Ahmet AY
Deniz'i öldürmeye değil kurutmaya taraftarım!
"Eğer andlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkarda önde gidenlerle savaşın, çünkü onların yeminleri sayılmaz, belki vazgeçerler." (Tevbe sûresi, 12)
Fıkradır. Anlatılır. Nasreddin Hoca merhum birgün evde tesbih çekiyormuş. Hanımı gelip sarsmış: "Hoca, hoca!" demiş. "Kalk! Senin Karakaçan firar etmiş." Hoca'nın da keyfi kaçmış tabii. Kalkıp eşeğini aramaya koyulmuş. Fıkra o ya. Yolda Profesör Dalâl Tamkör'e rastlamış. O da "Hazır yakalamışken evrenin kaotikliğinden, evrimden, ateizmden felan bahsedeyim Hoca'ya!" diye düşünmüş. "Belki bu defa imanını çalarım!" Halbuki Hoca'nın imanını çalmak göle maya çalmaktan zor. Maşaallah. Neyse. Soru-cevap derken epey bir kafası ütülenmiş bizim Nasreddin Hoca'nın. Dönmüş evine gelmiş. Hanımı sormuş: "Hoca, buldun mu eşeği, ne oldu?" Cevap yok. Tesbih çekiyor yine. Ahıra bakmış. Eşek yok. Tekrar Hoca'yı sıkıştırmış: "Ah şaşkın Hoca, madem bulamadın daha eşeği, neye dönüp şükredersin?" Hoca, hiç tesbihi bırakmadan, cevap vermiş: "Hanım, hanım; biz bir eşeği kaybediyoruz da, şükrü bırakıp şekvaya başlıyoruz. Halbuki dışarıda imanını kaybedenler var, kayıplarının farkında bile değiller, dönüp aranmıyorlar hiç! Onları bulunca eşeğimin kaybından razı oldum. Sen de Hazret-i Mevlaya çok şükret ki öyle e... olmadık."
Bu da mizah. Herşeyin, tıpkı meşrutiyet gibi, 'meşruası' var. Evet. Hürriyetin de şer'îsi var. Bediüzzaman Hazretleri şer'î olmayan hürriyete 'şeytanın istibdadı' diyor hatta. O yüzden 'neyin özgürlük diye satıldığına' da dikkat etmek gerek. Sözgelimi: Bu modern zaman meddahlarına, ahirzamanın standupçılarına, elsiz-ayaksız teslim olursak, bir 'sınırsız hürriyet' verirsek, döner yedi ceddimize söverler, sırf kendileri gibi denî birileri gülecek diye, birşey diyemez oluruz. Üstelik dediğimin bir tık ilerisinde şu var: Gençler arasında prim yapan tek metâ 'ciddiyetsizlik' olur. Yani kimseyle oturup konuşamaz hale geliriz. Zira nasihatin de tesir edebilmesi için muhatabında ciddiyetin bulunması gerekir. Herşeyin tesiri ciddiyetle mümkündür. Ciddiyeti olmayanla yürünmez. Ciddiyeti olmayanla iş yapılmaz. Ciddiyeti olmayana emanet verilmez. Ciddiyeti olmayanı bakkala bile gönderemezsiniz. O derece.
Bununla ilgili de bir hatıram var. Evet. Lisede 'Ahmed' isminde bir arkadaşım vardı. Aslen Sivaslıydı fakat ailesi Ankara'da yaşardı. Muzipliğiyle meşhurdu. Bu muzipliğinin bir tarafı da insanların konuştukları sözcüklere 'komik yan anlamlar yüklemek' üzerine şekillenirdi. İşin edebsizliğe de vardığını tahmin edersiniz. Namazsız-abdestsiz bir çocuk değildi amma bu kötü huyu vardı. Bir cuma namazı çıkışında düşünceli görünce sormuştum: "Ne oldu?" Dedi ki: "Benim bu kötüye çekme işini bırakmam lazım." Hayret ettim tabii. Öğrencilikten daha ziyade mesleği gibi birşey. "Neden?" diye üsteledim. "Camide bir ermişe falan mı denk geldin?" Düşündüğüm gibi değilmiş. Duyduğu herşeyi komik-kötü yan anlamlara yormak öyle pis bir meleke kesbetmiş ki hoca hutbe verirken bile aklına onlar geliyormuş. Daha imanını kaybetmediği için de endişeliymiş. Çarpılmaktan korkuyormuş. Vaaay.
Buradan şuraya geçeceğim: Her fiil/eylem tekrar edildikçe, üzerine düşüldükçe, dikkat kesildikçe, alışkanlığa dönüşüyor. Alışkanlıklar da âdeta sunî birer fıtrat halini alıyorlar. Uzun süre su içmeyen insan ölür. Bedeni bunu kaldıramaz. Çünkü su içmek fıtrattandır. Fakat, kem madde bağımlıları da, uzun süre alamadıklarında, tıpkı çok ihtiyaçları olan birşeyi almamışlar gibi tepki verirler. Bazıları bu 'yoksunluk krizleri' sırasında ölürler hatta. Yani vücud alıştığı o şeyin yokluğunu kaldıramaz. O nedenle bu derece bağımlılara uyuşturucu birden bıraktırılmıyor. Önce aynı etkiyi yapan ilaçlarla alışkanlığı zayıflatılıyor. Dozaj düşürülüyor. Sonra kesiliyor. Zira tekrar ettiğimiz her fiil bizde bir yola dönüşüyor. Artık hep orayı kullanıyoruz. Beynimizin içinde 'düşünme yolları' oluştuğu gibi bedenimizde de 'amel yolları' oluşuyor. O yüzden zaten Bediüzzaman Hazretleri 2. Lem'a'da şöyle diyor:
"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor."
Örneklerinden birisini de alıntılayalım: "Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır."
İşte lâubalilik de böylesi berbat bir alışkanlıktır. Bugün 'komedyen olma sevdasıyla' kimi gençlerimiz bazı 'mutfak'larda pişirilmektedir. Bu mutfaklarda ne alınıp ne satılmaktadır? Daha dikkatli bakmak gerektiğini düşünüyorum. Zira bu gençlerdeki lâubaliliğin kem tezahürlerini sıklıkla görmeye başladık. Sonuncusu Deniz Göktaş. Fakat Göktaş'ın ilk olmadığı malum. Üstelik aşılanan bu alışkanlığın arkasında büyük bir destek de var. Neden? Çünkü o 'alaycılık' sayesinde 'ciddiyetle' yapılamayacak şeyler yapılabiliyor. Ciddiyetle söylense ciddi ciddi cevap alacak şeyler fısıldanabiliyor. Bir de şu oluyor bence: Hayatı böyle lâubalilikle tartmaya alışmış gençler için hiçbirşeyin çok bir önemi/değeri kalmıyor. Yazık. Sokakta çok rastladığım için burada da anmaktan çekinmeyeceğim. Birbirlerinin mübarek annelerine söverek gülüşen gençlere rastlıyoruz. Halbuki bizim neslimizde bunun için cinayet işlenirdi. Annesine sövülünce pişmiş kelle gibi sırıtan gençten ne tür bir 'vatan müdafaası' bekleyebilirsin? Ne şekilde ciddi birşey yapabilirsin? Kalbinde mübarek annesi için gayrete gelecek kadar bile hiss-i ulvî kalmamış. Öyle iğdiş edilmiş. Mahvolmuş.
Hülasa: Deniz Göktaş'ı almakla mesele çözülmüyor aslında. Çünkü bataklık kurutulmuş olmuyor. Sivrisinek kovalanmış oluyor sadece. Halbuki Ebu Leheb'in elini kırmak çözüm değil. Ebu Leheb'in eli yine iyileşir. Mümkünse Ebu Leheb'in elini kurutmak lazım. Ki tekrar hayırsızlık yaşanmasın. Şol sebebden Göktaş'ın yetiştirildiği 'mutfak' mizah faaliyetlerine bakılmalıdır. Oralarda gençler, kendilerine ne vaadedilerek, ne yöne doğru yetiştiriliyor, bir dikkat kesilmeli. Daha arkası da gelecek gibi çünkü.
Yine Üstad Hazretlerinin 'İttihatçıların lâubaliliği' ile 'Tek Parti Dönemi lâubaliliği' arasında kurduğu ilgiyi hatırlamadan geçemiyorum:
"Evet, Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'ân'ın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz..."
İşte biz, maalesef, Bediüzzaman Hazretlerinin tahayyülünden ürktüğü o zamanları yaşıyoruz. O nesli görüyoruz. Artık tebliğde ne denli sanatlı/hakikatli olduğumuzun da bir değeri kalmıyor. Zira tebliğin tesiri için de ciddiyet lazım. "Lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez." Ne diyelim? Hüda bize tekrar rüştümüzü, ciddiyetimizi, asaletimizi ilham eylesin. Âmin.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.