Salahattin ALTUNDAĞ
Dünyâ Neden Kalbimize Yetmiyor?-2
Çünkü insan bu dünyâda sâdece misâfir değil, aynı zamânda vazîfelidir.
Bir önceki yazımızda şu hakîkati anlamaya çalışmıştık: İnsan kalbiyle dünyâdan büyüktür. Çünkü insan sâdece yeme, içme, eğlenme ve başarılı olma isteğiyle yaşamaz. Sevilmek ister, unutulmamak ister, ayrılıksız buluşmak ister, güzelliklerin bitmemesini ister. Kısacası insan, ebedî olanı ister.
İşte bu yüzden dünyâ bâzen kalbe dar gelir. Çünkü dünyâ kötü olduğu için değil; geçici olduğu için insanı tam doyuramaz. Bu dünyâda güzellikler tattırılır; ama onların sonsuza kadar elde tutulamayacağı da hatırlatılır. Sevinç verilir; fakat ayrılık da gösterilir. Buluşma nasip edilir; fakat fânilik de unutturulmaz.
Peki bu daralma bize ne söylüyor?
Acaba kalbimizin dünyâya tam sığmaması, bizim eksik veya bozuk olduğumuzu mu gösterir? Yoksa daha büyük bir hakîkat için yaratıldığımızı mı haber verir?
İşte bu ikinci yazıda meseleyi biraz daha derinden ele alacağız. Kalbin dünyâya sığmamasını yalnızca bir “iç sıkıntısı” olarak değil; ebed arzusu, Cennet hasreti, kulluk vazîfesi ve insanın yeryüzündeki halîfelik sorumluluğu açısından anlamaya çalışacağız.
Şimdi bu hakîkati daha kolay kavramak için bir temsîlle başlayalım.
SARAYDAN UZAKTA BİR GÖREV YERİ
Bir çocuk çok büyük, güzel ve ferah bir sarayda büyüse… O sarayda geniş bahçeler, güzel yiyecekler, temiz elbiseler, rahat odalar, güzel kokular, huzurlu ortamlar olsa…
Sonra o sarayın sahibi, hikmetli bir görev için bu sarayda büyüyen bâzı kimseleri uzak bir yere gönderse. Gittikleri yer saray gibi değil; daha dar, daha yorucu, daha sınırlı bir yer olsa. Orada bekleyişler, imtihânlar ve eksiklikler bulunsa.
Bu temsîlî hikâyedeki insan, gönderildiği o dar yerde bâzen sıkılmaz mı? “Sanki burada bir şey eksik” demez mi? “Ben daha geniş, daha huzurlu bir yere âit gibiyim” diye hissetmez mi?
Elbette hisseder.
İşte saray temsîliyle anlatmak istediğimiz şudur: Kalb, bu dar dünyâyı aşan bir genişliği özler. İnsan geçici lezzetlerle tamâmen doyacak bir varlık değildir. İnsanın fıtratına Cennet’e ve ebedî huzura uzanan bir arayış konulmuştur.
Elbette bu yalnızca bir temsîldir. Burada anlatılmak istenen şey, her bir insanın dünyâya gelmeden önce şahsen Cennet’te yaşadığı değildir. Fakat şu da unutulmamalıdır: İnsanlığın atası Hazret-i Âdem (as) ve Hazret-i Havvâ’nın (ra) Vâlidemiz ilk yurdu Cennet’le irtibatlıdır. Kur’ân bize onların Cennet’te bulunduklarını, sonra dünyâya indirildiklerini bildirir. Bu hakîkat, insanın Cennet’e karşı duyduğu derin özlemi daha da mânidar hâle getirir.
Maksat şudur: İnsanın kalbi, bu dar ve geçici dünyânın tam olarak karşılayamayacağı kadar geniş arzularla yaratılmıştır. İnsan fıtratına ebedî saâdeti isteme, ayrılıksız buluşmayı arama ve Cennet’e namzed olma mânâsı konulmuştur. Bu yüzden dünyâdaki güzellikler bize Cennet’i hatırlatır; fakat Cennet’in yerini tutamaz.
Bu yüzden saray, Cennet’i ve insanın asıl varış yeri olan ebedî saâdeti; uzak görev yeri, dünyâyı; verilen teçhizât, akıl, kalb, irâde ve kabiliyetleri; görev süresi, dünyâ ömrünü; geri çağrılış, ölümü; huzura çıkış ise âhiretteki hesabı hatırlatır.
RİSÂLE-İ NÛR’DAKİ DÂİMÎ MEMLEKET DERSİ
Risâle-i Nûr’da bu hakîkat çok çarpıcı bir temsîl diliyle anlatılır. Bediüzzamân Hazretleri, Onuncu Söz’de dünyâyı geçici bir memlekete, âhireti ise dâimî bir memlekete benzetir ve şöyle der:[1]
“Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişâhımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz... Yoksa isyan edip dinlemezseniz, müdhiş zindanlara atılacaksınız.”
Bu ifâde, bizim saray örneğimizle çok güzel örtüşür.
Çünkü dünyâ, Cennet’e göre dar bir yerdir. Burada güzellikler vardır; ama sınırlıdır. Burada nimetler vardır; ama geçicidir. Burada sevinçler vardır; ama ayrılıkla gölgelenir. Cennet ise insanın kalbinin aradığı asıl genişlik, asıl huzur ve asıl memlekettir.
Ama burada çok önemli bir nokta var:
Dünyâ boşuna gönderildiğimiz bir yer değildir. Dünyâ bir görev yeridir. Bir okul gibidir, bir talimgâh gibidir, bir imtihân meydanı gibidir. Burada bize akıl, kalb, beden, irâde, kabiliyet ve zamân verilmiştir. Bunlar saraydan gelen yolcuya verilen teçhizât gibidir. İnsan bu emânetleri doğru kullanırsa, vazîfe süresi bitince asıl memleketine rahmetle çağrılır.
Demek ki dünyâda sıkılmak bâzen şu hakîkati hatırlatır:
“Ben burada kalıcı değilim. Ben buraya boşuna gönderilmedim. Benim asıl varış yerim var. Ben Cennet’e namzedim; yani Cennet’e aday ve ebedî saâdete uygun bir fıtratla yaratıldım. Bu dünyâ bana dar geliyorsa, kalbim dünyâdan büyük olduğu içindir.”
İNSAN SÂDECE MİSÂFİR DEĞİL, AYNI ZAMÂNDA VAZÎFELİDİR
Kardeşim, burada çok önemli bir noktayı daha anlamamız gerekiyor.
İnsan bu dünyâda sâdece misâfir değildir; aynı zamânda vazîfelidir. Yani biz buraya boş boş beklemek için gönderilmedik. Sâdece yiyelim, içelim, eğlenelim, büyüyelim, yaşlanalım ve sonra gidelim diye yaratılmadık.
Kur’ân’da insanın yeryüzünde “halîfe” olarak yaratıldığı bildirilir (Bakara, 2/30). Bir başka âyette de insanların yeryüzünde derecelerle imtihân edildiğine işâret edilir (En‘âm, 6/165). Bu iki âyet bize şunu hatırlatır: İnsan başıboş bırakılmış bir varlık değildir; akıl, kalb, irâde, vicdan ve kabiliyetlerle sorumluluk taşıyan bir kuldur.
Peki halîfe ne demektir?
Bunu çok sâde söyleyelim: Halîfelik; Allâh’ın verdiği akıl, kalb, irâde, vicdan, ilim öğrenme kabiliyeti ve eşyâyı tanıma istidâdıyla yeryüzünde vazîfe sahibi olmak demektir. İnsan, Allâh’ın mülkünde başıboş bırakılmış bir varlık değildir.
Ona akıl verilmiştir; çünkü düşünecek.
Kalb verilmiştir; çünkü sevecek.
Vicdan verilmiştir; çünkü doğruyu yanlıştan ayıracak.
İrâde verilmiştir; çünkü tercih yapacak.
Eşyâyı tanıma kabiliyeti verilmiştir; çünkü kâinatı mânâsız bir yığın gibi değil, Allâh’ın isimlerine açılan bir kitap gibi okuyacak.
Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan İşârâtü’l-İ‘câz’da, Hazret-i Âdem’e (as) isimlerin öğretilmesi, insanın hilâfete liyâkatini gösteren temel bir hakîkat olarak anlatılır. Yani insanın değeri sâdece güçlü olmasından değil; öğrenmesinden, anlamasından, eşyâyı tanımasından, kâinattaki mânâyı okumasından ve bu ilmi kulluk vazîfesine çevirmesinden gelir.
Bu yüzden insanın yeryüzündeki halîfeliği; dünyâyı Allâh’ın mülkü bilmek, nimetleri O’nun emâneti görmek, eşyâyı O’nun isimlerinin aynası olarak okumak, zulümden kaçınmak, isrâf etmemek, canlılara merhamet etmek, iyiliği çoğaltmak, kötülüğe engel olmaya çalışmak ve en önemlisi Allâh’ı tanıyıp O’na kulluk etmek demektir.
Bir okul düşün.
Okulda herkes öğrencidir. Ama öğretmen bâzen bir öğrenciyi sınıf başkanı yapar. Bu öğrenci öğretmenin yerine geçmez. Sâdece öğretmenin koyduğu ölçülere göre sınıfta düzeni korumaya yardım eder. Arkadaşlarını uyarır, sınıfa sâhip çıkar, verilen görevi yerine getirir. Bu görev ona hem değer verir hem de sorumluluk yükler.
İşte insanın yeryüzündeki hâli de buna benzer. İnsan Allâh’ın kulu olmaktan çıkmaz; ama Allâh’ın verdiği emânetleri taşıyan özel ve vazîfeli bir varlık olur.
Bu yüzden insanın içi bâzen daralır. Çünkü insan sâdece tüketmek, oyalanmak ve beğenilmek için yaratılmamıştır. İnsan; tanımak, anlamak, sevmek, şükretmek, kulluk etmek, iyilik yapmak, emânet taşımak ve yeryüzünde Allâh’ın rızâsına uygun bir hayât sürmek için yaratılmıştır.
Bir futbolcu sahaya çıkmış ama maçta ne yapacağını bilmiyorsa sıkılır. Bir öğrenci okula gelmiş ama niçin ders çalıştığını bilmiyorsa okul ona ağır gelir. İnsan da dünyâdaki vazîfesini unutursa böyle olur.
Kalb der ki:
“Ben sâdece bunun için yaratılmış olamam.
Benim daha büyük bir vazîfem olmalı.
Bana verilen akıl, kalb, vicdan ve kabiliyetler sâdece oyun ve eğlence için olamaz.”
Bu ses, insana verilen sorumluluk duygusunun, yani halîfelik şuûrunun içimizde konuşmasıdır.
Senin değerin buradan gelir kardeşim.
Sen sâdece biyolojik bir canlı değilsin. Sen düşünen, seven, seçen, iyilik yapabilen, kötülükten kaçabilen, Rabbini tanıyabilen, kâinata mânâ ile bakabilen bir varlıksın. Bir çiçeğe bakıp sâdece rengini değil, onu yaratan Rahmân’ı düşünebilirsin. Bir nimeti tadarken sâdece lezzetini değil, onu gönderen Rezzâk’ı hatırlayabilirsin. Bir insana yardım ederken sâdece teşekkür beklemez; Allâh’ın rızâsını kazanmayı isteyebilirsin.
Bu, insanın büyüklüğüdür.
Ama bu büyüklük kibir için değil, kulluk içindir.
Bu değer övünmek için değil, şükretmek içindir.
Bu kabiliyetler başıboş yaşamak için değil, vazîfe görmek içindir.
Sevgili kardeşim,
Bugün şunu anlamaya çalıştık: İnsan bu dünyâda sâdece misâfir değil, aynı zamânda vazîfelidir. Kalbimizin dünyâya tam sığmaması, bizim değersizliğimizi değil; daha büyük bir mânâ için yaratıldığımızı gösterir.
Şimdilik burada duralım. Bu bölümü aceleyle geçmeni istemem. Özellikle “Ben kimim, bana verilen akıl, kalb, irâde ve kabiliyetler niçin verildi?” sorusu üzerinde biraz düşünmeni isterim.
Gelecek yazımızda inşâallah “Dünyâ güzel ama Cennet değil”, “Namâz kılan insan neden yine sıkılır?”, “Sıkıntı bâzen nasıl bir alarmdır?” ve “Bu sıkıntıyla ne yapmalı?” başlıklarıyla devâm edeceğiz.
Birkaç gün sonra buluşmak üzere. Allâh’a emânet olunuz.
KAYNAKLAR:
[1] Nûrsî, B. S. (1989). Risale-i Nûr Külliyâtı (Sözler 58 : Onuncu Söz/Onikinci Suret). İstanbul: Envar Neşriyât.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.