Erdem AKÇA

Erdem AKÇA

Yazarın Tüm Yazıları >

Tarih, Arkeoloji ve Kur’an Bilimleri Işığında Hz. Hud (AS)

A+A-

Kur’an-ı Kerîm’de ismi, kıssası, kavmi ile mücadelesi, irfanı ve karakter özellikleri zikredilen peygamberlerden birisi Hz. Hud’dur (AS). İslamî kaynaklar incelendiğinde Onunla ilgili şu bilgilere ulaşılmaktadır:

Şeceresiyle ilgili olarak İslâmî kaynaklarda değişik rivayetler bulunmakla birlikte genellikle Âd b. Us b. Aram b. Sâm b. Nûh’a çıkarılmakta; Âbir’le (Tevrat’ta İbrânîler’in atası kabul edilen Eber) aynı kişi sayıldığı gibi onun oğlu olarak da gösterilmektedir (İbn Kuteybe, s. 28; Taberî, I, 216; İbn Abdürabbih, III, 368; Sa‘lebî, s. 47; Nüveyrî, XIII, 52).

Tevrat’ta Hûd’dan bu isimle bahsedilmemekte, Nûh’un oğlu Sâm’ın zürriyetiyle ilgili şecere de İslâmî kaynaklardakinden farklı olarak Nûh oğlu Sâm oğlu Arpakşad oğlu Şelah oğlu Eber şeklinde gösterilmekte, Eber’in Peleg ve Yoktan adlı iki oğlundan söz edilmektedir. Yine Tevrat’ta Nûh oğlu Sâm oğlu Aram oğlu Uts (Ûs) şeklinde bir şecere daha verilmekle birlikte bu ikinci şecerenin devamı yer almamaktadır (Tekvîn, 10/21-25).

Hûd kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de aynı zamanda Yahudileri ifade eden bir isim olarak da geçer (el-Bakara 2/111, 135, 140). Hâid kelimesinin çoğulu olan hûd, “tövbe etmek” anlamındaki hevd kökünden gelmekte olup “tövbe edenler” anlamında Yahudileri ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hvd” md.).

Bazı müsteşrikler, İslâm kaynaklarında Hûd kelimesinin hem peygamber ismi olarak hem de Yahudiler için kullanılmasını, ayrıca Yahudilerin ceddi olan Âbir (Eber) b. Şaleh (Şelah) b. Arfehşed ile (Arpakşad) Hûd’un aynı kişi olduğunun kabul edilmesini göz önünde bulundurarak Kur’an’daki Hûd’un Yahudilerin ceddi Eber olduğunu veya bu kelimenin bir şahıs ismini değil Arap ülkelerine göç eden bir Yahudi cemaatini ifade ettiğini, bunların Ahkāf’ta yerleşerek putperestleri Yahudileştirdiklerini ileri sürmektedir (Cevâd Ali, I, 311; EI2 [Fr.], III, 556).

Ancak Kur’ân-ı Kerîm’e göre Hûd Âd kavmine mensup olup onlara peygamber olarak gönderilmiş bir kişinin adıdır (el-A‘râf 7/65; Hûd 11/50; eş-Şuarâ 26/123-124). Âd kavmi hakkındaki sınırlı bilgiler de genellikle Kur’an’a dayanmakta, ayrıntılar ise daha çok tefsir ve kısas-ı enbiyâ türü eserlerde bulunmaktadır. (bk. ÂD)

Kur’an’ın verdiği bilgiye göre Nûh kavminden sonra onların yerine getirilen ve onlardan daha üstün kılınan (el-A‘râf 7/69) Âd kavmi Hûd’un peygamber olarak gönderildiği Ahkāf bölgesinde yaşamıştır (el-Ahkāf 46/21). Her yüksek yere alâmetler diken, temelli kalmayı düşünerek sağlam yapılar yapan, mallara ve sürülere, eşsiz bağ ve bahçelere sahip olan bu insanlar (eş-Şuarâ 26/128-134) servetlerine ve güçlerine güvenerek gurur ve kibire kapılmışlar, putperestliğe sapmışlardır. Hz. Hûd hiçbir ücret talep etmeden onları Allah’a kulluğa ve tövbeye davet etmişse de onlar tanrılarını bırakmayacaklarını belirterek Hûd’u beyinsizlik ve yalancılıkla itham etmişlerdir (el-A‘râf 7/66; Hûd 11/53; eş-Şuarâ 26/139). Hûd ise kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu, onlara Allah’ın vahyini bildirdiğini, taptıkları putları bırakmaları gerektiğini, aksi takdirde Allah’ın gazabına uğrayıp iğrenç bir duruma düşeceklerini söylemiş (el-A‘râf 7/70-71), fakat onu dinlemeyen kavmi, “Tehdit ettiğin azabı getir” diyerek kendisine meydan okumuştur. (el-Ahkāf 46/22)

Bunun üzerine Allah, inkâr ve taşkınlıklarının cezası olarak onları helâk etmek için korkunç bir kasırga meydana getirmiş, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde gördükleri kasırgayı yağmur bulutu zannedip sevinmişler, kasırga gelince insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi yere sermiş, kül edip savurmuştur (Fussılet 41/16; el-Ahkāf 46/25; ez-Zâriyât 51/41-42; el-Kamer 54/19-21; el-Hâkka 69/6). Yedi gece sekiz gün devam eden bu felâketten (Fussılet 41/16; el-Hâkka 69/6-7) sadece Hz. Hûd ve ona iman edenler kurtulmuş, ötekilerin kökü kesilmiştir (el-A‘râf 7/72; Hûd 11/58-60).

İslâmî kaynaklarda Hûd’un İrem’in çocukları arasında babasına en çok benzeyen, esmer, gür saçlı, güzel yüzlü olduğu nakledilir (İbn Kuteybe, s. 28). Bir rivayete göre Hûd Bâbil’de yaşamıştır. İnsanlar arasında farklı dillerin doğması üzerine Âd, Semûd ve diğer bazı kabileler amca oğulları Âbir ile birlikte Arapça konuşmaya başlamışlar, Âbir’in çocukları diğer insanlara kötü davranınca Allah onlara Hûd’u peygamber olarak göndermiştir. İlk Arapça konuşanın Hûd olduğu nakledilir. Sâlih ve Hûd Güney Arabistan’a gönderilen peygamberlerdir. Daha sonra çeşitli kavimler Bâbil’den değişik yerlere göç etmiş, bu arada Âd’ın çocukları da Yemen’e göçüp yerleşmişlerdir. Gördüğü bir rüya üzerine Kâbe’yi ziyaret eden Hûd, daha sonra Yemen’deki Ahkāf bölgesine giderek burada Âd kavmini hak dine davet etmişse de bir sonuç alamamıştır. Yıllarca süren kıtlık neticesinde Ahkāf halkının kendisinden yardım istemesi üzerine Allah’ın kendilerine sarı, kırmızı ve siyah renkli üç bulut göndereceğini belirterek bunlardan birini seçmelerini tavsiye etmiş, onlar siyah bulutu seçince kuvvetli bir kum fırtınası sonucunda helâk olmuşlardır (Vehb b. Münebbih, s. 37-52).

Kavminin helâk olmasından sonra Hz. Hûd’un, nereye gittiği ve nerede vefat ettiği hususunda çeşitli rivayetler vardır. 150 sene yaşayan Hûd (Sa‘lebî, s. 50), kavmi helâk olduktan sonra bir rivayete göre kendisine inananlarla birlikte Mekke’ye gidip yerleşmiş ve orada vefat etmiş, Kâbe ile zemzem arasında Hicr’e defnedilmiştir (Ezrakī, II, 134; İbn Kuteybe, s. 28). Diğer bir rivayete göre ise kabri Şam’da Emeviyye Camii’ndedir, hatta caminin kıble duvarını onun yaptığı ileri sürülmüştür (İbn Kesîr, I, 130). Ancak bu rivayet, Şam’ı diğer bölgelerden daha üstün ve kutsal gösterme arzusunun bir ürünü olarak değerlendirilmektedir (Cevâd Ali, I, 313; M. Beyyûmî Mehrân, s. 256-257).

Kabrinin Yemen diyarında olduğu (İbn Sa‘d, I, 52; İbn Kesîr, I, 130), kavminin cezalandırılmasının ardından Âd diyarından Yemen bölgesindeki Şihr’e göç ettiği, burada iki yıl kaldığı, vefatında Hadramut topraklarına defnedildiği yolunda rivayetler de vardır. Bu rivayetlere göre Hz. Hûd, Câhiliye döneminde kötü şöhreti yayılan Berehût Kuyusu’nun da bulunduğu Berehût vadisinde defnedilmiştir. Burada ona atfedilen kabir önemli bir ziyaret yeridir. Özellikle Şâban ayının 21’inde gelen ziyaretçiler burada üç gün kalmaktadır (Cevâd Ali, I, 312; Mustafa Murâd ed-Debbâğ, s. 17) R. B. Serjeant Hz. Hûd’un Berehût (Barhût) vadisindeki kabrini, ulaşım imkânlarını, ziyaret usullerini anlatmaktadır (Le Muséon, LXVII [1954], s. 121-166). Öte yandan Hûd’un kabrinin Filistin’de olduğu da rivayet edilmektedir. Gazze’deki Hûc sakinleri beldelerinin adının Hûd’un bozulmuş şekli olduğuna ve Hûd peygamberin orada medfun bulunduğuna inanırlar. Nâsır-ı Hüsrev ise Hayfa’nın bir köyünde Hz. Hûd’un kabrini ziyaret ettiğini nakletmekte, İrbid’in bir köyünün “en-Nebî Hûd” adını taşıdığı bilinmektedir (Mustafa Murâd ed-Debbâğ, s. 17). Hz. Hûd’un kabrinin Filistin’de olduğu iddiası, Âd kavmini Arap yarımadasının kuzeyi ile alâkalı kılan rivayetlerle bağlantılıdır. Humus’ta da Hz. Hûd’a nisbet edilen bir makam-kabir vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem Hûd adıyla hem de Âd kavminin yaşadığı bölgenin adıyla (Ahkāf) anılan birer sûre bulunmaktadır.[1]

Gırnâtî Seyahatnâmesi ve Gezginlerin Şahitlikleri

Ebu Hamid el-Gırnatî yazdığı eserlerinde bizzat kendi müşahedesi olan vakaları anlattığı gibi seyahat ettiği yer ile alakalı olarak âlimlerin eserlerinden nakiller de yapar. Bunlardan birisi aslen Yemenli olan Şa’bî’dir. Gırnatî, Onun Siyerü’l-Mülük isimli eserinden Yemen ile ilgili bizzat Şa’bî’nin şahit olduğu veya Yemen halkından sözlerine itimad edilir toplulukların şahitlikleri olan bazı vakaları anlatır. Bu yazıda Gırnâtî’nin Şa’bî’den aktardığı şahitliklerin arkeolojik deliller ile uyumunu göreceğiz:

Şa’bi Siyerü’l-Mülûk (Kralların Hayatları) adlı kitabında zikrettiğine göre Ali b. Ebu Tâlib (RA) bir gün Kûfe dolaylarında otururken Yemenli bir bedevî oraya doğru yaklaşmış, insanlara selam vermiş ve

-“Mü’minlerin emîri olan hanginiz?” diye sormuş. İnsanlar Hz. Ali’yi (RA) göstermiş ve adam Onu selamlayıp hilâfetini kutlamış ardından:

-“Yâ Mü’minlerin Emîri, Allah’ın sana öğrettiği dininde faydalı olabilecek şeyleri öğretmen için Yemen’den geldim” demiş. Emirü’l-Mü’minîn Ali ona Yemen’in hangi beldesinden olduğunu sormuş. O da “Hadramevt” ten (Ölü Hadra) geldiğini söylemiş. Ali:

-”El-Ahkaf’ı biliyor musun?” diye sorunca adam,

-“Sanırım Nebi Hud’un (AS) küçük çukurunu diyorsun” diye karşılık vermiş. Ali (RA):

-“Evet” deyince adam şöyle devam etmiş:

-“Yâ Emire’l-Mü’minîn”, gençlik yıllarımda ben ve bir arkadaşım birlikte 100 merdiveni olan bir dağın içinden bir kuyuya indik. Kuyuda içeride büyük bir kubbeyle karşılaştık. İçinde mermerden bir yatak, üzerinde de kaya parçası gibi bir adam vardı. Tıpkı canlı insanlar gibiydi, hiçbir değişiklik yoktu. Güzel yüzlüydü, cesedi azametli ve üzerinde Yemenî elbiseler vardı. Kafasının yanında mermerden bir levhada şiirsel bir dille şunlar yazılıydı:

Bu, takva sahibi doğruya itilmiş ve doğruya ileten bir peygamberdir.

Âd kavminin azgın tiranlarına gönderilmiş

Sadece Allah’a kul olsunlar, onun yerine başkasını anmasınlar

Zıddı ve eşi olan her şeyi reddetsinler diye

Ama onlar karşı çıktılar ve Onun sözüne beyinsizce cevap verdiler

Terör estirmekle, sürgünle korkuttular

Derken, Allah uğuldayan bir rüzgâr gönderdi üzerlerine,

Gök gürlemeleri ve şimşekler ile yeri göğü inleterek

Sonunda evlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu

Elbette kul günah işler ve Allah gözetir.[2]

Bu şiir tarzı kitabe yazısı, tamamen Kur’anın anlattığı Hz. Hud (AS) kıssaları ile örtüşüyor. Hz. Hud’un (AS) kabrinin Yemen’de, Berehut vadisinde olduğuna dair tarihi rivayetlerin doğruluğuna şahitlik ediyor. Mezar taşlarına kitabe yazılması, ölen kişi hakkında bilgi verilmesi ve bunun şiir tarzında yazılması Osmanlı döneminde ve bütün dünya genelinde olan bir gelenek ve kültürel mirastır.

Şiirler, eski toplumların hafızasıdır. Duygulara hitap etmeyen fikirler ve sözler insan hafızasına depolansa da hatırlanması çok çok zor bir hal alır. Fakat duygulara hitap edecek şekilde söylenen, hasret-üzüntü-endişe-hayret gibi duygular içerdikleri için, insan hafızasındaki en güçlü bilgilerdir. Duygular, bilgiye güç katar. Şiirler, gerek kafiyeleri, gerek veciz olmaları, gerek duygusal bir sezgiye dayanmaları ile insanın kalıcı hafızasında yer ederler. Unutulmaları en güç, hatırlanmaları en kolay bilgi sınıfını teşkil ediyorlar. Bu açıdan Türkler, Araplar ve diğer göçebe kavimler, kağıt ve yazı yerine kültürel miraslarını bazen 40.000 beyite varan Manas Destanı gibi şiirlerle gelecek nesillere miras bırakmışlardır. Şiirleri belirli periyodlarla kişisel ve sosyal hayatlarında sürekli tekrar ederek hafızalarını canlı tuttukları gibi, ezber yönlerini iyice güçlendirmişler ve şiiri çok sayıda zihne nakşetmişlerdir.

Bu ara bilgiden sonra Şa’bî’nin aktardığı vakalara devam edebiliriz:

Şa’bî (Allah rahmet etsin) şöyle rivayet eder: “Ölü Hadra dağında Ad kavminin ileri gelen melikleri ile kudretli olmayan meliklerin kabirlerini barındıran oyuklar vardı. Allahu Teala cesetlerinin azametliliği ile yiğitlikleri, kuvvetlerinin çokluğu ve sultanları ile onları ayrıcalıklı kılmıştır. Bu dağdaki Şeddad’ın kuyusunu buldum. Oraya her biri 10 zira olan merdivenlerden inilerek ulaşılır.”[3] İçinde altınla işlenmiş mermerden büyük bir yatağın olduğu yer altındaki kubbeli mezara ulaşmışlar. Yatağın üzerinde Şeddad bin Âd’ın koyu kırmızı[4] ve acıyla bezenmiş, kaya parçası gibi olan cesedi duruyormuş ve cesetten hiçbir şey düşmemiş, canlı gibiymiş. Kafasının yanındaki altından levhada[5] şu şiir yazıyormuş:

Ben Âd oğlu Şeddâd’ım,

Muhkem ve ulu sarayın sahibi,

Şiddetin ve savaşın kardeşi,

Ve upuzun yaşamın,

Yeryüzünün halkı topluca boyun eğdiler,

Bana, tehdidimden korktukları için;

Bütün insanları ezdim topluca,

Sanki hepsi kölelerim benim;

Derken Hûd rüşd (dosdoğru yol) getirdi,

Ama biz Hûd’un sözünü de tutmadık;

İsyan ettik Hûd’a, oysa boyun eğdik,

Her inatçı zorbaya;

Sonra bir çığlık geldi, çöktü üstümüze uzak ufuklardan,

Döndürdü bizi ekine, çölün ortasında harman ezilmiş gibi…

Altın levhayı alıp oradan uzaklaştırdılar ve gördüklerine çok şaşırmışlardı.[6]

Helak edilmiş bu topluma ait cesetlerin kaya mezarlarına nasıl getirildiğinin delilini sonraki şiir bize bildirecek. Şiire geçmeden önce “kaya mezarları” bahsini incelemek önem arz ediyor.

Eski toplumlar, vefat eden sıradan halk ile kral, vezir, başkumandan v.b. yönetici kesimin cenazelerini aynı yere defnetmiyorlardı. Ad kavminde de bu durumun olduğunu görüyoruz. Sıradan halkın cenazeleri düz ova ve kuyulara; kralların ve Hud (AS) gibi önemli şahsiyetlerin mezarları ise, kaya mezarlarına ve benzeri yapılara defnediliyor; Mısır’da olduğu gibi kimi zaman da mumyalanıyordu.

Dağlar ihtişamın, büyüklüğün, toplumda ve döneminde bulunan insanlar arasında sivrilmenin sembolüdür. Bu açıdan bir piramitin tepe taşı gibi döneminin insanlarının üstüne yükselmiş kişilere insanlar vicdanlarından doğan bir saikle sıradan bir mezar yapmak istemediler. Dindar ise bir türbe veya bir mescid inşa etme arzusu onlarda uyandığını Kehf suresi, Ashab-ı Kehf kıssası ile ifade eder.[7] Eğer dinden uzaksa Mısır’ın, Endonezya’nın, Güney Amerika’nın piramitleri gibi, devasa yapılar inşa ederek veya dağları oyarak kaya mezarları inşa ettiler. Şanlıurfa merkezinde Roma dönemine ait kaya mezarlarını görebiliyoruz. İnsan fıtratındaki bu görünme, gösterme ve ihtişam arzusunun varlığını ifade etmek için Kur’an “Ve’l-cibâle evtâde[8] ve “Ve fir’avne zi’l-evtâd[9] der. İlk âyet “Dağları, yeryüzüne çakılmış evtad (kazıklar) yaptık” manasındadır. İkinci âyet “Görmedin mi Rabbin nasıl muamelede bulundu kazıklar, dağlar sahibi Fir’avuna?” manasındadır. Eski Mısır’ın yerleşim alanları Nil nehri kıyısındaydı ve bu saha düz arazidir. Orada dağlık saha bulunmamaktaydı. Hem Arapça’da çoğul ifadeler, en az 3 sayıda olan için kullanılırlar. Bu manada bakılınca Kur’an firavunların piramitlerini bir kazığa benzetiyor tespitini yapabiliyoruz. Fakat diğer kazıklara ters olarak bunların sivri tarafı semaya doğru uzanmış şekilde... Kur’an onları birer dağa ve yüksek yeryüzü şekline benzetiyor. Cibal kelimesi, kişiliğin şekli manasında olan “cibilliyet” ile aynı köktendir. İnsan kişiliği bir buzdağı gibi şekillendiği, yükselerek belirdiği zaman ona cibilliyet, yeryüzü ise dağlaşacak şekilde yükseldiği zaman ona cebel denilir. Cebel’in çoğulu ise cibâldir. Bu açıdan bakılınca Kur’an, piramitleri sun’î bir dağ olarak görmektedir. Gerek piramitlerle sun’îsi, gerek Âd ve Roma kavimlerindeki gibi hakikisi ile kaya mezarları sosyolojik bir kanundur ve halen devam etmektedir.

Gırnâtî, Şa’bîden aktarmaya devam eder: Onların yine yerin altında büyük bir kubbeli mezar buldukları rivayet edilir. Birçok merdivenle oraya inmişler. Yerin altında süslenmiş mermerden bir yatak, üzerinde de kaya parçası gibi (taşlaşmış) bir adam bulmuşlar. Bu cesetten de hiçbir şey düşmemiş, canlı insanlar gibiymiş ve onun da kafasının yanında bir levha varmış ve o levhada da şu şiir yazılıymış:

Kim beni tanımıyorsa, onca yıl aradan geçti diye,

Bunca sıkıntıdan, olup bitenden sonra;

Bilsin ki ben Şeddâd’ın oğluyum, ardından Kral olan;

İki yüzyıl, akabinde bir yüzyıl daha;

Çöl ordularım ve Câsim günlerinde,

El-Arûz’dan Saffan’a yayılan;

Aslanlar gibi Cadis ve Tasm kabilelerimiz,

Ve Umman körfezine kadar, Hicaz halkı;

Savaş için atıma bindiğimde,

Çevremde görürüm bunlardan;

Sabırsız atların üstünde,

Dizginlere yapışmış milyonlarcasını;

Anlaşma yapan kavimlerin hepsi bana boyun eğdi,

Şeddad’dan sonra isyan etmek üzere;

Doğu ve batının halkı isyan etmişlerdi bir zaman,

Nankörlüğe tutunup olmuşlardı hep düşman;

Kazandığım malın haddi hesabı yok,

Hayat ne getirir bilinmez diye sakladım onu;

Denizin derinliklerindeki toprağın altına,

Ama dileğim ölümsüzlük, zamanla uğraşamam;

Görünüyor ardımdan öyle toplumlar gelecek ki,

Birbirine takva ile bağlı, hepsi kardeş tastamam

Her erdemin sahibi Muhammed gelecek onlara,

Çarpıcı âyetler getirecek okunan Kur’andan

Keşke Onun önünde bulunsam,

Her savaş meydanında ve mızrakların vurulduğu anlarda;

Ey beni şimdi bir çukurda bağlanıp kalmış gören,

İman ile yaşa, uzak dur küfür karanlığından.[10]

Bu şiirden ve önceki şiirden anlaşıldığı üzere Hz. Hud’un (AS) tebliği, Şeddâd’ın hidayetine vesile olamamışsa da, oğlunun hidayetine vesile olmuştur. Hz. Peygamber’in (ASM) geleceğini, Kur’anın ona vahyedileceğini, Onun Hak yolunda savaşlar yapacağını, Allah katında takvanın değerli olduğunu Hz. Hud (AS) ona haber vermiştir. Şeddad’ın kum fırtınasında ölmesinden sonra oğlu onun yerine kral olmuştur. Babasının cesedini kaya mezarlarına defnetmiş, Onun Hz. Hud’un (AS) tebliğiyle muhatap olmasına rağmen iman etmediğini babasının kitabesine yazdırmıştır. Önceki şiirde gördüğümüz üzere… Eğer oğlu iman etmese ve Hz. Hud’a (AS) cephe alsaydı O da babası ve kavmi gibi helak olurdu. Bu durumda ne kralların mezarlarının bulunduğu yere Hz. Hud’u (AS) defnettirebilir, ne de babasının kitabesine bu şekilde bir kitabe yazdırabilirdi.

Hz. Hûd’un (AS) tebliği, halk tabakasından saray halkına kadar bütün kesimlerde duyulduğunu ve kabul gördüğünü yukarıdaki kitabe, levha ve şiirlerde gördük. Hz. Hud’un (AS) tebliğinin asker ve memur kesiminde de taraftar bulduğuna dair bir delili Gırnatî 55 yıllık seyahatinin bir safhasını içeren ve yıllarca içlerinde kaldığı Bulgar ve Başkırt Türkleri’nin bulunduğu bölgedeki bir mezar taşında okumuştur.

Gırnatî şöyle anlatır:

Şeddad bin Âd amcaoğlu el-Dahhâk bin Alvân’ı 10.000 tane dev askerler ile Irak’a göndermişti. Askerlerinin arasında Lam bin Âbir[11] adında imanını gizleyen ve Hud’a (AS) inanan bir mümin vardı. El-Dahhâk insanlara çeşitli işkenceler yapıyor, tencerelerde kaynatıyordu. Lam bin Âbir onu bu işten vazgeçirmek isteyerek:

- “Onlar da bizim gibi insan. Biz güç ve kuvvet olarak onlardan üstünüz. Allah bu yaptıklarından razı olmaz” dedi. Melik el-Dahhâk, ona kızarak:

- “Sanırım sen Hud’un dinindensin, Melik’in dinine karşı geliyorsun” dedi. Lâm korku içinde malını ve ehlini alıp ava çıkarmış gibi kuzeye doğru yola çıktı. Dahhak’ın bundan haberi olmadı. Lam bin Âbir, Sakalibe ve Başkırt topraklarına, oradan da Batı’ya, Rum topraklarına vardı. Karadeniz kıyısında temiz havalı, kaynakları bol, bitki örtüsü çok, yabani hayvanların olduğu bir yerde durdu. Orada siyah kurşun madeni buldu ve siyah kurşundan dağ gibi bir kubbe yaptırarak oraya gömülmeyi vasiyet etti. Sonra başucundaki taşa Arapça şu beyitleri yazdırdı:

Lâm bin Âbir’im ben…

Vermişim şirkin karanlığını, yerine ihlâsı almışım;

İdris’in Rabbi olan Allah’a inanıyorum,

O, Hûd’un da Rabbi’dir, kısasa da inandım;

Diyerek ben “Ondan başka tanrı yoktur”

Başkası yok, kendisine sığındığım Rabbimden;

Sonra inkârcı Dahhâk benden istedi,

Körlükte ve haddi aşmada onun gibi olmamı;

Sonunda tamamen terk ettim ülkemi,

Boşalttım onun için yerimi-yurdumu;

Oturdum uzun bir süre yalnız ıssız çöllerde,

Korkarak ve günahkârlardan kaçarak;

Ve inşa ettim gördüğünüz bu yapıyı,

Kudretli Rabbimin yardımıyla, kurşundan levhalarla;

Ve emrettim çocuklarıma beni defnetmelerini,

Bunun içine gömleklerim ve yorganlarımla;

Benden sonra bir peygamber gelecek bir zamanda,

Haşim oğullarından, hem koruyucu hem sığınak;

Sen çok ibadet edersin şefkatli, merhametlisin,

Aç-açık zavallılar ve de yetimler için;

Keşke ömrüm olsa da görsem onu,

Ulaşsam hayalime, seçkinlere verilen bu ihsana;[12]

Lâm bin Âbir’e ait bu şiir Hz. Hud’un (AS), Hz. Peygamber’e (ASM) dair halkını bilgilendirdiğini, Onun sıfatlarını muhatabının özelliklerine göre belirttiğini gösterir. Şeddad’ın kral olan oğluna Hz. Peygamber’i (AS) “savaşçı bir kral” ve “takvalı” olarak tanıtırken Lâm bin Âbir’e ise “koruyucu, sığınak, çok ibadet edici, zavallı ve yetimler için şefkatli ve merhametli” olarak tanıtıyor.

Bu şiirde dikkat çekici bir husus Lâm bin Âbir’in, Hz. Hûd’a (AS) iman ettiğini beyan etmeden önce kendisinin Hz. İdris’e (AS) iman ettiğini belirtmesidir. Ki bu bilgi peygamberler tarihi açısından çok kıymetli ve peygamberlik silsilesinin bir biriyle bağını göstermesi açısından çok önemlidir. İncil ve Kur’an için “Kendinden önceki kitabı tasdik edici”[13] ifadelerindeki sır ile aynıdır.

Lâm bin Âbir, şiirde, dinin sosyal hayata ait uygulamaları olan “Kısas” hükümlerine de iman ettiğini vurgular. Ki Lâm bin Âbir, Hz. Hud’un (AS) getirdiği şeriatin hükümlerinin Âd kavminde uygulandığı yıllara yetişememiştir. Şeddad’ın oğlunun iktidar döneminde Hz. Hud’un (AS) getirdiği semavi kanunlar, had ve kısas cezaları imanlılar toplumunda icra edilmiştir.

İngiliz Tarihçi John Forster’in Keşfettiği Kitâbe ve Âd Kavmi

Âd kavminden, helak öncesinde yaşayanlara Kur’an “Âd-i Ûlâ” ismini verir.[14] Âd kavminden helak sonrasında, Hz. Hûd’a (AS) iman eden ve içlerinde kral Şeddad’ın oğlunun da olduğu grup Hadremût’a yerleştiler. Peygamberlerin bir âdetidir ki, helake uğrayan yerleşim yerlerini terk ederler. Helak sonrasında iktidar kuran ve hak din üzerine yaşayan bu kavme           “Âd-ı Sâni” (İkinci Âd) ismi verilir. Hicrî 18. yılda İkinci Âd’den kalan bir kitabe keşfedilir. Ve şu sözler okunur:

“Bizler, âdî düşüncelerden beri, kötülükle acımasızca savaşan hükümdarlar tarafından idare olunmaktayız. Bize Hud’un (AS) dini üzere rehberlik etmekteler ve tüm iyi hükümler, bir kitapta toplandı.”[15]

Emevi devrinde Muaviye bin Ebu Süfyan döneminde İkinci Âd’dan kalan bir kitabe Hısn-ı Gurab’da (Karga Kalesi) bulunur. Nüveyrî, Mesâlikü’l-Ebsâr isimli eserinde bu kitabeyi tamamen kaydeder.

1834 yılında İngiliz arkeolog John Forster bu kitabeyi ve üstündeki şiiri Aden çarşısı yakınlarındaki bir hisarın kalıntıları arasında mermerler üzerine kazılı olarak bulmuştur. Kitâbenin geçtiği İslam tarihi kaynaklarını araştırmış ve Nüveyrî’nin eserinde de tespit etmiştir. Nüveyrî tarafından yapılan kaydın eşliğinde şiiri deşifre ederek İngilizceye çevirip Historical Geography of Arabic isimli eserinde yayınlamıştır. Kitabede yazanların bir kısmı şöyle:

Asırlarca, bu kalenin avlularında huzur içinde yaşadık.

Deniz, o yüksek dalgasıyla üzerimizden geçti.

Nehirlerimiz şelâleler gibi akıp gitti.

Yüksek hurmalar arasına bekçileri ektiler taze hurmaları,

Vadideki derenin dolambaçlı ve kuru akıntılarının yanına,

Ve kement ve kargılarla çıktık ava,

Denizin derinliklerinden balıkları çekip çıkardık.

İğnelerle nakış nakış işlenmiş ipekler içinde gururla yürürdük;

Saf ipeklerin ve yeşil çizgili kaftanların içinde.

Hükümdarlarımız bizi idâre etti; âdilikten uzak bir şekilde

Ve yalancılara karşı da acımasız.[16]

Hükümdarlarımız, Hûd’un dininden doğru kanunu bize tatbik ettiler;

Ve biz de inandık mucizelere, ölümden sonra dirilişe

Ve Allah’ın nefesiyle ölülerin diriltilmesine.

Düşmanlarımız topraklarımızı işgal etmek için üzerlerimize saldırdıklarında

Beraberce karşı koyduk, düz ve kara mızraklarımızla.

Çocuklarımızın ve eşlerimizin gayretli ve hararetli savunucuları,

Uzun boyunlu, gri, parlak-doru ve duman renklerindeki küheylanların üzerinde,

Üzerimize var gücüyle saldıran ve kazanırsa bizi ezecek olan düşmanları,

Arkalarını dönüp kaçırana kadar ince ve uzun mızraklarımızla yaralayarak.[17]

Bu kitabe hakkında Seyyid Süleyman en-Nedvî şöyle der: “Bu kitabe, Avrupalılar tarafından Arap topraklarında keşfedilmiş ilk Arapça kitabe olma özelliğini de taşımaktaydı. Kitabenin dili ve yazısı Güney Arapçasına yakın olduğundan, bazı kişiler tarafından yanlış bir şekilde Himyerî menşe’li sanılmıştır.”[18] Hz. Peygamber’in (AS) bir hadisi bu konuyu aydınlatıcıdır: “Peygamberlerden 4 tanesi Arapça konuşarak Arap halkına tebliğ yaptılar. Bunlar Hûd (AS), Sâlih (AS), Şuayb (AS) ve senin peygamberin, ey Ebu Zerr” der.[19] Bu açıdan Âd-ı Ûlâ ve Âd-ı Sânî’ye ait yazı, kitabe, şiir ve kitapların Arapça olması gerekmekte ve öyle olması normaldir.

Seyyid Süleyman en-Nedvî kitabeyi inceledikten sonra şöyle der: “Yukarıdaki kitabe; ilkin Hz. Hud’un (AS), gerçekten yaşamış bir kişi olduğunu; ikincisi, İlâhî gazaba uğrayan Âd kavminden geriye sağ olarak sadece Hz. Hud’un (AS) dininin müntesiplerinin kaldığını; üçüncüsü Âdların büyük mimarlar olduğunu; ve dördüncüsü, bu kavmin muhteşem bahçelere, çeşmelere, sığırlara ve çok sayıda çocuğa sahip bulunduğunu ispatlamaktadır.”[20]

Bu şiiri ve Şeddad’ın oğlunun şiirini de beraber ele aldığımızda İkinci Âd kavminde denizciliğin ilerlediğini, deniz altını hazinelerini saklama yeri olarak kullanacak şekilde bir teknik geliştirdiklerini görebiliyoruz.

Bu kitabe ile, Gırnâtî’nin Şa’bî’nin Siyerü’l-Mülük eserinden aktardığı kitabe şiirleri ve kendisinin Başkırt diyarında gördüğü kitabedeki şiirde, bir birinin tamamlayan ve doğrulayan bilgiler bize Hz. Hûd (AS) ve kavminin helak öncesi ve sonrası dönemi hakkında bir harita oluşturacak kadar bilgi vermektedir. Bu durum arkeolojik çalışmalar devam ettikçe, peygamberler tarihine dair yeni bilgiler ortaya çıkacağı yönünde ümit vaad etmekte; Kur’anın ve diğer semavi kitapların bahsettiği kıssaların tarihî bir realite olduğunu ispat etmektedir.

Evet, Kur’an ve bütün vahiyler, peygamberlerin yaşadıkları hayatı, ideal bir hayatın formatı; peygamberlerin kavimleriyle mücadele sahnelerini kâinattaki iman-küfür, hidayet-dalalet, hayır-şer savaşının farklı cephelerini sunan halleri olarak canlı bir tablo şeklinde sunarlar. Canlılık, hakikatler üzerine kurulu küllî ve zaman-üstü bir sistemdir. Hayatı yönetecek ve yönlendirecek hakikatleri, kendi kudsî ve nurlu hayatlarıyla gösteren model şahsiyetler ise peygamberler ve dönemlerinde onlara tâbi olan insanlardır. İnsan hayatını, kâinata güzellik katan bir ahlak ağacı haline getirmek isteyen din elbette ki peygamberlerden bahsedecek, bütün ilmî-imânî-amelî ve ahlakî hükümlerini onların hayatları üzerinden gösterecek ve anlatacak… Bir melek insanlara, model olamazdı. Peygamberlerin sözleri, hakikati arayanlar için bir nur kandili, peygamberlerin hayatları ise hakkı görmek isteyenler için bir hidayet güneşidir. Bu manada peygamberler sözleri ve fiilleri ile akıl ve gözü olan bütün insanlara birer rehber, mürşid ve üstaddırlar.

[1] DİA, Hûd maddesi.

[2] Gırnâtî Seyahatnâmesi, s. 158-159.

[3] Şa’bî, aslen Yemenli’dir. Buraya kadarki ifadesinden Şa’bî’nin kendisinin bizzat oraya gittiği anlaşılıyor. Fakat metnin sonrasında başkalarının şahitliğine geçiyor. Muhtemelen kendisi riske girip dağın içinde araştırmaya kalkışmadı. Fakat yol arkadaşları yolun sonuna kadar gidip ona değerli bilgileri aktardılar.

[4] “ Koyu kırmızı cilt rengi ”, 7 gün 8 gece devam eden kum fırtınasının cildini yaktığını; “ acıyla bezenmiş yüz hatları ” ise gelen azabın yol açtığı fiziksel ve ruhani acıların yüzüne aksetmiş halini gösterir. Kum fırtınasının küçük çapta da olsa sıcak hava şartlarında yakıcı olduğunu 1998-2003 yılları arasında Kayseri’de İç Tarım Müdürlüğü’nde çalışırken bizzat müşahede etme fırsatım olmuştu.

[5] Diğer kaya mezarlarındaki levha ve kitâbelerden farklı olarak bu levhanın “ altın ” dan olması gösterir ki, bu mezar sahibi toplumda en yüksek konumlarda bulunan birisidir. Ki levhadaki şiir, levhanın altından yapılmasını teyid etmektedir. Eski toplumların en kıymetli kişilerinin kabirlerini, en değerli taşlar ve kıymetli madenlerle süsledikleri arkeolojik olarak bilinen sabit bir meseledir.

[6] Gırnâtî Seyahatnâmesi, s. 160.

[7] Kehf suresi, 21.

[8] Nebe suresi, 7.

[9] Fecr suresi, 10.

[10] A.g.e. s. 159-162.

[11] Gırnâtî, “Seyahatnâme” isimli eserinde bu şahsın ismini kitabın ana kısmında “ Lâm bin Âmir ” ve ekler kısmında ise “ Lâm bin Âbir bin Âd bin İrem ” olarak farklı zikreder. Tarihî ve semavi kaynaklar beraber ele alındığında bu ismin Lâm bin Âbir şeklinde olması daha doğrudur. Bu açıdan ismi Lâm bin Âbir olarak almayı doğru gördüm.

[12] A.g.e. s.163-164 ve s. 205-206.

[13] Mâide suresi, 46-47.

[14] Necm sûresi, 50.

[15] İbn-i Hişam, Târih.

[16] Kitâbenin bu kısmı Hicrî 18. yılda keşfedilen metinle aynı görünüyor. Kısa metindeki farklılık kitabenin tam tercümesi ile halledilebilecek bir hususiyet… Bu durumda kitabenin ilk keşfi Muaviye döneminden Hicrî, 18. Yıla kadar ilerlemiş olur. Eğer farklı noktalar kitabenin tam tercümesi ile giderilmeyecek bir şekilde ise, 2 yazı kaynağı farklı arkeolojik metin teşkil ediyor demektir.  

[17] Seyyid Süleyman en-Nedvî, Kur’an-ı Kerim’de Kavimler, Toplumlar, Âd, Semûd ve Medyen, s. 52 ve 145. )

[18] Seyyid Süleyman en-Nedvî, Kur’an-ı Kerim’de Kavimler, Toplumlar, Âd, Semûd ve Medyen; İnkılab Yayınları, s.144-145.

[19] Sahih-i İbn-i Hibban, Cilt 1.

[20] Seyyid Süleyman en-Nedvî, Kur’an-ı Kerim’de Kavimler, Toplumlar, Âd, Semûd ve Medyen; İnkılab Yayınları, s.145-146.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum