Denizin yakarışı...

Denizin yakarışı...

Abdürreşid Şahin'in yazısı...

YATAĞIMDAN FIRLAYARAK odanın içinde dolaşmaya başladım. Ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. İçimdeki sıkıntıyı gidermek istiyordum. Fakat aklıma yapacak hiçbir şey gelmiyordu. Çaresiz bir halde yumruklarımı sıkıp bir off.. çektim. “Nedir bu hal? Ne oluyor bana?” diye düşünürken, odanın dağınıklığı gözüme ilişti. Ayaklarımın dibinde oraya-buraya atılmış elbiseler, bir yanda devrilmiş bir halde duran tabure, yanda üzerine havlu atılmış sandalye, duvar kenarında solmaya yüz tutmuş çiçekler, ortada kitapları etrafa saçılmış kitaplık ve hemen karşısında üzerinde bir sürü kaset ve bir de walkman bulunan dağınık bir sedir. Her yerden karışıklık ve boşvermişlik okunuyordu. İçim dışıma dönmüş, odanın içine yansımış gibiydi. Odaya bakıp kendi içimi seyrediyordum sanki.

Bir teselli bulurum ümidiyle kitaplığa yaklaşıp, bir kitap aldım. Sayfalar önceleri yavaşça gözlerimin önünden geçerken birden hızlanmaya başladı. Daha sonra bir diğer kitaba uzandım, derken bir diğerinden başka bir diğerine... Sıkıntım azalacak yerde daha da artıyordu. Elimdeki kitabı fırlattım ve kapıyı hızla çarparak odayı terk ettim.

Aklıma oyalanacak bir şey gelir gibi oldu ve derhal diğer odaya yöneldim.

Odaya girişim bir şeylerden kaçıp bir sığınağa koşan birinin hali gibi geldi bana. Bir müddet yarı karanlık odanın içinde oyalandım, fakat aradığımı orada da bulamamıştım. Zira ne aradığımı bilmiyor veya bilmek istemiyordum. Odanın içinde bir müddet daha oyalandım, sonra bir “off..” daha çekerek mutfağa yöneldim. “Bir şeyler yersem rahatlarım” diye düşünüyordum. Tencerenin kapağını açıp soğuktan yağları donmuş yemeği görünce “Şimdi bunu kim ısıtacak?” diye iç geçirdim. Isıtmaktan üşenip bir parça ekmek kopardım ve yemeğe bandırdım. Ekmeği ağzıma atıp hızlıca atıp yutmaya kalkınca, lokma boğazımda kaldı. Hemen bir bardak su doldurup bardağı ağzıma götürürken, ellerimin titreyişini fark ettim. Bardak neredeyse yere düşecekti. “Ne oluyor bana böyle? Ne bu halim?” diye söylenerek, tekrar odama döndüm.

Ruhum ve kalbim dehşetli sıkıntılar yaşıyordu. Sonsuz bir çukura düşmüş, karanlıklar içinde tutunacak bir dalımın olmayışının ızdırabını yaşıyordum sanki. Hiçbir şey teselli vermiyordu bana. Uyumayı denedim, fakat nafile. Kafamda “Niye şöyle, niye böyle? Falanca bunu niye öyle yaptı?” gibisinden sorular, zihnimde onca vesvese ve şüphe, hayalimde bunca endişe ve günahlarımla nasıl uyuyabilirdim ki...

Derken doğrulup yine kitaplığın başına oturdum. Bir şeyler yazmayı denedim, fakat kağıtları boş yere karalayıp çöp kutusunu doldurmaktan ileri gidemedim. Sonunda bulunduğum hali yazmak geldi aklıma ve aşağıdaki satırları karaladım.

Kara bir sessizlik kuşattı her yanımı

Gözlerim açık fakat göremiyorum hiçbir şeyi

Duyuyorum fakat anlamıyorum sesleri

Boşlukta soluyor kalbim, yaşıyorum yokluğun yoksulluğunu.

Kağıt parçalarını bir kenara bırakıp tekrar yatağıma uzandım. Şimdi kendimi daha rahat hissediyordum. Tam uyuklamak üzere idim ki, garip bir şey oldu. O da ne ! Tavan aşağıya çöküyordu sanki. Sadece çökmüyor, üstelik daralıyordu da. Bir an, küçükken sık sık gördüğüm bir rüyayı hatırlayıp “tabut” diye haykırarak dehşete kapıldım. Mazi birden gözümün önünde canlandı. Akşamları annem beni yatağıma yatırıp ışığı söndürdüğünde içimi derin bir korku sarar, odanın daraldığını hissederdim. Kendimi o düşünceden uzaklaştırıp uyuduğumda ise, rüyamda musalla taşı benzeri bir şeyin üzerine yatırılmış olduğumu düşünür ve üzerime doğru yüzlerce tabutun geldiğini görürdüm. Korku içinde yatağımdan fırlayıp ağlamaya başlar, babam veya annem gelip teskin edinceye kadar da susmazdım. Şimdi çocukluğumda yaşadığım o duyguları tekrar yaşıyordum.

“Yoksa bütün bu olanlar gerçek miydi? Yoksa ölmüş de tabuta mı konmuştum?” Birden içimi korku tufanı sardı. Tavan hâlâ küçülüyor, tabut iyice belirginleşiyordu. Küçüldükçe küçülüyor, vücudumu sıkmaya başlıyordu. Cesedim tabutla beraber küçülüp daralırken kalbimin de daraldığını hissedebiliyordum. Bir an içim dışıma çevrilir gibi oldu. İçimden dışarıya doğru bir şey çıkıyor, tavanın üstüne yansıyıp onunla birlikte genişliyor ve gittikçe belirginleşiyordu. Bir kalpti bu; üzerinde bir topaç onu parçalarcasına dönüyordu. Topaç döndükçe, ağrı dayanılmaz bir hal almaya başladı. Sonunda “Allah’ım, ne olur kurtar” diye bir yakarış duydum. İşte o yakarışla birlikte tablo değişmeye başladı. Bir kozalak şekline dönüştü. Kozalak içinden bir ses “Allah’ım çıkar beni bu daracık dünyadan, yırt kabuğumu, uçurt beni sonsuzluğa ve Sana” diye yakarıyordu. O yakarışı kalbimde hissedebiliyordum.

Sonunda kozalak çatladı. Bir kelebek çıktı içinden. Tavan yarılmıştı ve kelebek sonsuzluğa uçuyordu. O bembeyaz kelebeği görür görmez "Allah’ım, bu bir mucize” demekten kendimi alamadım. Kelebeğe dikkatlice baktığımda, kanatlarında çeşit çeşit renkler ve desenlerle yazılmış bir yazı fark ettim. İçimden “Bir dua bu ” diye geçirdim ve kendimi kelebeğin kanatlarında bekaya uçuyormuş gibi hissettim. Fakat bu uzun sürmedi. Tablo tekrar değişti. Yeniden bir topaç ve tekrar bir kelebek, bir topaç bir kelebek derken, ter içinde uyandım. “Ne garip rüya” diye söylendim kendi kendime; “sanki gerçek gibi.”

Çabucak yatağımdan fırlayıp giyinmeye koyuldum. Bir yandan da “Çıkmalıyım bu mezar gibi daracık odadan, kaçmalıyım buradan” diye mırıldanıyordum.

Evden hızlıca çıkarken, ruhum özgürlüğe koşuyor gibiydi. Ellerim cebimde, zihnim gördüğüm rüya ile meşgul, yürüyordum. Sırtımda bir sıcaklık hissettim ve başımı çevirir çevirmez gördüğüm manzara karşısında hayret içinde kalıp “Rabbim ne harika bir bulut” diye söylendim. Belki de ömrüm boyunca gördüğüm en beyaz ve en parlak buluttu baktığım. Güneşin okları bulutlar arasından süzülüp yüzümü okşarken, içimde hoş bir rahatlama hissettim. Bütün sıkıntım bulut süngeriyle silinmiş, uçmuştu sanki. Bulutlar içinde uçan bir kuş misali hafiflemiştim.

O anda aklıma Sultantepe korusuna gidip çam ve ardıç ağaçları arasında güneşin batışını seyretmek düşüncesi geldi ve düşündüğümü uygulamak üzere yola koyuldum. Yol boyunca içim kâinatla kucaklaşmak, kafamdaki sorulara oradan cevaplar bulmak arzusuyla dolup taştı. Bir an önce oraya ulaşmak için sabırsızlanıyordum.

Ve işte oradaydım. Daha içeri girer girmez; öğle üzeri yağan yağmurun ıslattığı toprak ve çam kokularını ciğerlerime çektim. Ne kadar da rahat hissediyordum kendimi. Her şey kusursuzdu.

Rüzgârın ardıç ağacına söylettiği müziğin ve kuş cıvıltılarının eşliğinde yürümeye devam ederken, denizi ve günbatımını seyredebileceğim bir köşe aradım. Uygun bir yer bulup oturduğumda gözlerim gördüğü manzara karşısında mest olmuştu. Kafam ise hâlâ günün muhasebesiyle meşguldü. Dünya ne kadar da garipti! Daha bir saat öncesine kadar karanlıklar içinde sıkıntıdan kıvranan da bendim, şimdi Allah’ın sunduğu bu harika güzellikler arasında cenneti yaşayan da. “Nedir bu hal; neden az önce öyle de şimdi böyle?” diye sorgularken, gözüme bir kayık ilişti. Dalgalar arasında bir aşağı bir yukarı inip çıkan kayığı görünce, mazide yaşadığım bir günü hatırladım. Dev dalgalarla boğuşurken Rabbimin yardıma koştuğu o dehşetli günü tekrar yaşadım ve bir kağıda aşağıdaki satırları karaladım.

İniş ve çıkışların dünyası dalgalar içinde bir sandal

ve bir genç asılıyor küreklere bir an dalgaların tepesinde

derken bir an dalgalar onun tepesinde, yorulmuş iniş ve çıkışlardan

fırlatıp atıyor kürekleri ve bırakıyor denizin akışına sandalı

teslim oluyor denizin ve kendisinin sahibine

Yavaş yavaş cevaba ulaşıyordum şimdi. Deniz aradığım cevabı fısıldıyor gibiydi.

Bir müddet korudaki açıkhava akvaryumunu ve önündeki taşları seyrettim. Taşlar halka şeklinde sıralanıp merkeze doğru küçülüyor ve iç içe sıralanmış halkaların tam ortasında bir ardıç ağacı yükseliyordu. Yaşlı ardıç ağacının dalları yer yer kurumuş haldeydi. Diri kalan dalları ise yerden göğe doğru spiral bir merdiveni andırıyordu. Gözlerim ardıç ağacının dalları arasında gezinirken o anda ağacın tepesi hizasında uçmakta olan martıları farkettim. Hayalimi martılara bindirip tekrar maziye döndüm. Sorularıma geçmişimden cevap bulma ümidindeydim.

İnsanlardan, kaprislerden, problemlerden, sıkıntılardan, sorulardan ve ölümden kaçtığım bir gündü o gün. Sandalla denize açılmış, sahilden yeterince uzaklaştığımda denizin ortasında kendimle başbaşa kalmıştım. Bir yandan denize akseden görüntümü seyrederken bir yandan da geçmişimi sorguluyordum. Küçüklüğümde gördüğüm rüyayı o zaman da hatırlamıştım. Köyün minaresinden gelen selâ sesini dinlerken, bir mezar suretine dönmüştü mazim. Babamı, halamı, dayımı, ölen arkadaşlarımı, daha nicelerini, bebekliğimi, çocukluğumu, ilk, orta ve lise yıllarımı, babamla geçirdiğim mutlu günleri, eski dostlarımı, hayallerimi, isteklerimi düşündüm. Şimdi, hepsi birer cenaze olmuş, o ânıma yığılmıştı. Sadece geçmişim değil, geleceğim de bir mezar görünümünde idi. Annemin, kardeşlerimin, akrabalarımın, dostlarımın, kendimin bir gün gelip gireceği koca bir mezar... Hem daha şimdiden terkediyorlardı beni. Çok sevdiğim ineğimi bana sormadan satmışlardı. Dost bildiğim arkadaşlar bana sırt çevirmişlerdi. Çok sevdiğim insanlar hoşlarına gitmeyen bir yol çizdiğimden dolayı beni ne kadar da sıkmışlardı. Ne sevgimin karşılığını görebiliyor, ne de arzularıma ulaşabiliyordum.

Herşey benden kaçıp kopan bir tabut olmuş, o günüme elemler yağdırıyordu. Yaptığım işler mânâsız, sıkıcı ve gayesiz geliyordu bana. Çünkü onlar da göçüp gidiyordu.

Izdırap içinde denizdeki aksimi seyrederken, hayalimdeki görüntü diplere doğru kaydı. Görüntü küçülmüş, bir kalp şekline bürünmüştü. Bir kalb —elemlerden, ölümlerden, sıkıntılardan ve günahlardan kararmış bir kalb.Ve kafamdaki her soru, ya şöyle olursa, ya böyle olursa gibisinden vehimler, birer yılan olmuş, kalbimi ısırıyorlardı. O an bir “ahh..” sesi çıktı dudaklarımdan. Ah şimdi karşıma biri çıkıp “Dile benden ne dilersen” dese ve her dilediğimi yerine getirse. Ölen dostlarımı, mutluluğu, huzuru ve her ne istiyorsam onu ebediyen verse. Ne kadar da âcizdim doğrusu; ne gideni geri getirebiliyor, ne de gelenin terkedip gitmesine engel olabiliyordum. Üstelik yaşadığım an bile gidenlerin, gelip de gidecek olanların ve çevremdeki herşeyin açtığı yaraların ızdırabı içindeydi. O an kendi güçsüzlüğümün ve zayıflığımın ne derece büyük olduğunu farkettim.

İşte o an beni bu sonsuz acz ve fakirlikten kurtaracak, elem ve sıkıntımı giderecek; bugünün ve yarının, geçmişin ve geleceğin , dünyanın ve âhiretin, sevginin, mutluluğun ve tüm isteklerimin sahibi olan ve de bunları bana vermeye gücü yeten nihayetsiz kudret ve merhamet sahibi Biri olabilirdi. Sonsuz aczime karşı sonsuz kudretiyle, hadsiz ihtiyaçlarıma karşı nihayetsiz rahmetiyle cevap verebilecek biri.

İçimden Allah diye haykırasım geldi o an. Ondan başka merci ve dayanak olmadığını anlayarak açtım ellerimi. Ona yönelmenin sevinciyle ağladım, ağladım, ağladım.

O günkü hisleri yeniden yaşar gibi oldum; ve yaşadığım halin ismini koymak için, mazideki yolculuğuma devam ettim.

Bir gün yüksek bir tepeye çıkmış, beyaz saçlı kara dağların tepesindeki karların güneş ışığı altında tel tel çözülüp ırmak oluşunu seyrediyordum. O küçücük nehirler kıvrım kıvrım yılanlar misali baharın bereketli yağmurları ile eriyen karların sularıyla coşmuş, etrafında çer çöp ne varsa, sahile sürüklüyordu. Denizin açıklarında güneş dev yakamozlarıyla gülümserken, sahil kısımları ırmakların taşıdıklarıyla kirlenmiş ve koyulaşmış bir haldeydi. Sanki yine kalbimi seyrediyor gibiydim.

Kıyıdaki karartı yavaş yavaş denizin içine doğru genişliyor ve güneşin ışıktan gülücükleri siliniyordu. Bir müddet sonra kuzeyden gelen dev kara bulutlar denizle güneşin arasına girmiş, semayı karanlığa boğmuştu. Bulutun gölgesi, denizin yüzündeki karanlığı iki kat daha artırırken, gündüz ortasında hava kararmış gibiydi. İnsanlar da gelecek fırtınayı sezerek evlerine kaçışıyordu. Bense denizin yüzündeki o müthiş sıkıntıyı seyrediyordum. Seyretmiyor, âdeta yaşıyordum.

Dosttan ayrılmanın sıkıntısıydı bu, güneş ışıktan parıltılarla gülümsemiyordu artık. Kara bulutlar denizin karasına karışmış; zulmet içinde zulmete boğmuştu denizi. Küçülmüş de yok olmuştu deniz. Koca gövdesindeki dev dalgalar semaya yönelen minik eller olmuş, dua ediyor gibiydi. Esen rüzgâra karışan sesi bir yakarışı andırıyordu. Beraber yakarıyorduk semanın sahibine.

Derken bir şimşek çaktı semada, yıldırımlar davul çalarak müjdelediler kâinat sahibinin yardımını. Rablerinin emriyle hemşirelere dönüşen bulutlar rahmet suyu akıttılar denizin yarasına. Ve bir ümit belirdi denizin yüzünde, su üstüne çıkmaya başladı kirleri. Ay söküp atmak istercesine, pençesini kirlere sapladı ve gel-git manevrasına başladı. Nihayet, üfle emrini alan rüzgâr ayın yardımına koşarak dev kir dalgalarını cehennem sahiline doğru sürükledi.

O akşam sahile inmiş, ay ışığı altında dev dalgaların karaya çarpıp un-ufak oluşunu seyretmiştim. Sanki deniz bir an önce kirlerden sıyrılıp dostu güneşe kavuşmak istiyor gibiydi. Bu kavuşmayı denizle birlikte yaşamak için ertesi sabah tekrar sahile koştum.

Tablo mükemmeldi. Gündüz gecenin karasına mas-mavi tülünü çekip, güneş dağların ardından çıkmaya başlarken, deniz küçük çırpıntılarla hoşâmedi merasimine hazırlanıyordu. Bense o anki duygularımı şu şekilde ifade etmiştim;

Ay yavaş yavaş gevşetirken denizin sırtından pençesini

Güneş henüz atmaktaydı ağlarını karanlığın üzerine

bir balık misali güneşin ağına takılan dalgalar

anladılar sonunda çırpınmanın nafile olduğunu

teslim oldular güneşle yazılan kaderlerine

Derken nurdan bir el araladı göğün perdesini. Güneş ışıktan telleriyle denize parıltılı düğümcükler atarken, ufukta uçuşan sıra sıra martılar pena-misal kanatlarıyla ışıktan tellere dokunup kâinatı dile getirmişti. Kuşlar ötüşerek, yapraklar titreşerek, dalgalar söyleşerek, rüzgâr fısıldayarak denizin duasını okuyorlardı.

Bir yakarış, bir duaydı bütün bu yaşadıklarım. Bir istiğfar, bir temizlenişti bütün bu olanlar. Kalbimi günahlarla, şüphelerle, vesveselerle kirlettikçe çevremi de çirkinleştiriyor; herşeyi ve herkesi aleyhimde görmeye başlıyordum. Bütün kâinat kardeşimken hepsini kendime düşman yapıyor, bütün varlığıyla Rabbine bakan kalbimin üzerine gafletlerle, günahlarla bir ağ örüyordum. Sonunda Bâkiye ve bekâya meftun olan kalp ve ruhumla hadsiz ızdıraplar içinde cehennemî bir haleti yaşıyordum. Ve işte o ızdırabın içinde kendi acz ve fakrımın nihayetsizliğini anlıyor, beni o halden kurtaracak tek mercii; kalbimin, ruhumun ve herşeyin sahibi, istiğfarla beni kendine celbeden, Gafur Rabbimi tanıyordum. Ondan af diliyordum ve istiğfarım bir şefaatçi olarak beni Onun dergahına taşıyordu .

Evet Hz. Ali doğru söylüyordu; bizler Allah'ın dininde birer kardeşken, üzerimizdeki pislik ve kalplerimizdeki kötülük ayırıyordu bizleri veya ayrı gösteriyordu. Kuddüs olan Rabbim ise kâinatı temizleyip zinetlendirerek sanatını sergilediği gibi, beni de manevî kirlerden arındırarak kendine güzel bir ayine yapmak istiyor ve bunun için günahla kararan kalbimi azab içinde bırakarak onları cehennem ateşinde yakıp kalbimi temizliyor ve beni kendine yakınlaştırıyordu. Ve bana da, kalbimi temiz tuttukça kendi ayinemde Onu tanımanın huzurunu yaşatıyordu.

O an tâ uzaklardan gelen vapurun sesiyle irkildim. Gözümü kaldırdığımda, güneş dünyanın batısında henüz batmıştı. Vapurun düdüğü günün bitişini ifade ediyordu sanki. Kulağıma Üsküdar minarelerinden okunan ezan sesleri gelirken, gündüz son duasını okuyor ve gündüzün günahlarını örten gece de istiğfarına başlıyordu.

Ruhum ve kalbim bu şirin düşüncelerle coşarken ellerimi semaya kaldırdım. Derken kalbimde serin bir rüzgâr esip ses tellerimi titreştirdi ve dilimden günün son kelimesi döküldü: “Amin”.