Mehmet KAZAR

Mehmet KAZAR

Bir gece yürüyüşünün düşündürdükleri

A+A-

Gelin beraber yürüyelim. Bir yaz gecesi; biraz yürüyüşe çıktım. Şehir rengârenk. Hayat akıp gidiyor. Geceyi aydınlatarak akıp giden zamana ortak oluyor şehrin ışıkları. Attığım her adım, akıp giden hayat hakkında beni düşüncelere sevk ediyor. Kendimi bildim bileli hayatın hakikatini anlamak üzerine düşündüm çoğu zaman. Hayat denen sır neydi ve nereden geliyordu? Fıtrat, bunu düşünmeyi gerektiriyordu ve kendini bilen bunu düşünmeliydi.

Dünya denen gezegeni sadece yaşadığım ilçe olarak hayal ederdim küçükken. Uzaktan dağlarla çevrili olan yaşadığım ilçenin dağlarına kadar bilirdim dünyayı. Dünya o dağlara kadar vardı benim için, her şey oraya kadar. “Eskimiş her şeyi o dağların arkasına atıyorlar” diye hayal ederdim. Benim için orası sınırdı; dünyanın sonu yani. Ötesinde ne var bilmiyordum. Çocukluk işte. Belki de çoğu çocuk benim gibi düşünüyordu. Bilemiyorum.  

Yürümeye devam ediyorum. Karanlığın her tarafı sardığı gecelerde, şehirler karanlıktan habersiz ve gürültülü bir şekilde dünyaya ayak uydurmaya çalışıyor. Şehrin ışıkları altında yürümeye devam ederken hayatın mazi tarafında kalan yıllarımı düşünüyorum. Tozlu raflarda yalnızlığına terk edilmiş kitapların sararmış sayfaları arasında kalan eski takvim yaprakları gibi duruyor geçen yıllar. Hayat, geriye asla dönmeyecek bir surette biz zaman ve mekanla kayıtlı olan faniler için geleceğe doğru akıtılıyor; tüm zaman ve mekanların Sahibi tarafından.

Geçen yıllar, sıkıntıyla geçmiş olsa bile yine de özlem duyuluyor o gelip geçen yıllara. Hayat gidiyor diye mi bu özlem? İnsan hayatta olmayı seviyor. Bu hayatın sona doğru gitmesini ve bir gün son bulmasını istemiyor. Sonlu bir hayata kalp razı değil. Dinle kalbini;

“Kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fâni dünyaya razı değildir" diyerek bu hakikate ışık tutar Bediüzzaman. Ey dost! Bu yazıyı okurken sende sonsuzluğu düşün ve hakikat penceresinden bakarak kalbinin sesini dinlemeye çalış.

Bir sel gibi yıllar hayatı önüne sürükleyip götürüyor. Fakat aynı zamanda olgunlaştırıyor da. Kişinin hayatının olgunlaşması daha önemli ve hayatın nereye doğru aktığını bilmek en önemlisidir. 

Nereye akıyor hayat? Hayatın nereye doğru aktığını bilmeyenlere ve her şeyi sadece bu hayat ile sınırlayanlara ne demeli? Onlarda bir gün bulabilecek mi hayatın gerçeğini? Giden bu hayat sermayesi bitmeden farkına varabilecekler mi? Zararın neresinden dönülse kardır. Kim bilir, belki az bir karla çok kazançlar elde edilecek. Ya bulamayıp da bir ömrü gafletle geçirenlere ne demeli? 

Hayat koşulları hep hazırcılığa ve kolaycılığa doğru gidiyor. Ahir zamanın şartları bunu gerektiriyor belki. Fakat bu durum bize artılar mı yoksa eksiler mi kazandırıyor? Çoğu hazırcılık ve kolaycılık kalbi manen gıdasız da bırakıyor. Bir meyveyi dalından koparmayan, bir bitkiye ve çiçeğe elini sürmeyen, bir ağaca dokunmayan çağın insanı, tefekkür etmekten uzak kalıyor. Peki ya gökyüzüne bakmayı unutanlar. 

Onlar ki, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine (yatar) iken Allah'ı zikrederler ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında (derin derin) düşünürler. (Ve şöyle duâ ederler:) “Rabbimiz! (Sen) bunları boş yere yaratmadın; sen (bundan) münezzehsin, artık bizi ateşin azâbından muhâfaza eyle!” Âl-i İmrân Suresi 191. Ayeti derin düşünmeyi, tefekkür etmeyi ve göklere bakmayı ihmal etmememizi söyler. 

Ekranlara hapsolan gözler, asıl görme vazifesini ne kadar yapar? Göz tefekkürden uzaksa kalp hakikat gıdasını nasıl alsın?  

Yürüyüşümü devam ettirirken yol kenarlarındaki parkların yanından geçiyorum. Masalar dolu; kadın erkek karışık bir vaziyette masalarda oturmuş adını vermek istemediğim oyunlar oynamaktalar. Bakmadım, seslerden anlaşılıyor. Gece onları da önüne katıp hayatın mazi tarafında bırakıyor ve gidiyor. En güzel vakitlerin çoğu, dünyanın boş eğlenceleri ile tüketiliyor. Onlara göre boş değil belki. Fakat hakikat penceresinden bakınca durum öyle mi? 

Az daha ileride kahvehanelere gözüm takılıyor; tıka basa dolu. Oradakiler de dünyanın en önemli işini yapıyorlar gibi ciddi bir şekilde oyuna dalmışlar. Hayretle baktım. Onları buralara sevk eden ve buralarda saatlerce takılmayı gerektiren neydi? Bir kaç arkadaşla muhabbet mi, yoksa oranın boş oyunları mı? Ya da her ikisi mi? Gecenin en güzel vakitleri aile ve çocuklarla geçirilmesi gerekirken, onları masalarda oyunlara ve burada keyif almaya sevk eden neydi? Bu durum onları mutlu mu ediyordu? Dünyanın boğucu işleri arasında ve geçim sıkıntısının verdiği huzursuzlukları, belki buralara takılarak yüklerini hafifletmek istiyorlardı. Fakat bu durum yanlış bir arayış ve yanlış bir yoldu. Hakikat muhabbetleri bu durumu çözebilirdi. 

Eşrefi Mahlûkat olma bilinci ve imtihan edilme sırrı çoğu insanlar tarafından unutuldu. “Neden ben? Neden başıma bunlar geldi? Payımıza neden fakirlik düştü? Bu dertler hep beni mi bulur?” Ya dünyamızı kurtarma peşine düştük. Ya da daha çok dert batağına düştük. Başta nefsime söylerim tüm bunları. 

Rahatlık içinde yaşayanların zor koşullarda yaşayanları anlaması zor olsa da İslam’ca bir yaşayış toplumu feraha kavuşturabilirdi. İslam, zorda olanlara yardım etmeyi emretmiyor muydu? Fakat çoğumuz, hep kendi payımıza düşenden daha fazlasına talip olmayı istedik. Böyle bir durumda suçlu olan bizleriz. Bu da imtihanın bir parçasıydı. Fakat biz bu durumu görmezden geldik. Çoğu şeyler nefse hoş geldi. Şeytanın sağdan yaklaşmasına kandık ve yanlışı doğru bildik. Belki de çoğu insanın imtihanı unutup dünyaya dalmasının sebebi rahat içinde yaşayanların zor durumda yaşayanları görmezden gelmesidir. Böyle bir duruma sebebiyet vermiş isek nasıl hesap vereceğiz? Buda ayrı bir konu.

Darlık da imtihandı varlık da. İkisi arasındaki dengeyi koruyamadık. Varlıkta olan, daha çok varlığına varlık kattı. Darlıkta olan ise boynu bükük kaldı. Zor koşullarda ve geçim derdi ile kavrulup gidenlerin imtihanı düşünmeye pek vakitleri olmadı. Çoğu zaman çevremdeki insanlardan bu cümleleri duyuyorum. Geçim derdi de bir imtihandı. Fakat çoğu insan zorluk içinde bile olsa Rabbinden vazgeçmedi. Bazen bir ekmeği bile evine götüremeyenler oldu. Dünyanın çoğu yerinde insanlar açlıkla boğuşurken, biz zayıflamak için diyetler yaptık. Dünya işte böyle bir yer. Rabbinin rızasını kazanmak için çırpınanlar olmasa dünya nasıl ayakta durur Allah bilir. 

Yürüyüşüm devam ediyor. Şehirlerin eğlence yerlerine ve sosyal çehrelerine uzaktan bakınca, insanların böyle daha mutlu olduklarını gösteriyor gibi bir hal var. Lüks mekanlara bakıyorum; oralarda oturanlar, konuşurken kahkahalar atıyor ve sesleri şehrin gürültüsüne karışıp gidiyor. Bir tarafta keyif içinde yaşayanlar bir tarafta da keyif bulmaya vakti olmayanlar. Hepsi için; “Rabbim, Sen buradakileri ve bizleri doğru yola sevk et. Bizleri doğru yolundan ayırma. Kalplerimizi İslam üzerine sabit kıl. Bizleri nefis ve şeytanın tuzaklarından uzak eyle.” Diye dua ettim. Kimsenin haberi yoktu bu duadan. Yoldan geçen birinin onlar için dua ettiğini bir Allah biliyordu. Bu yeterdi. Allah bilsin yeter.

Yürürken, lüks otomobilleriyle son ses müzik dinleyenleri ve sigara dumanını arabanın camına üfleyenleri de görüyorum. Herkes yaşamaya ve eğlenmeye çalışıyor elbet. Yaşamayı verenden bihaber çok insan var. Rabbini unutan o kadar çok ki. Gaflet bir sis gibi çökmüş her yere. Yürüdüğüm şehri de kaplamış bu gaflet sisi ve hayatın çoğunu da. Hakikati görme mesafesini gaflet sisi kaplamış durumda. Kimsenin kalbini açıp bakmadık elbet. Haddimizde değil. Fakat hal dili çoğu hakikatleri anlatır. Başta sana söylerim ey nefsim! Yürümeye devam et ve uyan! Sanal âlem, oyunlar, eğlenceler, komediler, televizyon başında geçen vakitler hayata gaflet dağıtıyor ve zaman çarkını hızla çeviriyor. Biz farkında olmadan yıllar su misali akıyor.

Bu gece Cuma gecesi ve yatsı ezanı okunuyor. Birkaç ihtiyar camiye doğru yürümekte; parklar, kahvehaneler, lüks mekanlar doluluğundan ödün vermiyor. Ezanı da pek işitmiyor gibiler. İnsanlar eğlenmeyi daha çok seviyor gibi. “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” Buyurur En’âm Suresi 32. Ayette Rabbimiz. Bu ayeti de burada kalbimize işleyelim.

Bir gaflet sarmış bizi. Sahi, dünyada ne işimiz vardı? Ne zaman gafleti dağıtıp kendimize geleceğiz? Kendimizi ne vakit bulacağız? 

Yürümeye devam ediyorum. İşte son ses müzikle yaklaşan bir araba daha, tabi drift atmayı da ihmal etmiyor. Neyse, bu yazdıklarımda nasip olursa yeni kitabıma eklemek üzere bir yazı olsun. Dedim... Demiştim ve ajandamda bu yazıya tekrar göz atınca aradan neredeyse iki yıl geçtiğini fark ettim. Bu cümleden sonra yazılanlar şimdiye kadar okuduklarınızla arası neredeyse iki yıl. Şimdi bir yıl bu korona virüs musibetinin üzerinden geçmiş ve dünya bu musibetle imtihan edilmektedir. 

Şimdilerde resmi yasakların olmasından dolayı gece dışarı çıkamaz oldu insanlar. Kahvehaneler, kafeler, lüks mekanlar ve parklar boş kaldı. Dünya durdu sanki. Camiler boş kaldı. Herkes korkar oldu kendinden virüs bulacak diye. Dinin emrettiği temizliğe çok dikkat edildi. Belki çoğu insan kendini sorguya çekti ve bu korona musibetinden kendine bir ders çıkardı. Şimdi herkes kıymetini bilmediği o rahat günlerin özlemini çekiyor. “Hayat eskisi gibi olsa da rahat bir nefes alabilelim” söyler oldu insanlar. Hayat eskisi gibi olsa da çoğumuz zamanla yine gaflete dalacağız. İnsanoğlu rahata erdi mi çabuk unutuyor meşakkatle geçen günleri. Rahat günlerin kıymeti bilinmezse elden gidince anlaşılır. Belki de üzerimize çöken bu gaflet uykusundan uyanışımıza vesile oldu bu musibetler. Fakat çoğu insan yinede gafletten uyanmadı. Siz ne dersiniz?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum