Salahattin ALTUNDAĞ

Salahattin ALTUNDAĞ

Ahmet Selim’e Bir Cevap: Midye Nasıl Hem Helâl Hem Haram Gibi Görünebilir?

Okuyucuya Kısa Bir Not

Kıymetli okuyucularım,

Bu yazı, hacim olarak alışılmış köşe yazısı ölçülerinin biraz üzerine çıktı. Bunun için anlayışınızı rica ederim.

Metin aslında çok genç yaşta, zeki ve sorgulayıcı bir kardeşimizin samimi bir sorusuna cevap olarak kaleme alındı. Fakat mesele sadece “midye helâl mi, haram mı?” sorusundan ibaret değildi. Asıl mesele; mezhep farklılıklarının nasıl anlaşılması gerektiği, içtihadın ne olduğu, gençlerin zihninde oluşan şüphelere nasıl yaklaşılması gerektiği ve dinî meselelerde hüküm verirken hangi edep ve usûlün korunması gerektiğiydi.

Bu sebeple yazıyı kısaltıp parçalamak istemedim. Çünkü bazı meseleler kısa cevaplarla geçiştirildiğinde, tam anlaşılmak yerine yeni yanlış anlamalara sebep olabiliyor. Bu yazı herkese değil; özellikle bu soruya gerçekten ihtiyaç duyan, zihninde benzer tereddütler taşıyan ve meseleyi sakin, adım adım anlamak isteyen okuyuculara hitaben yazıldı.

İhtiyacı olmayan için uzun görünebilir; fakat ihtiyacı olan için belki de tam yerinde ve hatta gerekli bir açıklama olabilir.

Bu niyetle, genç kardeşimizin şahsında aynı soruyu taşıyan bütün okuyucuların istifadesine sunulmuştur.

Muhabbet ve hürmetlerimle.

Sevgili Ahmet Selim,

Önce şunu söyleyeyim:

Sen çok güzel bir soru sormuşsun.

“Midye helâl mi, haram mı? Bir mezhep haram derken başka bir mezhep nasıl helâl diyebilir? Helâl ile haram arasında bu kadar büyük fark varken bir din içinde böyle farklı görüşler nasıl olabilir?”

Bu soru sadece midye sorusu değildir.

Aslında bu soru şudur:

“Dinî hükümler nasıl anlaşılır?”

“Mezhepler neden farklı görüş söyler?”

“Bir konuda farklı görüş olması dinin karışık olduğu anlamına mı gelir?”

Bunlar çok önemli sorulardır.

Böyle sorular sormak kötü değildir. Aksine, insanın aklını kullandığını, anlamak istediğini gösterir. Din, aklı susturmak için değil; aklı doğru şekilde çalıştırmak için vardır. Elbette her şeyi bir anda anlamayabiliriz. Fakat anlamaya çalışmak çok kıymetlidir.

Şimdi bu meseleyi büyük ve zor kelimelere boğmadan, günlük hayattan örneklerle adım adım anlamaya çalışalım.

1. EN BAŞTA KISA CEVABI VERELİM

Midye konusunda İslam âlimleri arasında farklı görüş vardır.

En kısa şekliyle:

Hanefî mezhebine göre midye yenmez. Daha dikkatli söylersek, Hanefî fıkhında midye rahatça yenilebilecek helâl yiyeceklerden sayılmaz. Bazı Hanefî kaynak ve açıklamalarda bu hüküm “haram” şeklinde ifade edilir; daha teknik fıkıh dilinde ise “tahrîmen mekruh” ifadesi tercih edilir, yani “harama yakın güçlü sakınca” şeklinde anlatılır.

Şâfiî mezhebine göre ise midye, temizse ve sağlığa zararlı değilse yenebilir.

Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde de genel yaklaşım, zararlı ve pis olmayan deniz ürünlerinin yenebileceği yönündedir.

Burada dikkat etmemiz gereken ilk nokta şudur:

Bu mesele, “Bir mezhep kafasına göre haram dedi, diğer mezhep kafasına göre helâl dedi” meselesi değildir.

Hayır.

Asıl mesele şudur:

Kur’ân ve hadislerde deniz ürünleriyle ilgili genel ifadeler vardır. Fakat “midye” adı tek tek geçerek “bu helâldir” veya “bu haramdır” denilmemiştir.

İşte farklı görüş buradan doğar.

2. KUR’ÂN’DA “MİDYE HARAMDIR” DİYE AÇIK BİR CÜMLE VAR MI?

Hayır, yok.

Peki Kur’ân’da “midye helâldir” diye özel olarak midyenin adı geçiyor mu?

O da yok.

Hadislerde “midye” kelimesi geçerek “midye yenir” veya “midye yenmez” denilmiş mi?

Hayır, böyle özel bir ifade de yok.

İşte bu nokta çok önemlidir.

Kur’ân’da deniz avı ve deniz yiyeceği hakkında genel ifadeler vardır. Mesela Mâide sûresinde deniz avının ve deniz yiyeceğinin helâl kılındığı bildirilir. Hadislerde de denizle ilgili genel hükümler vardır. Mesela meşhur bir hadiste deniz için “Suyu temizdir, ölüsü helâldir” buyrulmuştur. Başka bir hadiste de “Bize iki ölü helâl kılındı: balık ve çekirge” anlamında bir ifade vardır.

Şimdi genç ve dikkatli bir zihin haklı olarak sorar:

“Peki bu genel ifadelerden midye hükmü nasıl çıkarılıyor?”

İşte burada mezheplerin yorum farkı başlar.

3. ASIL MESELE ŞUDUR: “DENİZ YİYECEĞİ” DEYİNCE NEYİ ANLAYACAĞIZ?

Şâfiî mezhebi şöyle düşünür:

Kur’ân’da deniz yiyeceği genel olarak helâl kılınmıştır. Hadiste de denizin ölüsünün helâl olduğu ifade edilmiştir. O hâlde yalnız suda yaşayan, zehirli olmayan, temiz kabul edilen ve insana zarar vermeyen deniz canlıları yenebilir. Midye de bu gruba girerse yenebilir.

Hanefî mezhebi ise daha dar ve daha ihtiyatlı düşünür.

Hanefî âlimleri der ki:

Deniz ürünleri içinde yenilecek asıl tür balıktır. Çünkü hadiste özellikle balık zikredilmiştir. Midye ise balık değildir. Bu yüzden midye, yenilecek deniz ürünleri içinde değerlendirilmez.

Yani tartışmanın özü şudur:

“Deniz yiyeceği” ifadesi bütün deniz canlılarını mı kapsar?

Yoksa yenilebilir deniz ürünü derken daha çok balık türü mü esas alınır?

Bir mezhep genel ifadeyi daha geniş anlamıştır.

Diğer mezhep daha dar ve ihtiyatlı anlamıştır.

Mesele budur.

4. BUNU BİR OKUL KURALIYLA DÜŞÜNELİM

Bir okul düşün.

Okul yönetimi şöyle bir kural koymuş olsun:

“Okula zararlı yiyecek ve içecek getirmek yasaktır.”

Şimdi bu kuralda bütün yiyecekler tek tek sayılmış mı?

Hayır.

“Cips yasaktır, kola yasaktır, enerji içeceği yasaktır, tarihi geçmiş kek yasaktır, bozulmuş tost yasaktır” diye uzun bir liste yok.

Sadece genel bir kural var:

“Zararlı yiyecek ve içecek yasaktır.”

Şimdi iki öğretmen bu kuralı yorumlasın.

Birinci öğretmen şöyle desin:

“Enerji içeceği öğrenciler için zararlıdır. Bu yüzden yasaktır.”

İkinci öğretmen şöyle desin:

“Burada asıl kastedilen bozulmuş, mikrop taşıyan, sağlığı doğrudan tehdit eden yiyeceklerdir. Enerji içeceği ayrıca yazılmadığı için bunu aynı kapsama almak doğru olmayabilir.”

Şimdi soru şu:

Okul iki tane mi oldu?

Hayır.

Kural iki tane mi oldu?

Hayır.

Aynı okul, aynı kural var. Fakat kuralın hangi durumlara uygulanacağı konusunda farklı yorum var.

İşte fıkıhta da bazen buna benzer bir durum olur.

Kur’ân ve hadislerde genel hükümler vardır. Âlimler bu genel hükümlerin hangi olaylara uygulanacağını anlamaya çalışır. Bazen aynı sonuca ulaşırlar. Bazen farklı sonuçlara ulaşırlar.

Midye meselesi de böyle bir meseledir.

5. PEKİ MEZHEPLER NEDEN ORTAYA ÇIKMIŞTIR?

Bu soru çok önemlidir.

Çünkü bazı gençler şöyle düşünebilir:

“Kur’ân var, Peygamberimiz var. O zaman mezheplere ne gerek var?”

Bu soru ilk bakışta mantıklı gibi görünür. Fakat hayatı biraz dikkatli düşününce mesele daha iyi anlaşılır.

Kur’ân ve Sünnet dinimizin ana kaynaklarıdır. Fakat hayatın içinde binlerce farklı olay vardır. Her olayın adı Kur’ân’da ve hadislerde tek tek geçmez.

Mesela bugün şöyle sorular çıkabilir:

“İnternetten alışverişte şu işlem caiz mi?”

“Dijital para ile alışveriş yapılabilir mi?”

“Organ nakli caiz mi?”

“Uçakta namaz nasıl kılınır?”

“Deniz ürünlerinden midye, karides, kalamar yenir mi?”

“Bir ticari işlem faiz sayılır mı, sayılmaz mı?”

Bu soruların çoğunun adı Kur’ân’da ve hadislerde tek tek geçmez. Ama Kur’ân ve Sünnet’te bunları anlamamıza yardım eden genel ilkeler vardır.

İşte mezhepler, bu genel ilkeleri düzenli, güvenilir ve ilmî bir şekilde anlamak ve hayata uygulamak için ortaya çıkmıştır.

Mezhep demek, “dini bölmek” demek değildir.

Mezhep, dinin ana kaynaklarını anlamak için oluşmuş ilmî yol demektir.

Bunu daha iyi anlamak için basit bir “çorba” örneği düşünelim.

Bir baba evden çıkarken oğluna şöyle dese:

“Akşam annene söyle, bize çorba yapsın.”

Dikkat edelim.

Baba sadece “çorba yapsın” demiştir.

“Mercimek çorbası yapsın” dememiştir.

“Tarhana çorbası yapsın” dememiştir.

“Yayla çorbası yapsın” dememiştir.

“Ezogelin çorbası yapsın” dememiştir.

Sadece genel bir ifade kullanmıştır:

“Çorba yapsın.”

Şimdi bu aile Diyarbakır’da yaşıyorsa evde mercimek çorbası yapılabilir.

İç Anadolu’da yaşayan bir ailede tarhana çorbası yapılabilir.

Başka bir yörede yayla çorbası veya farklı bir çorba yapılabilir.

Başka bir ülkede yaşayan biri ise kendi kültüründe bilinen başka bir çorba hazırlayabilir.

Peki bu durumda baba sözü yerine getirilmemiş mi olur?

Hayır.

Çünkü baba özel bir çorba adı vermemiştir. Genel bir ifade kullanmıştır. Bu genel ifadenin içine farklı çorba çeşitleri girebilir.

Dışarıdan bakan biri hemen şöyle diyemez:

“Hayır, bu çorba olmadı. Mutlaka mercimek çorbası olmalıydı.”

Çünkü baba “mercimek” dememiştir; “çorba” demiştir.

Ama burada çok önemli bir nokta daha vardır:

Her şey çorba olmaz.

Mesela biri pilav yapıp “Bu da çorbadır” diyemez.

Biri kek yapıp “Bu da çorba sayılır” diyemez.

Biri çayı getirip “Bu da sıvı, o hâlde çorba yerine geçer” diyemez.

Çünkü “çorba” kelimesinin de bir anlam sınırı vardır.

Yani genel bir ifade vardır; ama bu genel ifade sınırsız değildir.

İşte fıkıhta da bazen buna benzer bir durum olur.

Kur’ân ve hadislerde bazı konularda genel ifadeler bulunur. Âlimler bu genel ifadelerin hangi şeyleri içine aldığını anlamaya çalışırlar.

Midye meselesinde de asıl tartışma buradan doğar.

Kur’ân’da deniz yiyeceğiyle ilgili genel izin vardır. Hadislerde de denizle ilgili genel ifadeler vardır. Fakat “midye” adı tek tek geçerek “helâldir” veya “haramdır” denilmemiştir.

Şâfiî mezhebi bu genel ifadeyi şöyle anlamıştır:

“Deniz yiyeceği denildiğinde, yalnız suda yaşayan, temiz ve zararsız deniz canlıları bu kapsama girer. Midye de bu şartları taşıyorsa yenebilir.”

Hanefî mezhebi ise bu genel ifadeyi ihtiyatlı bir usûlle değerlendirerek, yenilebilir deniz ürünleri konusunda balık türünü esas almıştır:

“Deniz ürünleri içinde yenilecek asıl tür balıktır. Midye balık değildir. Bu yüzden yenilecek deniz ürünleri içinde değerlendirilmez.”

Yani mesele şudur:

Bir mezhep genel ifadenin kapsamını daha geniş anlamıştır.

Diğer mezhep ise bu genel ifadenin kapsamını daha sınırlı anlamıştır.

Ama ikisi de Kur’ân ve Sünnet’i yok saymamıştır.

İkisi de delili ciddiye almıştır.

İkisi de kendi kafasına göre konuşmamıştır.

Sadece genel ifadenin sınırını farklı belirlemiştir.

Buradaki çorba örneği elbette dinî hükmün kendisi değildir. Dinî hükümler yemek zevki gibi kişisel tercihe bırakılmaz. Bu örnek sadece şunu göstermek içindir:

Genel bir ifade bazen sınırları içinde farklı ama makul şekillerde anlaşılabilir. Mezhep farkı da çoğu zaman böyle ortaya çıkar.

Fakat mezhepler sadece basit yorum farkı değildir. Mezheplerin arkasında Kur’ân bilgisi, hadis bilgisi, Arapça bilgisi, sahabe uygulamaları, fıkıh usûlü ve büyük bir ilmî birikim vardır.

Bu yüzden mezhepler, insanların kendi kafasına göre din üretmesi için değil; tam tersine, insanların kendi kafasına göre hüküm vermesini engellemek için ortaya çıkmıştır.

Mezheplerin hikmeti de burada görülür:

İnsanlar dinî konularda dağınık hareket etmesin.

Herkes “bence böyle” diyerek hüküm vermesin.

Kur’ân ve Sünnet ciddi bir ilimle anlaşılsın.

Müslümanların önünde güvenilir bir yol bulunsun.

Kısaca söyleyelim:

Mezhepler dinin alternatifi değildir.

Mezhepler, Kur’ân ve Sünnet’i anlamaya çalışan büyük âlimlerin açtığı güvenilir ilmî yollardır.

6. MEZHEP OLMASA NE OLURDU?

Bunu günlük hayattan bir örnekle düşünelim.

Bir futbol maçı düşün.

Saha var.

Top var.

Oyuncular var.

Ama hakem yok, kural kitabı yok, çizgiler yok.

Biri der ki:

“Ben topa elle dokunurum, bana göre serbest.”

Başka biri der ki:

“Ben kalenin yerini değiştirdim, bana göre böyle daha iyi.”

Bir başkası der ki:

“Ofsayt diye bir şey yok, ben kabul etmiyorum.”

Böyle maç olur mu?

Olmaz.

Çünkü oyun bozulur.

Kuralların olması oyunu zorlaştırmak için değil, oyunu düzgün oynatmak içindir.

Mezhepler de dinî hayatta buna benzer bir düzen sağlar.

Elbette din futbol oyunu değildir. Bu sadece anlamayı kolaylaştırmak için verilen basit bir örnektir.

Mezhepler olmasaydı, herkes Kur’ân ve hadisten kendi seviyesine göre hüküm çıkarmaya kalkardı. O zaman çok daha büyük karışıklıklar olurdu.

Bir kişi “Ben böyle anladım” derdi.

Başka biri “Ben tam tersini anladım” derdi.

Üçüncü biri “Bana göre hiçbir sakınca yok” derdi.

Dördüncü biri “Bence hepsi yasak” derdi.

İşte mezhepler bu dağınıklığı azaltmıştır.

Çünkü mezhep imamları ve onların ardından gelen büyük âlimler; Kur’ân’ı, hadisleri, Arapçayı, sahabe uygulamalarını, fıkıh usûlünü ve dinin genel ilkelerini çok ciddi şekilde incelemişlerdir.

Bu yüzden mezhep, sıradan bir kişinin kişisel yorumu değildir.

Mezhep, büyük bir ilmî birikimin adıdır.

7. PEKİ MEZHEPLER FARKLI GÖRÜŞ SÖYLEYİNCE DİN DEĞİŞMİŞ Mİ OLUR?

Hayır.

Din değişmez.

Allah birdir.

Kur’ân birdir.

Peygamberimiz birdir.

İslam birdir.

Fakat insanların bir delili anlama biçimi bazı ayrıntılı meselelerde farklı olabilir.

Bunu doktor örneğiyle düşünelim.

Bir çocuk hastalanıyor. İki doktora götürülüyor.

Bir doktor şöyle diyor:

“Bu durumda antibiyotik gerekir.”

Başka bir doktor şöyle diyor:

“Hayır, antibiyotik gerekmez. Dinlenme, sıvı takviyesi ve takip yeterli.”

Şimdi burada tıp iki tane mi oldu?

Hayır.

Hasta aynı.

Hastalık aynı.

Tıp aynı.

Ama doktorların değerlendirmesi farklı.

Bir doktor hastalığın bakteri kaynaklı olabileceğini düşünür. Diğeri virüs kaynaklı olduğunu düşünür. Biri daha tedbirli davranır. Diğeri gereksiz ilaç kullanılmasını istemez.

Fıkıhta da bazen buna benzer bir durum vardır.

Din aynıdır. Deliller aynıdır. Fakat âlimler bazen delilin kapsamını, kelimenin anlamını, hadisin hangi konuda söylendiğini, sahabenin uygulamasını ve dinin genel ilkelerini farklı değerlendirebilir.

Bu yüzden bazı konularda mezhep farkı ortaya çıkar.

Bu, dinin çelişkili olduğunu göstermez.

Bu, dinî delilleri anlama çabasının ciddi ve derin bir ilim işi olduğunu gösterir.

8. HER KONUDA BÖYLE FARKLILIK OLUR MU?

Hayır.

Bu nokta çok önemlidir.

Dinî konuların hepsi midye meselesi gibi değildir.

Mesela:

Allah’ın birliği konusunda mezhepler arasında böyle bir fark yoktur.

Namazın farz olması konusunda temel bir ihtilaf yoktur.

Ramazan orucunun farz olması konusunda temel bir ihtilaf yoktur.

İçkinin haram olması konusunda temel bir ihtilaf yoktur.

Domuz etinin haram olması konusunda temel bir ihtilaf yoktur.

Yalanın kötü olması konusunda temel bir ihtilaf yoktur.

Kul hakkının haram olması konusunda temel bir ihtilaf yoktur.

Çünkü bu konuların delilleri çok açıktır.

Ama bazı konular ayrıntılıdır.

Delil vardır; fakat delilin sınırı tartışılır.

İşte mezhep farkı daha çok böyle alanlarda ortaya çıkar.

Mesela:

Deniz ürünlerinin hepsi yenir mi?

Karides yenir mi?

Midye yenir mi?

Namazda eller nereye bağlanır?

Bazı ticaret işlemleri faiz sayılır mı?

Yolculukta namaz nasıl kılınır?

Bu tür konularda farklı görüşlerin olması, dinin karışık olduğu anlamına gelmez. Bu, meselenin içtihada açık olduğunu gösterir.

İçtihat ne demektir?

İçtihat, büyük bir âlimin Kur’ân, hadis, Arapça, fıkıh usûlü ve dinî bilgiyle bir konuda doğru hükme ulaşmaya çalışmasıdır.

Bu, rastgele konuşmak değildir.

“Ben böyle hissediyorum, o hâlde hüküm budur” demek hiç değildir.

İçtihat ciddi bir ilmî çalışmadır.

9. HANEFÎ MEZHEBİ MİDYEYE NEDEN İZİN VERMEZ?

Hanefî mezhebi, deniz ürünleri konusunda daha ihtiyatlı bir usûl takip etmiş; denizden çıkan her canlıyı aynı hükümde değerlendirmemiş, yenilebilir deniz canlıları içinde balık türünü esas almıştır. Midye ise balık değildir. Bu yüzden Hanefî mezhebine göre midye yenmez, helâl kabul edilmez.

Bunu bir market örneğiyle düşünelim.

Bir markette “süt ürünleri” reyonu var.

Bu reyonda süt, yoğurt, peynir ve tereyağı bulunur.

Şimdi biri şöyle dese:

“Yumurta da hayvandan çıkıyor. O hâlde yumurta da süt ürünüdür.”

Bu doğru olur mu?

Hayır.

Yumurta hayvansal bir gıdadır ama süt ürünü değildir.

Hanefî mezhebi de deniz ürünleri konusunda buna benzer bir sınır çiziyor.

“Denizden çıkması tek başına yetmez; yenilebilir deniz canlısı olarak balık türü esas alınır” diyor.

Midye denizde yaşar ama balık değildir. Bu yüzden Hanefî yaklaşım midyeyi yenilecek deniz ürünleri içinde görmez.

Burada şunu özellikle anlamak gerekir:

Hanefî âlimleri midyeye “canları istemediği için” yasak dememiştir.

Onlar, delilleri kendi fıkıh usûllerine göre değerlendirmiş ve daha ihtiyatlı bir sonuca ulaşmıştır.

Yani mesele keyfî bir yasak koyma meselesi değildir.

Mesele, delilin sınırını daha dar belirleme meselesidir.

10. ŞÂFİÎ MEZHEBİ MİDYEYE NEDEN İZİN VERİR?

Şâfiî mezhebi deniz ürünleri konusunda daha geniş bir ölçü kullanır.

Şâfiîlere göre yalnız suda yaşayan, zehirli olmayan, pis olmayan ve insana zarar vermeyen deniz canlıları genel olarak yenebilir.

Midye de bu gruba girerse yenebilir.

Fakat burada dikkat edelim:

Şâfiî mezhebi “Denizden ne çıkarsa düşünmeden yenir” demiyor.

Hayır.

Temiz olması gerekir.

Zehirli olmaması gerekir.

Bozulmamış olması gerekir.

İnsan sağlığına zarar vermemesi gerekir.

Güvenilir yerden alınması gerekir.

Mesela bozulmuş midye yenmez.

Kirli sulardan çıkarılmış midye yenmez.

İnsanı zehirleyecek midye yenmez.

Sağlığa zararlı olduğu bilinen bir ürün yenmez.

Çünkü İslam’da genel bir ölçü vardır:

İnsana zarar veren şeyden uzak durulur.

Yani Şâfiî mezhebine göre midyenin yenebilir görülmesi, “Her yerde, her şartta, her midye yenir” anlamına gelmez.

Temizlik ve sağlık şartı önemlidir.

11. “BİRİNE GÖRE HARAM, DİĞERİNE GÖRE HELÂL” SÖZÜ NASIL ANLAŞILMALI?

Bu söz ilk duyulduğunda gerçekten kafa karıştırabilir.

Çünkü biz helâl ve haram kelimelerini çok kesin duyarız. Haklı olarak şöyle düşünürüz:

“Bir şey ya helâldir ya haramdır. Nasıl oluyor da bir mezhebe göre yenmez denilen bir şey, başka bir mezhebe göre yenebilir oluyor?”

Burada çok ince ama önemli bir nokta vardır:

Allah katındaki gerçek hüküm tektir. Bir şey Allah katında aynı anda hem helâl hem haram olmaz.

Fakat insanlar o gerçek hükmü anlamaya çalışırken, özellikle ayrıntılı ve içtihada açık konularda farklı sonuçlara varabilirler.

Bunu bir sınav sorusu örneğiyle düşünelim.

Bir matematik sınavında zor bir problem sorulmuş olsun.

Öğretmenin cevap anahtarında doğru cevap tektir. Yani o problemin gerçek cevabı aynı anda hem 20 hem 25 olmaz.

Fakat öğrenciler o doğru cevaba ulaşmaya çalışırken farklı yollar deneyebilir.

Bir öğrenci problemi kısa yoldan çözer.

Başka bir öğrenci uzun yoldan çözer.

Bir öğrenci önce şekil çizer.

Başka bir öğrenci işlem yaparak ilerler.

Bazen iki başarılı öğrenci aynı soruyu farklı yöntemlerle çözmeye çalışır. Biri bazı bilgileri daha geniş değerlendirir. Diğeri daha dikkatli ve ihtiyatlı davranır.

Burada önemli olan şudur:

Doğru cevap tektir; fakat o cevaba ulaşma çabasında yöntem farkı olabilir.

Elbette fıkıh, matematik problemiyle tamamen aynı şey değildir. Bu sadece meseleyi kolay anlamak için verilen bir örnektir.

Fıkıhta âlimler bir hükme ulaşmaya çalışırken Kur’ân’a, hadislere, Arapçaya, sahabe uygulamalarına, fıkıh usûlüne ve dinin genel ilkelerine bakarlar. Bazı ayrıntılı meselelerde bu delillerin kapsamını farklı değerlendirebilirler.

Midye meselesinde de durum böyledir.

Bir taraf keyfine göre “yenmez” dememiştir.

Diğer taraf da keyfine göre “yenir” dememiştir.

Hanefî mezhebi bu konuda daha ihtiyatlı bir usûl takip etmiş; deniz ürünleri içinde yenilebilir olanları balık türüyle sınırlı değerlendirmiştir. Midye balık türünden olmadığı için onu yenilecek deniz ürünleri kapsamında görmemiştir.

Şâfiî mezhebi ise deniz yiyeceğiyle ilgili genel ifadeleri daha kapsayıcı yorumlamış; yalnız suda yaşayan, temiz ve zararsız deniz canlılarının yenebileceğini söylemiştir. Midye de bu şartları taşıdığı takdirde yenebilir kabul edilmiştir.

Yani mesele şudur:

İki mezhep de aynı dinin delillerine bakmıştır. Fakat bu delillerin midyeyi kapsayıp kapsamadığı konusunda farklı sonuca varmıştır.

Bu yüzden mezhep farkı, “din iki ayrı şey söylüyor” anlamına gelmez.

Daha doğru ifade şudur:

Aynı dinin delilleri, içtihada açık bazı meselelerde büyük âlimler tarafından farklı usûllerle değerlendirilmiştir.

Burada bir Müslümana düşen şey, kendi mezhebine göre ciddi yaşamak; başka mezhebin geçerli görüşüyle amel eden bir Müslümanı da hemen suçlamamaktır.

12. “TAHRÎMEN MEKRUH” NE DEMEK?

Midye konusunda bazen “haram” ifadesi, bazen de “tahrîmen mekruh” ifadesi kullanılır.

Bu da kafa karıştırabilir.

Biz günlük hayatta “mekruh” deyince çoğu zaman şunu anlarız:

“Yapılmasa daha iyi ama yapılırsa da çok büyük problem olmaz.”

Fakat Hanefî fıkhında mekruh iki türlüdür.

Birincisi hafif sakıncalı olandır. Buna tenzîhen mekruh denir.

İkincisi güçlü biçimde sakıncalı olandır. Buna tahrîmen mekruh denir.

Tahrîmen mekruh, hafif bir sakınca değildir. Harama yakın güçlü bir sakınca demektir.

Midye konusunda bazı Hanefî anlatımlarda “haram” denmesi, bazı daha dikkatli anlatımlarda ise “tahrîmen mekruh” denmesi bundan kaynaklanır.

Daha sade söyleyelim:

Hanefî mezhebine göre midye rahatça yenilecek helâl bir yiyecek kabul edilmez.

Bu yüzden Hanefî mezhebine göre yaşayan birinin midyeden uzak durması daha uygundur.

Fakat midyenin adı Kur’ân’da veya hadiste açıkça “haramdır” diye geçmediği için, bazı âlimler bu hükmü daha dikkatli bir fıkıh diliyle “tahrîmen mekruh” şeklinde ifade eder.

Bu ayrıntı meselenin ciddiyetini azaltmaz. Sadece hükmün delil seviyesini daha dikkatli anlatır.

13. PEKİ KİM HAKLI?

Bu soruya cevap verirken çok dikkatli olmak gerekir.

Bir Müslüman olarak biz şunu biliriz:

Mutlak hakikati Allah bilir.

Âlimler ise ellerindeki delillere bakarak en doğru hükme ulaşmaya çalışırlar.

Bir âlim doğruya ulaşırsa isabet etmiş olur. Hata ederse bile, ciddi bir ilimle ve samimi bir çabayla hüküm verdiği için onun gayreti değersiz değildir.

Bunu sınav sorusu örneğiyle düşünelim.

Bir öğrenci matematik problemi çözüyor.

İki öğretmen çözümü inceliyor.

Bir öğretmen diyor ki:

“Bu yöntem doğru.”

Diğer öğretmen diyor ki:

“Sonuca yaklaşmış ama yöntemde eksik var.”

Sorunun doğru cevabı aslında tektir. Fakat öğretmenler çözüm yolunu değerlendirirken farklı bakabilir.

Fıkıhta da durum buna benzer.

Allah katındaki hüküm tektir. Fakat âlimler o hükme ulaşmak için delilleri inceler, karşılaştırır ve değerlendirir. Bazen aynı sonuca ulaşırlar, bazen farklı sonuca ulaşırlar.

Bu yüzden mezhep imamlarına saygılı olmak gerekir.

Hanefî mezhebine göre yaşayan biri midye yememeyi tercih eder. Bu onun için mezhebine uygun ve ihtiyatlı bir davranıştır.

Şâfiî mezhebine göre yaşayan biri ise temiz ve zararsız olması şartıyla midye yiyebilir. Ona hemen “Sen haram yiyorsun” demek doğru değildir.

Çünkü o da keyfine göre değil, kendi mezhebinin ilmî görüşüne göre hareket ediyor olabilir.

Burada asıl ahlâk şudur:

Kişi kendi mezhebine göre ciddi yaşamalı; fakat başka mezhebin geçerli görüşüyle amel eden bir Müslümanı hemen suçlamamalıdır.

14. PEKİ İNSAN KOLAYINA GELEN MEZHEBİ SEÇEBİLİR Mİ?

Burada da çok önemli bir ölçü vardır.

Bir insan şöyle dememelidir:

“Benim canım midye yemek istiyor. O zaman helâl diyen görüşü alayım. Başka bir konuda da hangi görüş kolayıma gelirse onu seçerim.”

Bu doğru bir yaklaşım değildir.

Bunu spor örneğiyle düşünelim.

Bir kişi şöyle dese:

“Ben futbolcuyum.”

Ama antrenman zor gelince:

“Bugün tenisçi olayım.”

Tenis zor gelince:

“Bu da yorucuymuş, en iyisi yüzücü olayım.”

Yüzme zor gelince:

“Ben aslında basketbolcuyum.”

Sonra da şöyle dese:

“Ne fark eder? Sonuçta hepsi spor.”

Bu söz ilk bakışta mantıklı gibi görünebilir. Ama ciddi bir sporcu böyle davranmaz.

Çünkü spor sadece hoşuna gideni yapmak değildir. İnsan seçtiği branşın kurallarına, disiplinine ve çalışma düzenine bağlı kalır.

Dinî konularda da buna benzer bir durum vardır.

Bir insan her meselede sadece kendisine en kolay gelen görüşü ararsa, artık hakikati değil, kendi arzusunu takip etmiş olur.

Din, nefsimizin istediği yerden parça parça seçilecek bir menü değildir.

Fakat şunu da bilmek gerekir:

Başka mezhebin görüşü tamamen değersiz değildir.

Eğer bir insan ciddi bir ihtiyaç sebebiyle, güvenilir bir âlime danışarak veya bulunduğu çevredeki sağlam bir fıkhî uygulamaya uyarak başka mezhebin geçerli görüşünden yararlanırsa, bu başka bir konudur.

Burada ölçü şudur:

İnsan arzusunu değil, ilmi takip etmelidir.

Kolayına geleni değil, doğru olanı aramalıdır.

Kendi mezhebine bağlı yaşamalı; fakat başka mezhebin geçerli görüşüyle amel eden kişiye de haksızlık etmemelidir.

15. PEKİ HANEFİ BİR KİMSE ŞÂFİÎ MEZHEBİNİN GÖRÜŞÜNE GÖRE MİDYE YERSE GÜNAH MI OLUR?

Şimdi akla çok önemli bir soru daha gelebilir:

“Ben Hanefî mezhebindenim. Hanefî mezhebine göre midye yenmez. Ama Şâfiî mezhebine göre temiz ve zararsız ise yenebiliyor. Peki ben bu konuda Şâfiî mezhebini esas alıp midye yersem günah işlemiş olur muyum?”

Bu soru çok yerinde bir sorudur.

Hanefî mezhebine bağlı bir kimse için asıl olan, normal şartlarda kendi mezhebinin ölçüsüne uyması ve midyeden uzak durmasıdır. Ancak bir konuda ihtiyaç, zaruret, yaşadığı çevre, güvenilir bir âlimin yönlendirmesi veya ciddi bir ilmî gerekçe varsa, başka muteber bir mezhebin görüşünü taklit etmesi mümkündür. Bu çerçevede Şâfiî mezhebinin midye konusundaki görüşünü esas alan bir kimse, o mezhebin şartlarına da dikkat etmelidir: Midye temiz, bozulmamış ve sağlığa zararsız olmalıdır. Fakat bu durum, insanın her konuda sadece kolayına gelen görüşleri toplaması anlamına gelmez. Çünkü din, keyfe göre seçilecek bir menü değildir. Bir görüş esas alınacaksa, o görüşün şartlarıyla birlikte ciddiyetle takip edilmelidir.

Bunu günlük hayattan basit bir örnekle düşünelim.

Bir okulda öğrencilerin uyması gereken kurallar olsun.

Bir öğretmen şöyle desin:

“Sınıfa geç kalmak doğru değildir.”

Başka bir öğretmen bazı özel durumlar için şöyle desin:

“Servis gecikirse veya öğrenci gerçekten zor durumda kalırsa, bu durum ayrıca değerlendirilir.”

Şimdi bir öğrenci her gün bilerek geç kalsa ve sonra şöyle dese:

“Ben ikinci öğretmenin sözünü esas alıyorum.”

Bu doğru olur mu?

Hayır.

Çünkü ikinci öğretmenin sözü keyfî davranmak için değil, gerçek bir ihtiyaç ve makul bir durum için söylenmiştir.

Dinî konularda da buna benzer bir ölçü vardır.

Başka bir mezhebin görüşünü esas almak, “Canım ne isterse onu seçerim” anlamına gelmez.

Bir insan şöyle dememelidir:

“Namazda şu mezhebin kolay görüşünü alayım.”

“Abdestte diğer mezhebin kolay görüşünü alayım.”

“Yemekte başka mezhebin kolay görüşünü alayım.”

“Alışverişte de hangisi işime gelirse onu seçeyim.”

Böyle yapılırsa insan hakikati değil, kendi arzusunu takip etmeye başlar.

Bu da doğru bir dinî tavır olmaz.

Fakat mesele şu ise durum farklıdır:

Bir kimse bir konuda gerçekten öğrenmiş, araştırmış, güvenilir bir âlimden veya sağlam bir kaynaktan o mezhebin görüşünü anlamış ve o görüşün İslam içinde geçerli bir görüş olduğunu bilerek hareket etmişse, bu kişi hemen suçlanmaz.

Midye meselesinde de ölçü budur.

Hanefî mezhebine göre yaşayan bir kişi için midyeden uzak durmak daha uygundur.

Ama bir kimse Şâfiî mezhebinin bu konudaki muteber görüşünü esas alırsa ve midyenin temiz, bozulmamış, sağlığa zararsız olduğuna dikkat ederse, ona doğrudan “günah işledin” demek doğru değildir.

Burada bir kelime daha bilmek faydalı olabilir: telfik.

Telfik, basitçe, farklı mezheplerden parça parça görüşler alarak ortaya hiçbir mezhebin tam olarak kabul etmeyeceği karışık bir uygulama çıkarmaktır.

Bunu bir yemek tarifi örneğiyle düşünelim.

Annen sana dese ki:

“Bugün mercimek çorbası yapacağız. Tarife göre hareket et.”

Sen de tarifin bir yerinde mercimeği çıkarıp pilavlık pirinç koysan, başka bir yerinde çorbanın suyunu azaltıp kek hamuru gibi yapsan, sonra üstüne de tatlı şerbeti döksen ve desen ki:

“Ben farklı tariflerden güzel yerleri aldım.”

Ortaya güzel ve düzgün bir yemek çıkar mı?

Muhtemelen çıkmaz.

Çünkü sen bir tarifi baştan sona takip etmedin. Farklı tariflerden parçalar alıp karışık ve tutarsız bir şey yaptın.

Telfikteki problem de buna benzer.

Eğer insan farklı mezheplerden sadece kolayına gelen parçaları alır ve sonunda hiçbir mezhebin uygun görmeyeceği karışık bir dinî uygulama ortaya çıkarırsa, bu doğru olmaz.

Ama bir meselede, baştan sona bir mezhebin geçerli görüşünü esas almak başka bir şeydir.

Midye konusunda Şâfiî mezhebinin görüşünü esas almak, tek başına mutlaka problemli telfik demek değildir. Çünkü Şâfiî mezhebinin bu konuda kendi içinde tutarlı bir ölçüsü vardır: Deniz canlısı olacak, temiz olacak, bozulmuş olmayacak ve sağlığa zarar vermeyecek.

Öyleyse meseleyi şöyle toparlayabiliriz:

Hanefî olan bir kimse için en ihtiyatlı davranış midye yememektir.

Şâfiî mezhebine göre ise midye, temiz ve zararsız olmak şartıyla yenebilir.

Bir Hanefî, sadece canı istediği için ve her konuda kolay görüşleri toplama alışkanlığıyla hareket etmemelidir.

Fakat Şâfiî mezhebinin bu konudaki muteber görüşünü bilinçli şekilde esas alan ve şartlarına dikkat eden bir kimse de hemen günahkâr ilan edilmemelidir.

Burada asıl ölçü şudur:

Mezhepler oyuncak gibi kullanılmaz.

Din, keyfimize göre seçilecek bir menü değildir.

Ama başka muteber bir mezhebin geçerli görüşüyle amel eden Müslüman da hemen suçlanmaz.

En güzel denge şudur:

Kendi mezhebine göre ciddi yaşa.

Başka mezhebin geçerli görüşüyle amel edeni hemen yargılama.

Kolaylık ararken keyfî davranma.

Hüküm verirken ilme, edebe ve takvâya bağlı kal.

16. MEZHEPLERİN HİKMETİ NEDİR?

Mezheplerin en önemli hikmetlerinden biri şudur:

Dinî hayatı dağınıklıktan korumak.

Bir insan her meselede kendi aklına göre hüküm vermeye kalkarsa büyük hata yapabilir.

Çünkü Kur’ân ve hadisleri anlamak ciddi bilgi ister.

Arapça bilmek gerekir.

Hadisleri bilmek gerekir.

Ayetlerin iniş sebeplerini bilmek gerekir.

Sahabenin uygulamalarını bilmek gerekir.

Fıkıh usûlünü bilmek gerekir.

Dinin genel maksatlarını bilmek gerekir.

Bu bilgiler olmadan hüküm vermek, doktor olmadan ameliyat yapmaya benzer.

Bir insan internetten iki video izleyip “Ben artık ameliyat yapabilirim” dese ne deriz?

“Dur, bu iş ciddi bir uzmanlık ister” deriz.

Dinî hükümler de böyledir.

Herkes Kur’ân okuyabilir, meal okuyabilir, dinini öğrenmeye çalışabilir. Bu çok güzeldir. Fakat hüküm çıkarmak ayrı bir uzmanlık işidir.

İşte mezhepler bu uzmanlık alanını temsil eder.

Büyük âlimler, Müslümanların önüne güvenilir yollar koymuştur.

Özellikle içtihada açık konularda mezhepler, Müslümanlar için bir dağınıklık sebebi değil; usûl, düzen ve kolaylık vesilesi olmuştur.

Mezhepler dinin yerine geçmez.

Mezhepler Kur’ân ve Sünnet’i anlamaya yardım eden yollardır.

17. MİDYE MESELESİ BİZE NE ÖĞRETİYOR?

Aslında midye sorusu bize sadece bir yiyeceğin hükmünü öğretmez.

Bize düşünmeyi öğretir.

Bize şunu öğretir:

Bir konuyu hemen siyah-beyaz diye ayırmadan önce delillerine bakmak gerekir.

Bir insanı hemen suçlamadan önce hangi mezhebe ve hangi ilmî görüşe göre hareket ettiğini anlamak gerekir.

Bir hükmü duyunca hemen “Din çelişkili” demeden önce, meselenin kesin hüküm mü yoksa içtihada açık bir alan mı olduğunu görmek gerekir.

Bu sadece dinî meselelerde değil, hayatın her alanında gerekir.

Bir haber duyduğunda da böyledir.

Bir arkadaşın hakkında bir söz işittiğinde de böyledir.

Bir öğretmenin kararını anlamaya çalışırken de böyledir.

Hemen hüküm vermek kolaydır.

Anlamaya çalışmak ise daha değerlidir.

Senin yaptığın şey de budur Ahmet Selim:

Anlamaya çalışmak.

18. EN SADE TOPARLAMA

Şimdi bütün yazıyı çok kısa şekilde toparlayalım.

Midye hakkında Kur’ân’da veya hadiste “midye helâldir” ya da “midye haramdır” diye adı geçerek verilmiş özel bir hüküm yoktur.

Kur’ân ve hadislerde deniz ürünleriyle ilgili genel ifadeler vardır.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî çizgideki âlimler bu genel ifadeleri daha geniş anlamış ve midye gibi deniz ürünlerini, zararlı olmamak şartıyla yenebilir kabul etmiştir.

Hanefî âlimleri ise bu ifadeleri daha dar anlamış, deniz ürünlerinde balık türünü esas almış ve midye balık olmadığı için onu yenilecek deniz ürünleri içinde görmemiştir.

Bu yüzden en dikkatli ifade şudur:

Midye Hanefî mezhebine göre yenmez. Şâfiî ve bazı diğer mezheplere göre ise temiz ve zararsız olmak şartıyla yenebilir.

Bu farklılık, dinin çelişkisi değildir.

Bu, delilleri anlama ve uygulama biçimindeki içtihat farkıdır.

Mezhepler ise bu içtihatları rastgele değil, düzenli ve güvenilir bir ilmî yol hâline getirmiştir.

19. AHMET SELİM’E SON SÖZ

Sevgili Ahmet Selim,

Senin sorun çok güzel bir soru.

Çünkü bu soru sadece midye ile ilgili değildir.

Bu soru, “Ben dinimi anlamak istiyorum” diyen bir zihnin sorusudur.

Böyle sorular sormaya devam et.

Ama şunu da unutma:

Her sorunun cevabı bazen bir cümlelik olmaz.

Bazı cevaplar merdiven gibidir.

Bir basamak çıkarız.

Sonra ikinci basamak.

Sonra üçüncü basamak.

Midye meselesi de böyle bir merdivendir.

Birinci basamak şudur:

Mezhepler keyfine göre konuşmaz.

İkinci basamak şudur:

Bazı hükümler kesindir, bazıları içtihada açıktır.

Üçüncü basamak şudur:

Midye hakkında doğrudan isim verilmiş özel bir hüküm yoktur; genel delillerin kapsamı tartışılmıştır.

Dördüncü basamak şudur:

Hanefî mezhebi daha dar ve ihtiyatlı yorumlamıştır.

Şâfiî mezhebi daha geniş yorumlamıştır.

Beşinci basamak şudur:

Mezhepler dinin alternatifi değildir; dini daha düzenli anlamaya yardım eden ilmî yollardır.

Altıncı basamak ise şudur:

Kendi mezhebine göre ciddi yaşa; başka mezhebin geçerli görüşüyle amel eden Müslümanı hemen suçlama.

İşte bu denge hem aklı korur hem kalbi korur hem de Müslümanlar arasındaki kardeşliği korur.

Soru sormak imanı zayıflatmak zorunda değildir.

Doğru niyetle sorulan soru, imanı daha şuûrlu hâle getirebilir.

Gençler susturulacak zihinler değil, dinlenecek zihinlerdir.

Senin gibi düşünen, soran, araştıran gençler bize şunu hatırlatıyor:

Hakikat, soru sormaktan korkmayan; ama cevabı da sabır, edep ve insafla arayan gönüllere daha çok açılır.

KAYNAK NOTU

Bu yazıda midye ve benzeri deniz ürünleriyle ilgili mezhep görüşleri özetlenirken aşağıdaki temel delil ve kaynaklar dikkate alınmıştır:

1. İlgili Âyetler

Mâide Sûresi, 5/96:
Bu âyette deniz avı ve deniz yiyeceğinin helâl kılındığı bildirilmektedir. Midye konusundaki görüş ayrılığının temel noktalarından biri, bu genel ifadenin hangi deniz canlılarını kapsadığı meselesidir.

A‘râf Sûresi, 7/157:
Bu âyette Peygamber Efendimizin temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve kötü şeyleri haram kıldığı ifade edilmektedir. Hanefî mezhebinin balık dışındaki bazı su canlılarına daha ihtiyatlı yaklaşmasında bu genel ilke de dikkate alınmıştır.

Nahl Sûresi, 16/14:
Bu âyette denizin insanın hizmetine verildiği ve denizden taze et yenildiği bildirilmektedir. Deniz ürünleriyle ilgili genel değerlendirmelerde bu âyet de zikredilen deliller arasındadır.

2. İlgili Hadisler

“Denizin suyu temizdir, ölüsü de helâldir.”
Bu hadis; Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce gibi hadis kaynaklarında rivayet edilmiştir. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî çizgideki âlimler bu hadisi deniz canlıları konusunda daha geniş yorumlamışlardır.

“Bize iki ölü hayvan ve iki kan helâl kılındı. İki ölü: balık ve çekirge; iki kan: karaciğer ve dalaktır.”
Bu rivayet İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel gibi kaynaklarda yer almaktadır. Hanefî âlimler, özellikle balığın zikredilmesini dikkate alarak deniz ürünleri konusunda balık türünü esas alan daha sınırlı bir yorum yapmışlardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
8 Yorum