Nebi YANAL

Nebi YANAL

Dua ufku

A+A-

“Eddua-ü silahül mü’min.” Dua mü’minin silahıdır,buyuruyor efendimiz. Silah ama nasıl bir silah! Atom bombasından, hidrojen bombasından daha etkili bir silah.’Öyle mü’minler var ki, şu gök yere inmeden ellerimi indirmeyeceğim dese; gökler yere inerdi’ buyruluyor…

Elimizdeki silahın kıymetini bilelim ve onu iyi tanıyalım o zaman. Eğer elimizdekinin kıymetini bilirsek, ona göre kullanırız. Düşmanlarımız var güçleriyle saldırırken bizim oturmamız, uyumamız uygun değildir.

Düşmanınızın silahıyla mukabelede bulunun denmiyor mu zaten???

Yavuz’un meşhur hikayesi aklımıza geliyor. Hepimize ibret…

Yavuz, Uzun Hasanın tacizlerine ve tahriklerine dayanamaz. Ordusunu toplar Uzun Hasanın karşısına dikilir. Çok kısa sürede çok ağır bir yenilgi alır Uzun Hasan. Yavuz, Uzun Hasanı huzuruna getirtir. Ve sorar; imkanın var, paran var, askerlerin neden sadece hafif silahlarla savaşıyor?

-Bu devrin silahı kılıç ve kalkandır buyurmuş efendimiz, der Uzun Hasan.

-Düşmanın sana neyle saldırıyorsa sen de onunla mukabelede bulun, hadisini duymamışsın anlaşılan der Koca Yavuz…

Evet, nefsimiz şu anda bütün silahlarıyla saldırıyor. Ahir zamanın bütün günahlarını güzel göstermeye çalışıyor. En hassas noktalarımıza nişan alıyor. Zaaflarımızı kullanıyor. Ayağımızı kaydırmak için akla hayale gelmedik yöntemler deniyor. Sağdan, soldan, yukarıdan, aşağıdan saldırıyor… Bizim de ona karşı mukabelede bulunurken en ağır silahları kullanmamız gerekir. Çünkü şeytan şah-mat yapmak için en büyük kozunu oynuyor, imanımı zorluyor… Bende imanımı korumak için en sağlam zırhları giymem gerekir.(k.k. , cevşen-i kebir, risaleler) Ve ona karşı en önemli silahımı kullanmam gerekir.(dua)

Önce silahımı iyi seçmeliyim. Hadis-i şerif hemen imdadımıza yetişiyor. Ve bize yol gösteriyor. Dua. Sonra onu ne için kullanacağımı iyi bilmem gerekiyor. Dua, şeytanın hilelerinden kurtulmak ve nefsin desiselerine kanmamak için kullanılmalıdır. Allaha ve resulüne hizmet etmek için kullanılmalıdır…

Peki, bu silahı nasıl kullanacağım?

“Vermek istemeseydi,

İstemek vermezdi”  kaidesince, önce Ondan istemeliyiz. İstemeye tek layık O’dur. Verecek olan yalnız O’dur.  Ondan isterken de üslup hatasına düşmemeliyiz… Bir öğrenci ya da memur düşünün. Müdürden bir şey isteyecek. Kılık kıyafetini düzeltiyor. Üstüne başına çeki düzen veriyor. Önünü ilikliyor. Kapısına öyle bir dokunuyor ki, sanki kapıya değil de müdürün kalbine dokunuyor. Gir, emrini duymadan girmiyor. Emri duyar duymaz, son bir kontrol ve telaş… Önünü ilikleyip içeri giriyor. Lütfetseniz de şöyle olsa, o engin bilgilerinizle şu meseleyi halletseniz… tarzı cümlelerle halini arz ediyor. İstiyor…

Yaa sonuçta o bir kul. Bir fani. Sizin benim gibi bir insan. Ona bile böyle boyun büküyorsak, el pençe divan duruyorsak ya onu yaradana  ne demeliyiz? Nasıl istemeliyiz?

Allahım bana şunu ver, bunu nasip et, bunlardan koru, şunları nasip et… demek ne kadar edebe uygun olur? Biz zaten ücretimizi peşin almışız. İstemeye hakkımız varmış gibi değil, rabbimizin mağfiretine sığınarak istemeliyiz. Bize verilen nimetleri gözünüzün önüne getirin;

  1. O bizi yoktan var etmedi mi? Yokluktan alıp bizi sonsuza programlayan rabbimiz değil mi?
  2. O bizi insan olarak yarattı. O isteseydi, bu dünyaya bir taş olarak da gelebilirdik. Çiçek olarak da gelebilirdik. Yokluk aleminde bir hiçken Onun halifesi konumuna yükseldik. Meleklerin bile imrendiği bir konuma…
  3. Öyle bir peygambere ümmet eyledi ki, ne kadar şükretsek hakkını ödeyemeyiz. Ümmeti ümmeti diyerek yaşadı. Ümmeti ümmeti diyerek ötelere uçtu.
  4. İslam gibi bir dinle şereflendik. Hak din islamdan habersiz de yaşayabilirdik.
  5. İslamın yaşandığı şu mübarek topraklarda doğduk. Hindistanda fareye tapan bir ailede, beldede de  dünyaya gelebilirdik…

Zikir, fikir, beden, sağlık gibi saymakla bitiremeyeceğimiz binlerce nimet. Biz bu nimetleri önceden almışız. Cenneti istemek ise rabbimizin mağfiretine sığınmaktır.İsterken de bunun bilinciyle hareket etmeliyiz. Saygıda kusur etmemeliyiz. Silahımızı doğru kullanırsak, hedefi on ikiden vururuz…

Bunun yanında, biz kendi çocuğumuza bir hediye alırken bile süslüyoruz, paketliyoruz. Özen gösteriyoruz. Peki, Hediye rabbimize ise!!!

O zaman ona göre bir üslup kullanmalıyız…

Ey yüceler yücesi rabbimiz! Her şeyi gören, her şeyi duyan, her şeyi bilen rabbimiz. Bütün noksanlardan, kusurlardan uzak rabbimiz. Her şey kudreti altında olan, şükre layık tek rab, tek mabudumuz. Senden başka gidecek kapımız yok. Senden başka derdimizi açabileceğimiz kimsemiz yok.

Senden af dilemeye geldim.

Bizim bildiğimiz, bilmediğimiz; senin ise muhakkak bildiğin bütün günahlarımızı affeyle…

Seni anmadığımız bütün vakitlerimiz için bizleri affeyle…

Verdiğimiz sözleri unuttuğumuz için bizleri affeyle…

Değerimizi kıymetimizi düşürdüğümüz için affeyle…

Emredileni yapmadığımız için affeyle…

Affedersin ümidiyle işlediğimiz günahları affeyle…

Hep ertelediğimiz için affeyle…

Yapmadıklarımız ve yapamadıklarımız için affeyle…

  •  

Kabul et Allahım, seni az da olsa zikrettiğimiz anları…

Kabul et Allahım, az da olsa kıldığımız namazları…

Kabul et Allahım, döktüğümüz gözyaşlarını…

Kabul et Allahım, şükrümüzü…

Kabul et Allahım, dualarımızı…

Bu şükür nimetini, tevbe nimetini, sana olan mahcubiyetimizi elimizden alma Allahım. Kalbimize gönlümüze senin ve resulünün aşkını nasip eyle. Rızana ulaşmayı, cemalullaha erişmeyi nasip eyle.(amin) 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum