Habip ARTAN

Habip ARTAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Vefatının 60. Yılı Münasebeti ile Bediüzzaman Said Nursi Seyahatnamesi

A+A-

Değerli arkadaşım, hocam, akademisyen Dr. Öğretim Üyesi Mahmut Askeri Küçükkkaya’nın büyük emek ve uğraşılar sonucu ortaya koymuş olduğu, merhum Bediüzzaman Said Nursi’nin hayat serüvenini konu alan, O’nun çocukluğundan vefatına kadar geçen sürede gitmiş, yaşamış ve görmüş olduğu yerleri içine alan, aynı zamanda yakın tarihimize ışık tutan, seyahat esnasında büyük üstadın karşılaştığı şahısları ve olayları da detaylı bir şekilde kronolojik olarak ele alarak, okunmaya değer olmakla beraber Bedüzzaman Said Nursi’nin şahsında fevkalade iz bırakacak nitelikte bir eser olarak takdim edilmektedir. Bu kitabı şahsen, yazar kardeşimin bana hediye etmesinden sonra okuyunca ne kadar nafi ve güzel bir eser olduğunu idrak etmiş bulunmaktayım, kendilerine bu eseri bizlere kazandırmasından dolayı bir kez daha teşekkür ederim.

Bu eserde; Bediüzzaman Said Nursi’nin çocukluğundan hayatının sonuna kadar karşılaşmış olduğu zorluklar, sürgün yılları, eğitim hayatı, Cumhuriyet dönemi öncesi ve sonrasında maruz kaldığı eziyetler, zulümler, işkenceler anlatılmaya çalışılmaktadır.

Bu yazıyı çoktan beridir düşünüyordum, özellikle Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatının 60. Yılına denk gelmesi, onun ruhunu ve eserlerini yâd etmek bakımından da kayda değer olacağı kanaatindeyim. Eserde ifade edilmeye çalışılan kısımları özet olarak kendi düşüncelerimi ve hissiyatımı da katarak aktarmaya çalışıyorum:
 
Bediüzzaman Said Nursi son yüz yılın gördüğü ve şahit olduğu büyük mütefekkir İslam kahramanlarındandır.  En büyük gayesi Kur’an hakikatlerini toplumun tüm kesimlerine aktarmak olmuştur. Hayatının hiçbir döneminde Kur’an ve Sünnet den ayrılmamıştır. Hayatının her anı sıkıntılarla ve zahmetlerle, sürgünlerle geçmiştir. 

1878 yılında, Osmanlı-Rus savaşı olarak bilinen 93 harbinde dünyaya geldiği köyünden dokuz yaşında ayrıldıktan hemen sonra otuz sene hayatta kalan annesini bir daha görememiştir. Bir nevi yetim ve öksüz yaşamıştır. Doğduğu ve ayrıldığı topraklara seksen iki yaşında vefat edene kadar gidememiştir.
Bediüzzaman Said Nursi seyahatlerinden de anlaşılıyor ki, ömrü boyunca klasik medrese eğitimi yerine yeni bir metot olan Medresetü’z-Zehra diye adlandırdığı, din ile fen ilimlerinin bir arada verilebileceği yeni eğitim metodunu gündeme getirerek Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyet kurulurken bile bu projesinde asla vazgeçmemiş her fırsatta dönemin idarecilerine bu projesinin hayata geçirilmesi için gerekli adımların atılmasını istemiştir.
 
Çocukluk ve gençlik yıllarını doğuda geçirmiş, ilk temel eğitimini validesinden ve ağabeyinden ve doğudaki medreselerden almıştır. Talebeliği yıllarında bile zulme ve tahakküme hiçbir zaman boyun eğmemiş ve doğruluktan ayrılmamıştır. Bediüzzaman Said Nursi çocukluk yaşlarında, talebeliği yıllarında yardım ve zekat almaya karşı olmuş ve bu düsturunu ömrünün sonuna kadar da devam ettirmiştir. Eğitiminin ilk yıllarında üç ay gibi kısa sürede yirmi otuz yılda ancak bitirilebilecek fıkıh, kelam ve akâid ile ilgili kitapları bitirmeyi başarmış ve bir çoğunu ezberlemiştir. Gençlik yıllarında Bitlis’e sürgün edilen Bediüzzaman iki yıl boyunca kaldığı süre zarfında Bitli Valisinin ona tahsis etmiş olduğu kütüphanede birçok ilmi eserleri ve kaynakları burada okuyarak bitirmiş ve ilim tahsilinin en önemli kısmını burada tamamlar. Bediüzzaman Said Nursi Bitlis Valisinin kendi konağında ona tahsis etmiş olduğu evde iki yıl boyunca kalmasına rağmen Vali Paşa’nın kızlarından altısını birbirinden ayırt edemeyecek derecede tanımaz, isimlerini bilmezdi, kendisine soranlara cevaben “ilmin izzetini muhafaza etmek” adına tanımadığını ifade etmiştir. Daha sonra Van Valisi Tahir Paşa’nın davet ile ona tahsis etmiş olduğu kütüphanede bir müddet kalan Bediüzzaman birçok dini eserleri burada tekrar etmiş ve ezberine almıştır. Bu esnada Türkçeyi de burada öğrenmiştir.

Gençlik yıllarını Van, Bitlis, Siirt gibi ilim erbabının yoğun olduğu doğuda geçirmiştir. Doğuda eğitimi sırasında zulmeden bir aşiret reislerinden birisi ile karşılaşınca onu yol getirmek için nasihat ettikten sonra kılıcını bile kullanmaktan asla vazgeçmemiştir.

İttihad-ı İslama’a, özgürlük ve hürriyete taraftar olan Bediüzzaman Osmanlının son dönemlerinde hürriyet ve Meşrutiyet mücadelesinde yer alanları desteklemiştir.

Bediüzzaman yaşadığı yüzyılın Osmanlı devletine ve İslam alemine getirdiği hücumları takip etmiş ve buna karşı ne gibi tedbirlerin alınması gerektiği konusunda kafa yormuştur. İngiliz sömürgeler bakanı Gladstone kürsüde konuşma esnasında elinde bulunduğu Kur’an’ı işaret ederek “Müslümanların elinde bu Kur’an olduğu müddetçe, biz onlara hakiki hakim olamayız, ne yapıp yapıp, ya bu Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veyahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” haberini gazetede okuyup öğrenen Bediüzzaman’ın zihninde ve ruhunda büyük şimşekler çakmasına vesile olmuştur, buna karşılık “Ben de Kur’an’nın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş hükmünde olduğunu dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim” diyerek bütün gayretlerini bu konu üzerinde yoğunlaştırmaya karar vermiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlının son dönemlerinde İstanbul’da birçok beyanatları ve makaleleri yayınlanmış, İngilizlerin İstanbul’u ve Anadolu’yu esaret altına alacağı dönemlerde onlara karşı kahramanca savunmuştur.

Bediüzzaman Said Nursi 1907 yılı başlarında Van Valisi Tahir Paşanın padişaha yazdığı bir mektup vasıtasıyla İstanbul’a gitmiş ve zamanın padişahı ile görüşmek istemesine rağmen, görüşemeden  Medresetü’z-Zehra projesi ile ilgili saraya verdiği arzuhalde, kendi tabiri ile “Arapça’nın vacip, Kürtçe’nin caiz, ve Türkçe’nin ise lazım olduğu”, din ve fen bilimlerinin bir arada tedris edileceği bir üniversitenin doğuda kurulmasını talep etmiştir. 

Bediüzzaman 1908 ‘de Meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra İstanbul’da birçok dergi ve gazetede Meşrutiyet ve hürriyet konusunda makaleler yazmıştır. “Ekmeksiz yaşarım, ama hürriyetsiz yaşayamam” demiştir. Ayrıca hürriyetin kötüye kullanılmasına da karşı çıkarak “Ahlaksızlığın ve başıbozukluğun hürriyette yerinin olmadığını” birçok kere ifade etmişlerdir.

1908’lerde isyan eden birçok saf topluluklara karşı nasihat edici konuşmaları sayesinde onların anarşi teröre ve bulaşmalarının doğru olmadığını vurgulamış ve “husumete vaktimiz yok” diyerek isyanlarından ve birbirleriyle olacak kavgalarından vazgeçirmiştir.

İstanbul’da 1909 yılında meşrutiyete karşı yapılmış olan bir ayaklanma zamanında Bediüzzaman bu hadisenin içinde olmamasına ve tasvip etmemesine rağmen Divan-ı Harb-i Örfi (sıkıyönetim mahkemesinde) de idamla yargılanmış, “zalimler için yaşasın Cehennem” diyerek kahramanca beraat etmiştir. 31 Mart vakasında zabitlerine isyan eden binlerce askeri ikna ederek müspet hareket edilmesi çağrısında bulunmuş ve onları muhtemel itaatsizlikten kurtarmıştır.

1910 yılında Van’a geri dönen Bediüzzaman zamanın padişahından aldığı destekle doğuda kurulacak yeni üniversitenin temelini atma bahtiyarlığına erişir. 1911 yılında Şam seyahatinde daha sonra kitap olarak basacağı meşhur Hutbe-i Şamiye adlı eserini zamanın âlimlerinin önünde binlerce kişiye hutbe olarak vermiştir.

1911 yılında tekrar İstanbul’a gelerek Padişahın daveti üzerine üç hafta süren Rumeli seyahatine katılır. Birinci Dünya savaşının ayak seslerinin geldiği sıralarda İstanbul’dan tekrar doğu Anadolu’ya dönen Bediüzzaman, bu sefer doğuda Ruslara karşı yüzlerce silah arkadaşları olan talebeleri ile kahramanca mücadele vererek Anadolu’yu kahramanca müdafaa etmişler, Rusları ve Ermeni çetelerini birçok cephede hezimete ve kayıplara uğratmışlardır. Savaş meydanında, cephede at üzerinde bile yazmaktan vazgeçmeyerek , İşaret-ül İcaz adlı eserini bu şekilde telif etmiştir. Savaş sırasında kahramanca vatanını savunan Bediüzzaman ve gönüllü milis alayında bulunan askerleri hiçbir zaman düşmanın esirlerine, çocuklarına, kadın ve yaşlılarına ellerini değdirmemişlerdir.   

Birinci Dünya savaşının sonlarına doğu cephesinde gönüllü milis alay kumandanı olarak cephede savaşırken Ruslar tarafından esir alınarak Sibirya ve ardından Kosturma esir kampında iki yılı aşkın bir süre ile esaret hayatı yaşamıştır.  Esarette iken Rus kumandanının bir teftişi esnasında ayağa kalkmayarak ihtiram etmemiştir, bu davranışından dolayı kumandan tarafından idam emri verilince Bediüzzaman’ın dini gereği ölmeden önce namaz kılmak istemesi üzerine o’nun mukaddesatına dinine bağlı biri olduğunu gören kumandan idam etmekten vazgeçmiştir. Esaret yıllarında vakarını koruyarak, hiçbir zaman Ruslara boyun eğmemiş, esir olduğu Kosturma’da, Volga Nehrinin o hazin akışı arasında gecesini gündüzüne katarak ileride hayata geçireceği müspet eğitim modeli üzerinde düşünmüş, medresesinin planlarını yapmış, adeta pişmiş, mücadele azminden asla vazgeçmeyerek sonunda Bolşevik ihtilalinin başlamasının hemen ardından Kosturmadan Varşova, Avusturya ve  Almanya üzerinden İstanbul’a gelerek esaretten kurtulmuştur.

Bundan sonraki İstanbul’a varışında Darü’l- Hikmeti’l- İslamiyenin üyeleri arasında yer almış, Harbiye Nazırı Enver Paşa ile tanışmıştır. Bediüzzaman Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan Osmanlı Devletini ortadan kaldırmaya yeltenen İngilizlerin İstanbul’u işgal girişimlerine karşı birçok makale ve yazılar neşretmiş İngilizlerin planlarını tesirini kırarak akim bırakmıştır.
  
1922’ de yeni kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Ankara’ya resmi olarak davet edildi,  meclis çalışmalarını yakından takip eden Bediüzzaman, milletvekillerinin ibadet ve dinine bağlı olmaları noktasında bir beyanname yazarak dağıttı. Bu nedenle daha sonra Meclis başkanı ile anlaşamadığından Ankara’dan kısa sürede ayrılma kararı aldı.

1923 yılında tekrar doğup büyüdüğü yerlere, Van’a döndü. Diyanet işleri Başkanlığı O’na vaizlik kadrosu verdi. Bediüzzaman bu görevi kabul etti ama maaşını almak istemedi. 1925’ te Şeyh Said İsyanı çıkar, doğunun ileri gelenleri bu isyana katılmaları için çok uğraşırlar ama Bediüzzaman bu teklifleri “dahilde asayişi muhafaza etmek” adına reddeder ve onları bu kararlarından vazgeçirmeye çalışır.       

Adı, Şeyh Said İsyanına karışmamasına rağmen devrin yöneticileri tarafından çıkarılan Takrir-i Sükûn kanunu gereğince Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da birçok insan ile beraber çok kötü şartlarda bir kış günü sürgün yolları başlamıştır. İlk sürgün edildiği yer Burdur ilidir. Burada zorunlu ikamet başladı. Burdur Risale-i Nurlarının temelinin atıldığı yerlerdir. Daha sonra 1926 ‘da Isparta’ya gönderilmiştir. Bundan sonra da gelen bir emirle Barla nahiyesine nefyedilmesine karar verilmiştir. Burdur, Isparta ve Barla’nın merhametli ve fedakar, cesur, Kur’an ve imana susamış ahalisi onu hep yakından takip etmiş, onun eserlerini yazmış, okumuş, neşretmiş, onunla beraber gerekirse defalarca hapislere girmeyi göze almışlardır. Risale-i Nur’ların birçok parçaları bu beldelerde sürgün yıllarında, hapishanelerde yazılmıştır.

Uzun süre Barla’da kalan Bediüzzaman yine zamanın idarecileri tarafından 1934‘te tekrar Isparta’ya nefyedildi. 1935 yılında 120 talebesi ile birlikte Eskişehir hapishanesine gönderilerek tevkif edildi. Bediüzzaman hapishanede kaldığı süre içerisinde ölüm cezasına çarptırılan mahkumlara bile sürekli iman ve Kur’an dersi vererek onları manevi hayatlarını kurtarmıştır. Birçok eserlerini hapishanede kibrit kutuları içerisinde yazarak dışarıya çıkarılmasını ve böylece risalelerin neşrini sağlamış oluyordu.
Daha sonra Kastamonu’ya sürgün edildi. 1943’ te Denizli mahkemesine sevk edildi. 1948 yılında Afyon mahkemesine sevk edildi. Afyon’da 54 talebesi ile birlikte tevkif edildi. Hapishanelerde Bediüzzaman’ı öldürmek maksadıyla defalarca zehirlemişleridir. O’na mahpus kararı veren savcılara çoluk çocuklarının yüzü suyu hürmetine beddua bile etmemiştir.

Bediüzzaman’nın sürgün yılları devam etmektedir, 1949 yılının sonlarında tekrar zorunlu ikamete tabii tutularak Emirdağı’na gönderilmiştir. 1926 yılında başlayan sürgün yılları 1953 yılına kadar devam etmiş olup ancak bundan sonra serbest hareket edebiliyor.

1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelerek Ezan-ı Muhammedî’nin (sav) aslına döndürülmesini sağlamış ve Bediüzzaman bu vesile ile dindarlara hürmetkar olan bu partiyi hayatının sonuna kadar desteklemiştir.

Daha sonraları 1951 yılında Eskişehir’e aynı yıl ardından Isparta’ya, İstanbul’a geçmiştir. Bu arada değişik risalelerinden dolayı mahkemeleri de devam edegelmiş ve hepsinde de beraat etmiştir. 1958-59 yıllarına kadar Barla, Isparta, Eskişehir illerini zaman zaman ziyaret ederek kısa aralıklarla ikamet etmiştir.

Hayatının son günlerinde Isparta, Eskişehir, Emirdağ, Ankara, Konya’daki talebelerini ziyaret etmiş, son zamanlarında bir Ramazan gecesinde Leyle-i Kadir gecesinden bir gün evvel Hazreti İbrahim (as)’ın dergahının bulunduğu yer olan “taşıyla toprağıyla mübarek belde” olarak adlandırdığı Urfa’ya istikamet diyerek burada vefat etmeyi arzu ettiğinden Peygamberler şehrine misafir olmuştur. Bir gün aradan sonra 23 Mart 1960 Çarşamba günü saat 02:30 sularında kaldığı İpek Palas Oteli’nde Hakk’a yürüyerek ruhunu Rahman’a teslim eylemiştir.

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından henüz 111 gün geçtikten sonra zamanın yönetimi tarafından mezarı açılarak bilinmeyen meçhul bir yere nakledilerek kendi tabiriyle “Garibüzzaman” olarak ismini tarihe yazdırmıştır.

O’nun ölümünü şiddetle isteyenler bilmiyorlardı ki ölümü hayatından daha ziyade Kur’ana ve imana hizmet edecektir, yine bilmiyorlardı ki O sağ iken mezarının bilinmemesini vasiyet etmişti, ve böylece vasiyetini de yerine getirmiş oldular. 

Allah Rahmet eylesin, ebedi vatanı Cennet olsun, Mevlâm, Peygamber efendimize (sav) komşu eylesin, O hayatta iken, memleketin imanı tutuşmuş yanarken, Cenneti de istemem, bana dar olsun, gençlerin imanının kurtulmasını görürsem Cehennemin alevleri içerisinde yanmaya razıyım diyebilecek kadar Uhud Dağı yüceliğinde imanı vardı. 1878’den 1960’a kadar süregelen 82 senelik çileli bir hayat, üç devir görmüş, ulu çınar, ömrünü İman ve Kur’an davasına adamış, çileler, hapishaneler, sürgünler ona vız gelmiş, Allah’a dayanmış, o inananların güçlü olduğunu bilen birisi olarak; Kur’an demiş, iman demiş, başka bir şey dememiş, ömrü boyunca bu vatan evlatlarının çürümeye yüz tutan imanlarını kurtarmaya çalışmış, asla mesleğinden, inancından taviz vermemiş, geri adım atmamış,  sağlığında saff-ı evvel yüzlerce Nur talebesinin yetişmesine vesile olurken, vefatının ardından milyonlarca Nur talebelerine, ülkemize aziz milletimize, tüm insanlığı Risale-i Nur gibi bir Rehber-i Kur’an bırakmıştır. Allah ondan ebediyyen razı olsun. Şimdi bizler Cennet âsâ bahar mevsiminde yaşıyoruz, onun sayesinde Allah’ımızı, Peygamber’imizi, Kur’an’ımızı daha iyi öğrenmiş oluyoruz, imanımız ve ahiret inancımız kat be kat arttı, onu bilen ve okuyan, hatta duyan insanlar memleketin her köşesinde adeta asayişi muhafaza eden birer bekçi oldular. Onun hizmeti ülkemizin sınırlarını da aştı, dünyaya mâl oldu, şimdi Risale-i Nur’lar onlarca dile çevrilerek dünyanın birçok ülkesinde Kur’an tefsiri olarak okunmakta ve insanlığın manevi yaralarına merhem olmaktadır. Bu vesile ile Bediüzzaman Said Nursi başta olmak üzere bu hizmetin günümüze kadar gelmesinde emeği geçen ahirete irtihal eden saff-ı evvel  ve diğer Nur talebelerine Allah’tan rahmet ve mağfiret dilerim.

Gelecek, bin geceden daha hayırlı olan Leyle-i Kadrinizi tebrik eder, ülkemiz Alem-i İslam ve insanlık için hayırlara vesile olmasını, insanlığın ve ülkemizin bu günlerde içinden geçmiş olduğu zor günlerin imtihanının kolay geçmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ve temenni ederim. Bir sonraki yazımızda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum