA müellif değildir; verilen komutu uygular. Enzimler şuursuzdur; fakat şaşmaz bir intizamla vazife görür. Kimyevî maddeler kördür; fakat netice hikmetlidir.

İşte bu noktada çekirdekteki kimyevî program, maddî bir yazıdan ziyade emrî bir plan olarak kendini gösterir. Mercimek tanesinin küçüklüğü ile neticesinin büyüklüğü arasındaki nisbet, maddenin değil; ilmin, iradenin ve kastın hâkimiyetini ilan eder.

Bu cihetle, mercimek ve hardal tanesinde görülen kimyevî hafıza; insanın kuvve-i hâfızasında dercedilen mânevî fihristenin küçük bir misali hükmüne geçer. Nasıl ki çekirdekteki program, o bitkinin bütün istikbalini taşır; insan hafızası da, yaşanan hâdisatın mânevî fihristesini taşır. Her ikisi de yazan değil, yazdırılan; bilen değil, bildirilen hükmündedir.

Böylece mercimek tanesinde okunan bu hakikat, Şualar ’da nazara verilen şu hükmü teyit eder:

“Büyük ve küçük, çok ve az, cüz'î ve küllî birdir. Hiçbiri ona ağır gelmez.” (Şualar 160.sh - Risale-i Nur)

Mercimek ve hardal, DNA ve RNA, hafıza ve hatırlatma; birbirinden kopuk misaller değildir. Her biri, küçük bir mahiyette büyük bir muhtevanın saklandığını gösteren aynı kanunun farklı tezahürleridir. Mercimek ve hardal, hayatın küçük çekirdeklerde muhafaza edildiğini; DNA ve RNA, bu muhafazanın beden planı hâlinde işletildiğini; hafıza ise yaşananların mânâ olarak kaybolmadan muhafaza edildiğini bildirir. Hatırlatma ise bu kayıtların zamanı gelince açılmasıdır.

Böylesi bir muhafaza, tesadüfe verilemez. Bu, ancak Hâlık-ı Küll-i Şey’e mahsus bir hâtemdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.