Afife ARTIK

Afife ARTIK

Şanlıurfa-1

A+A-

Abdülkadir Badıllı ağabeyimi ziyaret maksadı ile İbrahim Aleyhisselam’ın dergahına geldim.

Dergahın ikinci kapısında bir lira ücret karşılığında bindiğim belediye otobüsünden indim. Biraz yürüdükten sonra kapıdan içeri girdim.

Abdülkadir Badıllı Ağabeyim ile Ankara’da Risale Akademi’de olan görüşmelerimiz hatırıma geldi. Anlattıkları ve hâli, tavrı gözümün önünde canlandı. O an sema ile ikimiz beraber ağlamaya başladık. Vakit erken olması ve hava kapalı olması sebebiyle miydi yoksa başka sebepleri de var mıydı bilmiyorum Dergah sakindi. Kapıdan içeri girer girmez bütün benliğimi kaplayan huzur, kapıdan girmeden evvel “yaşamak için ne kadar güzel bir şehir” düşüncemin ne denli isabetli olduğuna bir delil daha oldu. Manen temiz bir şehir Urfa.

Rehbersiz geldiğim için nerede ne var bilemiyordum. Bir yandan bir an evvel Abdülkadir Badıllı ağabeyi görmek istiyordum bir yandan da vefat ettiği gün Ankara Keçiören’de şelalenin tepesinde semayı seyredip dualar ettiğim anlar geldi hatırıma. Semaya mümkün olduğu kadar yakın olmak istiyordum ve bu sebeple mevcut tepelerin en yükseğinde idim. Mümkün olsa kanatlanıp semaya yükselmek isteğiyle kah ağlayıp kah dua ederek yürüyordum her ne ise…

Nedenini bilmiyorum Abdülkadir Badıllı Ağabeyin Hutbe-i Şâmiye ile münker ve nekir meleklerine cevap verdiği kalbime gelmişti o gün. Fazla peşine düşmedim nedeninin.

Urfa’da Halil İbrahim Dergahında sema ile beraber biraz ağlayıp biraz dinlenirken eli boş gitmeyim dedim. Önce Yasinlerimi okudum hem anneciğime hem Abdülkadir Badıllı Ağabeyime ve Abdullah Yeğin Ağabeyime hediye edeyim istedim.

Dergaha girdiğim kapı Rıdvaniye Camiine yakın olduğundan kavuştuğum ilk cami Rıdvaniye Camii oldu. Sanki çok sevdiğim bir dostuma hem hasret kaldığım bir dostuma kavuşmuş gibi hissettim camiye girince.

Küçücük bir cami olduğu için hanımlara yer ayırmamışlardı. Öğlen namazına hayli vakit olduğundan camide kimse yok idi. Küçük bir tahta kapıdan dar merdivenler vasıtası ile yukarıdaki müezzin mahfiline çıktım. Kapıyı da ardından sürgüledim ki Allah’a ibadet edilen mekanları kendi inisiyatiflerindeki evleri imiş gibi telakki eden nadir biri denk gelip de huzurumu bozmasın.

Yasinlerimin bir kısmı tamam olmuştu ki dedim “ben bilsem bu mekan nasıl bir mekandır, bu cami nelere şahitlik etmiştir” bunu bilirsem daha anlamlı bir okuma yapabileceğim düşüncesi ile hemen internetten camiyi araştırdım. Hayret! Daha evvel okumuş idim ki Abdullah Yeğin Ağabey ile Hüsnü Bayram Ağabey bu camiin hücresinde kaldılar ama unutmuşum. Sadece caminin adını yazıp arama yaptığımda caminin tarihi bilgilerine ulaştım ama hem caminin adını hem de Nur Talebeleri yazınca Abdullah Yeğin Ağabeyimizin bu caminin hücresinde kaldığını öğrendim.

Bunu öğrenince “tamam dedim bu cami neden bana bu kadar munistir anlaşıldı.” Ve ondan sonra Yasineri okur iken Abdullah abinin manevi himmeti ve feyzine mazhar olduğumu hissettim. Kendisini Ankara’da hastanede ziyaret ettiğim gün geldi gözümün önüne. Her zamanki mütebessim siması ve beni dikkatle dinlemesi alakadar olması ve dua etmesi ve hatta taburcu olduğu sırada ben peşi sıra yürür iken durup yüzünü bana dönerek “Selamun aleyküm” demesi bir bir geldi gözümün önüne. O selam benim için baha biçilmez kıymette idi. Çünkü Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin lahika mektublarında bir zâta olan selamı “kardeşim sen benim âlemimde yer tutuyorsun, ehemmiyetin var benim için” anlamını taşıması gibi Abdullah Ağabeyin bana hususi dua ettiğini hissettim.

Abdullah Ağabeyin orada kaldığını öğrendikten sonra okuduğum Yasin bana feyiz vermeye başladı. Belki de ilk defa bunu bu kadar net hissettim. Elbette feyiz avcısı değiliz ve zamanımız itibariyle feyiz meraklısı olamayız lâkin bir tatlı huzuru hissetmek, berzahtaki bir mübareğe okurken ondan gelen feyiz ve himmeti hissetmek de pek güzel.

Okumalarımı tamamladıktan sonra kalktım evvela Abdülkadir Badıllı Ağabeyi göreyim istedim. Edeben evvela İbrahim Aleyhisselam’ın makamını ziyaret etmem gerekmez mi diye düşündüm makam-ı İbrahimin önünden geçerken. Ama nasıl ki biz mesela Ankara’ya gitsek reis-i cumhur (şimdi Başkan) ile görüşmek istesek onu tanıyan bir büyüğümüz var ise onu da yanımıza alır gideriz ki bize şefaatçi olsun. İşte aynen öyle de dedim evvela Abdülkadir Badıllı Ağabeyimi göreyim. Zira o benim daha yakınımdır. Kendisini görmüş haline şahit olmuşum. Bu düşünceler ile sormaya başladım ki kabrini bulayım.

Pek talihliyim ki müdür bey ve ekibine rast geldim de bana kabri tarif ettiler. Bir de Abdullah Yeğin Ağabeyin kaldığı yeri sordum şimdi Nur Medresesi olan iki hücre ve bir küçük girişten (hol) müteşekkil yeri bana gösterdiler lâkin kapalı idi.

İlk defa kendimin yazar olduğunu burayı gezip yazı yazacağımı söyledim. Öyle uzun uzadıya düşünmeden bunu deyiverdim. Yoksa bir göreydim pek severim Abdullah Ağabeyimi desem her halde cevab-ı red alacak idim. Ama buraya bakacağım, yazı yazacağım deyince iş ciddiye bindi. Müdür beyin yanındaki görevli Risale-i Nur Medresesinin hadimi olan ağabeyi aradı. Ağabey öğlen namazından sonra 13.30’da gelsin gösterelim dedi sağ olsun. Ne yapalım maddiyyun asır işte kim olursak olalım maddi bir netice var ise kıpranıyoruz yerimizden, yoksa yok… (Hamd olsun istisnalar vardır.)

Rahmetin mücessem hâli olan yağmur aralıklarla devam ediyordu. Sema ve ben kendimizi perişan etmeden dinlene dinlene ağlıyorduk.

Abdülkadir Badıllı Ağabeyin kabrine yaklaştığım hengamda Rahmet öyle bir coştu ki anlatamam.

Kabrin hemen yanına gidilemeyişi beni çok müteessir etti nedense. Anlam veremedim. Abdülkadir Badıllı Ağabeyin burada akrabası, ziyaretçisi çoktur neden onun kabrini bir kilitli kapı arkasına koysunlar ki diye anlam veremedim. Şimdiye dek üç dört şahıs bana izahatta bulundular lâkin hiç anlayamadım el-an.

Tam kabre açılan ve kapısında asma kilit bulunan kapının önüne vardım ki Malatya’dan ehl-i kalb bir kardeşim aradı Fesübhanallah dedim böyle bir zamanlama hayret doğrusu.

Yazımı bu detay düzeyinde devam ettirecek olursam epey uzun ,gidecek bir parça tayyedeyim.

Abdülkadir Badıllı Ağabeyin kabrine giderken nedense çok döndüm dolaştım, pek çok meselelere zihnim gitti geldi. Sanki kabre ulaşınca kabrin üstüne kapanıp hüngür hüngür ağlayacakmışım gibi bir hisse kapıldım ve bu düşünce kabre gitmemi geciktirip zorlaştırdı gibi geldi bana. Ankara’da şahit olduğum cenaze merasimleri ile Urfa’nın ve doğu illerinin cenazelerini kıyas ettim içimden. Şimdi detayına girmeyeceğim. Birkaç damla yaş akıtayım gözümden de üzülmedim sanmasınlar mantığı ile ciğerinden yanık kokusu gelerek feryad edenin hali ne kadar da başkadır. Elbette ifrat ve tefrit iyi değildir lâkin insanın insanî vasıfları doğu insanında daha canlı ve sıcaktır.

Rıdvaniye camiinde okuduğum Kur’an’dan aldığım lezzet ile hava limanı mescidinde Kur’an okur iken duyduğum sıkıntıyı mukayese etmek de hatırıma geldi. Mekan ve mekanda evvelden bulunanların o mekanı ne kasıt ile kullandıkları o kadar mühim ki.

Şu an bulunduğum otel odasında da benden evvel bir mübarek kalmış sanırım. Maşallah Barekallah manevi havası pek temiz ve güzel, maddesi de öyle. Neden reklamını yapmayım ki bana bir reklam ücreti öderler mi bilmem ama elbette reklamlarını yapacağım. Bir aile ortamı gibi huzur bulduğum ve geç vakit dışarı çıkınca “az sonra beni arayıp bacı nerde kaldın” deyiverecekleri hissine kapıldığım ve en ince ve yorucu taleplerimin bile karşılık bulması elbette beni minnettâr eyledi. Medyada olmasa da şahsen tanıdığım herkese reklamını yapacağım, elbette haklarıdır. Personeli seçerken mi titiz davranıyorlar yoksa sonrasında harikulade ve fevkalade eğitimler mi veriyorlar bilmem ama bu güzel ahlak ve muhataba nezakatle muamele pek eğitimle kazanılır cinsten değil. Allah razı olsun güzel ahlak kadar büyük bir hazine var mı…

Urfa’da iki gündür kütüphane arıyorum ki yazı yazayım. Lâkin üç tane kütüphane olmasından ve her bir tarif edici beni ayrı birine yönlendirmek isteğinde bulunmasından bir kütüphaneye kavuşmak nasip olmadı. Mesai saati bitimine yakın bir vakitte Şair Nabi Kütüphanesine kavuştum lâkin “kapanmak üzere” dedi görevli.

Ertesi gün arkeoloji müzesinin kütüphanesine gitmek niyeti ile otelden ayrıldım lâkin oraya geçici olarak kendi asıl yerindeki tadilat nedeni ile taşınmış olan kütüphane tekrar eski yeri olan Rabia meydanının yakınına taşınmış. Rabia meydanı da beni çok duygulandırdı. Urfalı kardeşlerimiz Suriyeli kardeşlerimize “derdin derdimdir kardeşim” demişler Rabia koymuşlar meydanın adını ne güzel.

Ankara’da bulunan Suriyeli kardeşlerimiz gibi değil Urfa’daki kardeşlerimiz. Urfa kucaklamış Suriyeli can kardeşlerimizi. Ankara’nın tepeleri gibi burunları da az sivri ve büyük olan azınlıktaki bir kısım insanları gibi hor görmüyorlar onları. Zaten dil ve kıyafetler de az çok benzerdir. Ankara’nın döpiyesli, tayyörlü hanımefendileri (!) gibi değil Urfa’nın sıcak insanları.

Abdülkadir Badıllı Ağabey’e doğru giderken mancınıklar gözüme takıldı. Dedim “biz en aşağılık sebebe kul, köle olacak seviyesizliğe iniyoruz menfaatimiz için, onlar ise (İbrahim Aleyhisselam ve emsalleri) meleklere “Allah biliyor kardeşim durumumu sağol” diyorlar. Yani tabir biraz acib oldu bağışlayın.

Urfa’da en sık işittiğim sözlerden biri “sıkıntı değil” cümlesi. Muhatabı rahatlatan ve “dert etme kardeşim rahat ol” demeye gelen bu cümleyi sık sık işitmek “kolaylaştırın zorlaştırmayın” hadisini bana tahattur ettiriyor.

İçtimai hayatta o denli mühim ki kolaylaştırmak ve zorlaştırmamak. Hakikaten insan işini kolaylaştıran ve kendine zorluk çıkartmayan muhataplarına minnettâr kalıyor. Bazen de öyle basit bir işi hiç anlaşılmaz bir sebeple yapmamak veya tehir etmek işleri zora sokuyor. Kolaylaştırmak Peygamberin (asm) emridir. Zorlaştırmamak da öyle. Muhatabınıza zorluk çıkartmakla sizin işiniz kolaylaşmıyor ki! Muhataptan gelen menfi enerji sizi de tüketir, gereksiz bir israftır enerji kaybıdır. Pratik olmak ve o an gerekli olanı yapıvermek fazla prosedür işin içine katmamak en güzeli. Ah bir de devlet işlerinde bu Peygamber emrini tutsak ne hoş olur.  

Şimdilik bu kadar. İnşallah Urfa’da olduğum müddetçe yazmak isterim. Henüz bugün görme şerefine eriştiğim Harran Üniversitesi’nin kıymetli hocalarından da bahsetmek emelindeyim elbette.

Urfa’dan, peygamberler şehrinden, ruhu rahatlatıp inşirah veren er-Ruha’dan selamlar hürmetler hepinize.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
16 Yorum