Zafer KARLI
Yirmi Altıncı Söz — Kader Risalesi Notları
Yirmi Altıncı Söz'ün Ana Maksadı
Yirmi Altıncı Söz, kader ve cüz-i ihtiyarî meselesini ele alır. Maksadı, insanın irade ve mesuliyetini muhafaza ederken Allah'ın ilim, irade ve kudretinin mutlaklığını da koruyan Ehl-i Sünnet ve Cemaat çizgisindeki muvazeneyi ortaya koymaktır.
Risale-i Nur'da bu mesele; insanın kendi fiillerini yarattığını iddia eden Mu'tezile (“ef'al-i ibadın hâlıkı kuldur” diyenler) ile insanın iradesini ve mesuliyetini hiçe sayan Cebriye (“kul rüzgârın önündeki yaprak gibidir” diyenler) batıl akımları arasında bir muvazene-i hakikat (hakikat terazisi) şeklinde yürütülür.
Esas Düstur: Kader, Allah'ın ilm-i ezelîsiyle eşyanın ve hadiselerin mahiyetini ve zaman-ı haricide alacakları şekilleri bilmesi ve takdir etmesidir; cüz-i ihtiyarî ise kulun meyil ve kesbine bakan cihettir.
BİRİNCİ MEBHAS: Kader, Cüz-i İhtiyarî, Hayır-Şer ve Mesuliyet
Kader ile Cüz-i İhtiyarî Birbirine Zıt Değildir
Kaderin ihâtası, insanın cüz-i ihtiyarîsini iptal etmez; cüz-i ihtiyarînin varlığı da Allah'ın mutlak ilim ve kudretini sınırlamaz. İnsan kendi iradesiyle bir fiile meyleder ve onu kesb eder; o fiilin haricî vücudunu ve bütün neticelerini ise Hâlık-ı Küll-i Şey olan Allah yaratır. Dolayısıyla kader ile cüz-i ihtiyarî, iki zıt kutup değil; biri Cenab-ı Hakk'ın rububiyetine, diğeri kulun ubudiyetine bakan iki mütemmim esastır.
- Ayet: “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye (kadere) göre yarattık.” (Kamer Suresi, 49)
- Ayet: “Dileyen ondan öğüt alır. Zaten Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar...” (Müddessir Suresi, 55-56)
Cüz-i İhtiyarî Mesuliyeti, Kader İse Gurur ve Ucubdan Kurtuluşu Netice Verir
Cüz-i ihtiyarî, insana nihayetsiz acziyle beraber teklif ve mükellefiyeti ihtar eder; ona ”Sen serbest değilsin, vazifedar bir kulsun” der. Kader ise muvaffakiyet ve hayır anında insana hitap edip, kâinatın mâliki olmadığını ve kibir, fahr ve ucub (kendini beğenme) bataklığına düşmemesi gerektiğini hatırlatır. Böylece kul, seyyiatta (kötülüklerde) nefsini itham ederken, hasenatta (iyiliklerde) fahr yerine şükreder.
- Ayet: “Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir.” (Nisâ Suresi, 79)
- Hadis: “Amellerinizde mutedil olun... Şunu bilin ki, hiçbiriniz kendi ameli sayesinde kurtuluşa eremez...” (Müslim, Münâfıkîn 71)
Kader, Günahlara ve İstikbaldeki Tembelliğe Mazeret Olamaz
İnsan, işlediği cürümleri ve günahları kadere yıkarak mesuliyetten kaçamaz. Çünkü günah fiilinde kulun bizzat cüz-i ihtiyarîsi ve şerri intihap etmesi (seçmesi) söz konusudur. “Kaderimde bu günahı işlemek varmış” demek, kaderi günaha siper etmek manasına gelen dehşetli bir safsatadır. Kaderin insan üzerindeki fonksiyonu, teselli cihetiyle mâziye ve musibetlere bakar; istikbaldeki farzları terk etmeye ve masiyete mazeret olmaya bakmaz.
- Ayet: “Ortak koşanlar diyecekler ki: 'Eğer Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de babalarımız...' Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanlamışlardı.” (En'âm Suresi, 148)
Kader, Mâzi ve Musibetlerde Teselli ve Tevekkül Kaynağıdır
İnsan, geçmişte elinden çıkmış kayıplar veya başına gelen musibetler karşısında: ”Kader-i İlâhî böyle iktiza etmiş” diyerek teslimiyet gösterir. Bu bakış açısı, ruhu kemiren yeis (ümitsizlik), hasret ve lüzumsuz hüzünlerden insanı muhafaza eder. Fakat bu teslimiyet, asla sebeplere müracaatı (tedbiri) terk etmek manasına gelmez. Mümin, istikbal dairesinde sebeplere yapışır (imtisal-i emreder), netice hasıl olduktan sonra ise kaderin hükmüne rıza gösterir.
- Ayet: “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılı olmasın...” (Hadîd Suresi, 22-23)
- Hadis: “Sana fayda veren şeye hırs göster, Allah'tan yardım dile ve acizlik gösterme... 'Allah'ın takdiridir, O ne dilerse onu yapar' de...” (Müslim, Kader 34)
Hayırda Fahr ve Gurur, Şerde İse Nefsin Mesuliyeti Esastır
İnsan, mazhar olduğu iyilikleri, başarıları ve hayırları kendi dehasına yahut iktidarına nisbet ederek gururlanamaz. Çünkü hayrın vücudu için gereken hayatı, aklı, azaları ve en mühimi hayra meyil iktidarını yaratan ve teshil eden (kolaylaştıran) bizzat Zat-ı Zülcelal'dir. Kul burada sadece dua ve talep edicidir. Dolayısıyla hayırda şükür ve hamd gerekir. Şer ise, kulun cüz-i ihtiyarîsini tahripte ve sû-i istimalde kullanmasıyla vücut bulduğundan, mesuliyet tamamen nefse aittir.
- Ayet: “De ki: Rabbimin lütuf ve rahmetiyle, ancak bununla ferahlasınlar. Bu, onların toplayıp biriktirdikleri dünyalıklardan daha hayırlıdır.” (Yûnus Suresi, 58)
Halk Allah'a, Kesb Kula Aittir
Risale-i Nur'un en ehemmiyetli kelâmî temellerinden biri Halk ve Kesb tefrikidir:
- Halk: Bir fiilin haricî varlık sahasına çıkması, yaratılması mutlak surette Allah'ın kudretine aittir.
- Kesb: Kulun o fiili tercih etmesi, niyetlenmesi ve ihtiyarıyla ona mübaşeret etmesidir (yönelmesidir).
Kul, fiilin hâlıkı (yaratıcısı) değildir; fakat cüz-i iradesiyle o şeye mübâşeret ettiği için fiilin fâili ve mesulüdür. Bu sayede Allah'ın tevhid-i ef'ali zedelenmezken, kulun mesuliyeti de baki kalır.
- Ayet: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin üzerinde Vekîl'dir.” (Zümer Suresi, 62)
- Ayet: “Her nefis kazandığı şeye (kesbine) karşılık rehindir.” (Müddessir Suresi, 38)
Şerr-i Cüz'î İçin Hayr-ı Kesir Terk Edilmez
Kâinatta bazı cüz'î şerlerin (küçük zararların) bulunması, o şerlerin arkasındaki küllî hayırların (büyük faydaların) halk edilmesine engel teşkil etmez. Mesela, yağmurun nüzulü küllî bir rahmettir. Bazı dikkatsiz insanların yağmurdan zarar görmesi cüz'î bir şerdir. Eğer cüz'î şer olmasın diye yağmur yaratılmasaydı, bin kat daha büyük bir şer (kuraklık ve kıtlık) hasıl olurdu. Demek ki, hayr-ı kesir (büyük hayır) için şerr-i cüz'î ihtiyar olunur.
- Ayet: “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken siz ondan hoşlanmazsınız. Ve olur ki, bir şey sizin için şer iken siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)
İKİNCİ MEBHAS: Kader ile Cüz-i İhtiyarî Arasındaki Muvazenenin Yedi Veçhi
Birinci Vecih — Hikmet ve Adalet Cüz-i İhtiyarîyi Gerektirir
Cenab-ı Hakk'ın Adl ve Hakîm isimlerinin muktezası olarak insanda cüz-i ihtiyarî bulunmalıdır. Eğer insanda zerre kadar irade olmasaydı; peygamberlerin gönderilmesi (irsal-i rusül), semavî kitapların indirilmesi, teklif, emir, nehiy, sevap, ikab, mükâfat ve mücazat külliyen manasız kalırdı. Adalet-i İlâhî, mesul tuttuğu kula tercih hakkı vermeyi iktiza eder.
- Ayet: “Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussilet Suresi, 46)
İkinci Vecih — İnsan Cüz-i İhtiyarîsini Vicdanen Bilir
Cüz-i ihtiyarînin mahiyetinin tam olarak tarif edilememesi veya gözle görülür maddî bir varlığının olmaması, onun ademine (yokluğuna) delil olamaz. İnsan, kendi iç dünyasında (vicdanında) iki alternatif arasında karar verirken bir vicdanî bedahat (açık bir hissiyat) ile tercih özgürlüğünü yaşar. “Yapmak” ile “yapmamak” veya “hayır” ile “şer” arasındaki o sevk-i iradî, cüz-i ihtiyarînin varlığının en sarsılmaz şahididir.
Üçüncü Vecih — Kader, İlm-i Ezelînin Bir Nevi Unvanıdır
Kader, doğrudan doğruya ilm-i İlâhî ile alakalıdır. Allah'ın ilmi ise ezelîdir. Bizim gibi zamanın mahlûkiyet dairesinde sıkışmış akıllar, zamanı geçmiş, hal ve gelecek diye üçe ayırır. Halbuki ilm-i ezelî, zaman şeridinin yukarısından bakan bir ayna gibi, geçmişi, hali ve geleceği aynı anda, tek bir dalga boyunda ihata eder. Bu yüzden Allah'ın ezelde bilmesi, kulun gelecekteki tercihini zorlayan bir cebir vasıtası değildir.
- Ayet: “Göklerde ve yerde zerre ağırlığında hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de daha büyüğü de apaçık bir kitaptadır.” (Sebe Suresi, 3)
Dördüncü Vecih — “İlim Malûma Tâbidir” Hakikati
Kelâm ilminin en muazzam kaidelerinden biri şudur: İlim malûma tâbidir. Yani, bir şey nasıl olacaksa öyle bilinir; yoksa öyle bilindiği için o şey mecburen o şekli almaz. Mesela, bir astronomi alimi, güneş tutulmasının ne zaman olacağını dakikası dakikasına bilse ve defterine yazsa; güneş, o alim deftere yazdığı için tutulmaz, bilakis tutulacağı için alim tarafından bilinmiştir. Cenab-ı Hak da kulun kendi iradesiyle neyi seçeceğini ezelî ilmiyle bilir; ilm-i İlâhî ihtiyarı icbar etmez (zorlamaz).
Ezel ile Geçmiş Zaman Birbirinden Ayrılmalıdır
Ezel, zannedildiği gibi geçmişe doğru uzanan ucu bucağı olmayan bir “zaman şeridi” veya “başlangıç noktası” değildir. Zaman mahlûktur (sonradan yaratılmıştır). Ezel ise; geçmişi, hali ve geleceği birden tutan, ihata eden zaman dışı bir makam-ı âlidir. Dolayısıyla,” Allah ezelde benim günah işleyeceğimi yazmış, ben ne yapayım” mantığı, ezel kavramını “geçmiş zaman” zannetmekten doğan vahim bir yanılgıdır.
- Hadis: “Allah, mahlûkatın kaderlerini gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce takdir etti.” (Müslim, Kader 16) (Not: Buradaki elli bin sene ifadesi, mahlûkiyet dairesindeki idraki kolaylaştırmak için tenzil-i kelâm nevinden bir teşbihtir.)
Beşinci Vecih — Sebep ve Müsebbeb Kader Açısından Birlikte Değerlendirilir
Kader, kâinattaki hadiseleri birbirinden kopuk parçalar halinde değil, sebep-müsebbeb zinciri (münasebet-i külliye) ile bir bütün olarak ihata eder. Yani kader, sadece bir insanın öleceğini veya hastalanacağını yazmaz; o insanın hangi tedbirsizlikle, hangi sebepler tahtında o neticeye ulaştığını da birlikte yazar. Bu yüzden “Nasıl olsa kaderimde ne varsa o olur” diyerek tedbiri, tıbbı veya sebeplere müracaatı terk etmek, kaderin fıtrat kanunlarını (Sünnetullah) bilmemektir; zira tedbire yapışmak da kaderin bir parçasıdır.
- Hadis: Hz. Ömer (r.a.) veba salgını olan Şam'a girmekten vazgeçince, Ebû Ubeyde b. Cerrâh: “Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer şu muazzam cevabı verdi: ” Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz!” (Buhârî, Tıb 30)
Altıncı Vecih — Cüz-i İhtiyarî Bir Meyil ve Tercih Cihetidir
Cüz-i ihtiyarî, haricî varlığı olan, Allah'ın mutlak irade ve kudretine ortak veya rakip olabilecek müstakil bir kuvvet değildir. O, sadece bir meyil (eğilim) yahut o meylin yönünü tayin eden bir tasarruftur. İnsan iradesiyle düğmeye basar (meyleder), Allah ise o düğmenin arkasındaki devasa fabrikayı (kudretiyle fiili) çalıştırır. Kulun bu tasarrufu, miktar olarak küçük ve cüz'î olmakla birlikte, mesuliyet ve fatura açısından muazzam bir ehemmiyete haizdir.
Yedinci Vecih — Cüz-i İhtiyarî “Emr-i İtibarî”dir
Risale-i Nur terminolojisinde cüz-i ihtiyarî, bir emr-i itibarî ve nisbî olarak tanımlanır. Yani, haricî vücudu (maddî varlığı) bulunmadığı için yaratılmaya muhtaç değildir; dolayısıyla kul, bu iradeyle bir şey yaratmış sayılmaz ve şirk-i hafîden (gizli şirkten) kurtulur. Kul sadece mevcudat arasında bir ayıklama, bir tercih yapar. Bu muvazene sayesinde kul hem büsbütün iradesiz olmaktan (Cebir) kurtulur hem de fiillerine yaratıcılık nisbet etmekten (Mu'tezile) muhafaza olunur.
ÜÇÜNCÜ MEBHAS: Kâinattaki Kader, İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn
Kâinattaki Nizam, Mizan ve İntizam Kaderi Gösterir
Kâinat sergisindeki hiçbir şey tesadüfe, başıboşluğa emanet edilmemiştir. Bir çekirdeğin içine koca bir ağacın programının sıkıştırılması, her canlının azalarının tam bir mizan ve ölçüyle yerleştirilmesi, semavî ecramın (yıldızların) hassas yörüngeleri, kaderin açık ve parlak birer mührüdür. Kâinatta cari olan bu mukadderat kanunları, her şeyin mutlak bir ilm-i ezelî ve takdir-i İlâhî tahtında idare edildiğini ispat eder.
- Ayet: “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir... Göğü Allah yükseltti ve mizanı (ölçüyü) O koydu.” (Rahmân Suresi, 5-7)
İmam-ı Mübîn — İlâhî İlim ve Takdir Ciheti
İmam-ı Mübîn, kâinatın vücuda gelmeden önceki ve sonraki ilmî programını, asıllarını, köklerini ve mukadderat haritasını ifade eden bir kader unvanıdır. Geçmiş ve gelecek zamanlara daha ziyade bakar. Yani bir ağacın çekirdeği, onun İmam-ı Mübîn'den aldığı programın bir tecellisidir. Bunu maddî bir kitap yahut sadece modern bir “kod-yazılım” olarak basitleştirmek yerine, eşyanın melekût ve ilim cihetine bakan gaybî bir levha olarak anlamak gerekir.
- Ayet: “Şüphesiz biz ölüleri diriltiriz... Zaten biz her şeyi apaçık bir kütükte (İmam-ı Mübîn'de) sayıp kaydetmişizdir.” (Yâsîn Suresi, 12)
Kitab-ı Mübîn — Kudretin İcra ve Yaratma Ciheti
Kitab-ı Mübîn ise, İmam-ı Mübîn'deki ilmî programın, kudret-i İlâhî ile zaman sahnesinde haricî bir vücut giydirilmesi, yazılması ve icra edilmesi cihetidir. İmam-ı Mübîn daha ziyade ilim ve kader cihetine bakarken; Kitab-ı Mübîn kudret, irade ve kaza dairesine, yani şimdiki zamana ve meşhud kâinata bakar. Eşya, Kitab-ı Mübîn'in satırlarında kudret kalemiyle yazılan birer kelime gibidir.
- Ayet: “Yerde ve gökte hiçbir gayb (gizli şey) yoktur ki, apaçık bir kitapta (Kitab-ı Mübîn'de) bulunmasın.” (Neml Suresi, 75)
Levh-i Mahfuz ile Levh-i Mahv ve İspat
- Levh-i Mahfuz: Allah'ın ilm-i ezelîsinde olan ve asla değişmeyen, kâinatın ana kütüğüdür.
- Levh-i Mahv ve İspat: Zamana tabi olan kâinattaki sürekli değişme, yenilenme, ölüm, hayat, yazılma ve silinme levhasıdır ki, tabiri caizse Cenab-ı Hakk'ın yazar-bozar bir tahtasıdır.
Dua, sadaka, sıla-i rahim gibi salih ameller işte bu Levh-i Mahv ve İspat'taki muallak (şarta bağlı) kaderi değişmesine vesile olabilir; fakat bu durum Allah'ın ezelî ilminde bir değişiklik manasına gelmez, zira Allah o kulun dua edeceğini de ezelden bilmektedir.
- Ayet: “Allah dilediğini siler (mahveder), dilediğini de sabit bırakır (ispat eder). Ana kitap (Ümmü'l-Kitab) ise O'nun katındadır.” (Ra'd Suresi, 39)
- Hadis: “Kaderi ancak dua çevirir; ömrü ise ancak iyilik artırır.” (Tirmizî, Kader 6)
Çekirdek ve Tohumlarda Kaderin Tecellisi
Bir ağacın koca hayat tarihçesinin, yaprak ve meyvelerinin fihristesinin küçücük bir çekirdeğe sığdırılması, kaderin en muazzam ve gözle görülür bürhanlarındandır. Bu noktada modern bilimin “DNA veya genetik şifre” diyerek perdelediği hakikat, Risale-i Nur terminolojisinde kader kalemiyle yazılmış birer program ve manevî ölçüdür. Çekirdek, kaderin kâinat çapındaki muazzam tanziminin mikroskobik bir numunesidir.
DÖRDÜNCÜ MEBHAS: Musibetlerin Hikmeti, Şerlerin Mahiyeti ve Adalet-i İlâhî
Musibetler Mutlak Şer Değildir
İnsan, sığ ve sınırlı nazarıyla hadiselerin sadece kendisine bakan peşin ve zahirî yüzünü görür ve ona “mutlak şer” der. Halbuki bir hadisenin arka planında yüzlerce hikmet, rahmet, terbiye ve maslahat gizlidir. Mesela, cerrahın bir uzvu kesmesi zahiren acıdır, şerdir; fakat bedenin hayatını kurtarmak cihetiyle küllî bir hayırdır. Bu sebeple musibetlere mutlak şer gözüyle bakmak, esma-i İlâhînin hikmetini idrak edememektir.
Musibetler İstidatların İnkişafına Vesile Olabilir
Hayat, yeknesak (monoton) devam ederse, bir nevi ademe (yokluğa) esir olur, esma-i İlâhînin cilvelerini gösteremez. Hastalıklar, musibetler, açlık ve mahrumiyetler; insandaki uyuyan yetenekleri, istidatları inkişaf ettirir. İnsana aczini, fakrını hissettirerek onu sabır, dua, tevekkül ve iltica gibi en yüksek manevî makamlara ve ubudiyet hakikatine sevk eder. Musibet, ruhun elması elmas, kömürü kömür yapan bir tasfiye ocağıdır.
- Hadis: “Müfâvât (belalar) müminin günahlarını temizler.” (Buhârî, Mârdî 1)
- Hadis: “Allah, hayrını dilediği kimseyi musibetlerle imtihan eder.” (Buhârî, Merdâ 1)
Hakikî Musibet Dine Gelen Musibettir
Risale-i Nur'un en sarsıcı düsturlarından biri şudur: Hakikî musibet, dine, imana ve ahirete gelen musibettir. Dünyevî hastalıklar, mal kayıpları ve bedenî sıkıntılar sabır ve rıza ile karşılandığında günahlara keffaret olur ve fâni saati baki bir ibadet saatine çevirir. Fakat imansızlık, şüpheler, günahlar içinde dalgalanmak gibi manevî musibetler, ebedî hayatı tehdit ettiği için asıl korkulması ve ağlanması gereken felaketlerdir.
“Beşer Zulmeder, Kader Adalet Eder”
Bu düstur, adalet-i İlâhînin en derin sırlarından biridir. Bir hâkim veya bir zalim, haksız bir sebeple bir insana ceza verse veya zulmetse; o zahirî fâil (insan) bu niyetinden ve fiilinden dolayı zalimdir ve mesuldür. Fakat aynı hadiseye kader cihetinden bakıldığında, Cenab-ı Hak o mazlumun gizli kalmış başka bir hatasından veya günahından dolayı o musibete maruz kalmasına müsaade etmiştir ve bu cihetle kader adalet etmiştir. Bu sır, zalimin cürmünü asla meşrulaştırmaz; bilakis adalet-i İlâhînin kusursuz işleyişini gösterir.
Şerri Yaratmak Şer Değildir; Şerri Kesb Etmek Şerdir
Cenab-ı Hakk'ın şerleri, şeytanları veya zararlı şeyleri yaratması (halk etmesi) şer ve çirkin değildir; çünkü yaratmak küllî maslahatlara bakar. Şer olan, kulun kendi cüz-i ihtiyarîsiyle o şerri tercih edip kesb etmesidir. Mesela, ateşin halk edilişi binlerce hayırlı iş (pişirmek, ısınmak) içindir; bu hayırların yaratılması güzeldir. Bir insan elini ateşe sokup yakarsa, ateşin yaratılması şer olmaz, insanın o ateşi yanlış yerde kullanma kesbi şer olur.
- Ayet: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder.” (Şûrâ Suresi, 30)
Kadere İman, Kederden Emin Olmaya Vesiledir
Yirmi Altıncı Söz’ün bütün hakikatleri şu muvazene-i imaniye ile neticelenir:
- Cüz-i ihtiyarî ile mesuliyetini bil ve nefsini itham et.
- Kader ile gururdan, kibirden ve yeisten kurtul.
- Sünnetullah kanunları çerçevesinde sebeplere teşebbüs et.
- Vazifeni yap, halk etme ve netice dairesine müdahale etme.
- Musibet karşısında sabır, teslimiyet ve tevekkül göster.
Kul, kader imanı sayesinde Cebriye'nin “mesuliyetsizlik ve atalet” vartasından da, Mu'tezile'nin “şirk-i hafî ve firavuniyet” ifratından da muhafaza olur.
- Yirmi Altıncı Söz'ün Düsturu: “Kadere iman eden, kederden emin olur.”
“Ata, Kaza ve Kader” Münasebeti
Atâ, Kaza ve Kader Arasındaki Dinamik Münasebet
Risale-i Nur külliyatının (özellikle Mesnevi-i Nuriye ve Kader bahsinin zeyillerinin) ışığında kader mekanizması durağan değil; Kader, Kaza ve Atâ üçlüsüyle işleyen dinamik bir şeriattır:
- Kader (İlmî Takdir): Bir şeyin ne şekilde, ne zaman ve ne gibi vasıflarla vücuda geleceğinin Cenab-ı Hakk'ın ezelî ilminde tayin ve takdir edilmesidir. Proje ve plan aşamasıdır.
- Kaza (Kudretî İcra): Ezelî ilimde takdir edilen o şeyin, vakti gelince kudret-i İlâhî ile yaratılması, hükmün infaz edilmesidir. Planın fiile çıkmasıdır.
- Atâ (Lütuf ve İhsan-ı İlâhî): Cenab-ı Hakk'ın, kulun duası, sadakası, ilticası veya mahz-ı rahmetiyle kaderin muallak kanununu bozması, kanunu kanunla değiştirmesi, kazayı iptal etmesidir.
Münasebetin Hakikati:
- “Atâ, kazayı; kaza da kaderi bozar.” Bu kaide, Cenab-ı Hakk'ın Levh-i Mahv ve İspat'taki tecellisini ifade eder. Kul, cüz-i ihtiyarîsini kullanarak samimi bir dua eder yahut bir sadaka verir.
- Cenab-ı Hak, o sadaka ve dua sebebiyle, kulun başına gelecek olan bir musibeti (kazayı) atâ kanunuyla (lütuf ve af kararıyla) kaldırır.
- Kazanın kalkmasıyla, o hadisenin Levh-i Mahv ve İspat'taki “muallak kader” yazılımı da hükümden kalkmış olur.
- Ancak bu durum, Levh-i Mahfuz'daki (Ümmü'l-Kitab) ezelî ilme sürpriz değildir. Allah ezelî ilmiyle, kulun o duayı yapacağını, o sadakayı vereceğini ve Kendisinin de o duaya binaen atâ ile o kazayı kaldıracağını ezelden bilmektedir. Dolayısıyla Atâ kanunu, Allah'ın ilmini değiştiren değil; rahmetinin kudret ve adaletine galip gelmesini sağlayan İlâhî bir ihsan tecellisidir.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.