Prof. Dr. Şadi EREN

Prof. Dr. Şadi EREN

Zarara Bilerek Razı Olanlar

Yasak bir şeyi bilmeden yapmak -her zaman değilse bile- bazı durumlarda kurtarıcı olabilir. Kişi “bilmiyordum, şayet bilseydim yapmazdım” dediğinde, kendisine “tamam, bu defa sana bir ceza yok, ama bundan sonra yapma” denilebilir. Ancak bu kişi bile bile ve tekrar be-tekrar aynı hatayı yapıyorsa artık kendisine müsamaha ile bakılmaz, cezası neyse verilir.

Ebu Azze isimli şairin durumu buna tipik bir misaldir. Kendisi Bedir esirlerinden olup maddî imkânı olmadığından, "Müslümanların aleyhinde bulunmamak" şartıyla bedel alınmadan salıverilmiştir. Ancak Uhud Savaşı'nın hemen peşinde yapılan "Hamrau'l-Esed" seferinde tekrar ele geçirilir. Affedilmesi için yalvarır. Rasulullah, "Mü'min aynı delikten iki defa sokulmaz",[1] "Muhammed'i iki defa aldattım dedirtmem" diyerek Ebu Azze'yi ölümle cezalandırır.[2]

Bediüzzaman, “Zarara bilerek razı olana merhamet edilmez” manasını zaman zaman eserlerinde kullanmıştır. Mesela bu düstura şöyle dikkat çeker:

“Usûl-ü şeriatın kaide-i mühimmesindendir: اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ Yani: "Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.”[3]

Aşağıdaki kısımda ise, bu düsturun bir uygulaması ifade edilmektedir:

“Ehl-i dalalet, muvakkat hayata karşı mücadele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nur-u Kur'an ile cidaldeyiz. Onların en büyük mes'elesi -muvakkat olduğu için-, bizim mes'elemizin en küçüğüne -bekaya baktığı için- mukabil gelmiyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük mes'elelerini merakla takip ediyoruz.

Bu âyet لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ

ve usûl-ü İslâmiyenin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ

Yani “Başkasının dalaleti sizin hidayetinize zarar etmez.”[4] Sizler lüzumsuz onların dalaletleriyle meşgul olmazsanız.

Düsturun manası, "Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz."

Madem bu âyet ve bu düstur bizi, zarara bilerek razı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri malayani bilip, vaktimizi zayi' etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nuranî müdafaadır.”[5]

Meselenin bir de şu yönü vardır: Bir Müslüman, küfür ve dalalet yolunda giden, pervasızca günahlara dalanları gördükçe fıtrî olarak rahatsızlık duyar, onların haline acır. Nitekim Hz. Peygamber inatçı Mekke müşriklerinin yalanlamaları, kendisi ve Kur'an hakkında ileri geri konuşmaları karşısında fevkalade rahatsızlık duyuyordu. Cenab-ı Hak şunlar gibi ayetlerle kendisini teselli etti, onlara aldırmadan tebliğe devam etmesini bildirdi:

“Kim de inkâr ederse, artık onun küfrü seni üzmesin.”[6]

“O halde (Ey Peygamber), onların sözü seni üzmesin.”[7]

“Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini yiyip bitireceksin!”[8]

[1] Buharî, Edeb, 83; Müslim Zühd, 63; İbn Mâce, Fiten, 13

[2] İbn Hişam, III, 110

[3] Nursi, Mektubat, s. 362

[4] Maide, 105

[5] Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 43-44

[6] Lokman, 23

[7] Yasin, 76

[8] Şuara, 3

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.