Prof. Dr. Şadi EREN

Prof. Dr. Şadi EREN

İlham diye bir şey var mı?

İnsan kalbinin mazhariyetlerinden biri olan ilham, kelime anlamıyla “bir şeyi birden yutturmak” anlamındadır.[1] Istılah olarak ise, “kalbe bir şeyin ilkası”,[2] “kalbe feyiz yoluyla ilka edilen mana” demektir.[3]

Kur’an-ı Kerim’de “ilham” kelimesi sadece Şems suresi sekizinci ayette geçer. Bu ayette, Cenab-ı Hakk’ın nefse fücurunu ve takvasını ilham ettiği bildirilmektedir.

Hz. Musa’nın annesine gelen ilham, ilham konusunda bize ufuk açıcı mesajlar sunar. Şöyle ki:

Firavunun adamları tarafından oğlu küçük Musa’nın öldürülmesinden endişe eden dertli annenin kalbine Cenab-ı Hak şu manaları ilham eder:

“Çocuğunu emzir. Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda, onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu sana tekrar kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.”[4]

Bu olayda ilhamın şu üç karakteri karşımıza çıkar:

1. Yönlendirme.

2. Teselli.

3. Müjde.

"Çocuğunu emzir... Onu denize bırak" ifadeleri bir yönlendirmedir. “Korkma ve üzülme”, bir tesellidir. “Biz onu sana tekrar kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız” kısmı ise, istikbale yönelik iki müjdedir.

Bu olayda, vahyin evrenselliğine karşılık ilhamın hususiliği kendini göstermektedir. Yani, Hz. Musa’nın annesine gelen ilham, başkalarını ilgilendiren bir mesaj değildir, teselliye muhtaç hassas bir kalbe gelen özel bir haberdir.

Yine bu olaydan hareketle, ilhamın gelme zamanı hakkında bir kanaat edinebiliriz. Bu tür ilhamlar durup dururken değil, ihtiyaca binaen gelmektedir.

Şüphesiz ilhama mazhar tek insan Hz. Musa’nın annesi değildir. Gerek veli gerek şair gerekse sanatkâr insanlar genelde ilhama açık kimselerdir. Ayrıca, ilim adamları da zaman zaman ilhamdan nasiplerini alırlar. Diğer insanlar da nadiren de olsa ilhama muhatap olurlar.

Peygamberlerine vahiyle konuşan, bütün varlıklara o varlıkların mahiyetlerine uygun bir şekilde program yerleştiren Cenab-ı Hak, yeryüzündeki en seçkin misafirleri olan insanlarla da elbette konuşacaktır. Bu noktada ilhamı, bir nevi ilahi tekellüm olarak görebiliriz. Fakat bu tekellüm doğrudan değil, perde arkasındandır.[5]

“Allah’tan korkun. O size öğretir.”[6] âyeti, günahlardan kaçınmanın ilahi talime vesile olmasına işaret eder. Allah, müttaki kulunun kalbine bir nur verir.[7] Nitekim “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, o size bir furkan verir...”[8] ayeti de bu manayı teyit etmektedir. Âyette geçen furkan, hak ile batılı ayırma gücü anlamındadır.”[9]

Hazreti Peygamber de şöyle bildirir: "Bildikleriyle amel edene, Allah bilmediklerini de öğretir.”[10]

İnsanlığın düşünce tarihine baktığımızda, nice düşünürün ilhamdan bahsettiğini görürüz. Mesela J.J. Rousseau, gerçeği önceleri akılla arar. Fakat akılla gittiği oranda kalbinde, duygusunda bir boşluk olduğunu anlar. Bunun üzerine yalnızlığı seçer. Kalbiyle, duygusuyla karşı karşıya kalır. O artık tabiatın güzelliklerini, mesela, bir derenin sakin sakin akışını, yüksek bir dağın ulu tepesini, çiçeklerin kokusunu, kısacası asıl tabiatı sevmekte, aklın düşüncelerinden kaçmakta, hayal gücünün, duygusunun önderliğinde yürümektedir. Ona göre “İçimizden kopup gelen bir sesin, ilahi ilhamın öğrettiği gerçekler, en açık ve en kesin gerçeklerdi.”[11]

Değerli müteffekkir Cemil Meriç, aynı konuda şunları söyler:

“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla... Ben kalemle doğmuşum... Şiirle başladım edebiyata. Kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden doluyordu.”[12]

“Kuşlara benzer kelimeler, odama dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez.”[13]

İzzetbegoviç’in ifadesiyle, "insanlığın hassas antenleri" olan şairler[14] ümmi bile olsalar, ilhama mazhariyetle şiirde zirvelere yükselirler.

Araştırdığı konuya kendisini bütünüyle vermiş ilim adamları ve sanatkârlar da ilhamdan nasibini almış kimselerdir. Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “Fen yolunda bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi çarpan bir hak telkininin eseridir.”[15] Bediüzzaman böyle insanlardan “mülhem keşşaflar” diye bahseder.[16] Ona göre beşerin ulaştığı fen ve teknolojinin büyük bir kısmı, bir nevi dua neticesidir. Medeniyet harikaları dedikleri ve keşfetmekle iftihar ettikleri şeyler, manevî bir dua neticesidir. Hâlis bir istidat lisanıyla istenilmiş, onlara verilmiştir.[17]

İlhama mazhar kişilere baktığımızda, bunların kendi sahalarında fâni olduklarını ve her şeyleriyle o sahaya yöneldiklerini görürüz. Mesela, bir ressamın dünyası renkler ve şekillerden örülüdür. Bir şairin dünyasında hep kelimeler vardır...

Şüphesiz insan kalbi her zaman aynı duyarlılıkta olmadığı gibi, ilham esintileri de daimî değildir. Hz. Yakub’un durumu bunu açıkça göstermektedir. Yakınında bulunan Ken’an kuyusundaki Yusuf’un durumunu bilmezken, yıllar sonra Mısır gibi uzak bir yerden O’nun kokusunu duymuştur.[18]

Hz. Yakub'a bunun sebebi sorulduğunda şöyle der:

“Bizim halimiz, çakan şimşek gibidir. Bazen açık olur, bazen kapalı. Bazen göklerin üstüne çıkar otururuz, bazen da ayağımızın üstünü göremeyiz.”[19]

Bediüzzaman sadık ilhamlar ile vahiy arasında iki fark olduğunu söyler:

“Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.

İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pek çok enva'larıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.”[20]

İmâm-ı Rabbâni vahyin kat’i, ilhamın ise zanni olduğuna dikkat çeker. Bu sebeple ilhamda hata ihtimali de bulunmaktadır.[21] Dolayısıyla ilham başkası için bağlayıcı bir delil sayılmamaktadır.[22]

İmâm-ı Rabbâni, ilham konusunda pek çok kişinin hatırına gelebilecek şöyle bir soruya yer verir:

“Din, kitap ve sünnet ile tamam olduğuna göre ilhama ne gerek var? Bir eksiklik mi var ki onu kapatsın?

Cevap: İlham dinde olmayan bir takım kemâlatı ona ilave etmez, zaten var olan gizli birtakım üstünlükleri ortaya çıkarır.”[23]

İmam-ı Rabbâni’nin bu tesbiti, dinî konularda gelen ilhamın konumunu belirlemede çok önemli bir ölçüyü beyan etmektedir. Yani gelen ilham dinde yeni bir şey getirmemekte, zaten var olan meselelerin ve güzelliklerin daha iyi anlaşılmasına ve açığa çıkmasına vesile olmaktadır.

[1] İsfehani, s. 748.

[2] İsfehani, s. 748; İbn Manzur, V, 555.

[3] Teftazani, Şerhu'l Akaid, s. 45; Cürcani, s. 34.

[4] Kasas, 28/7.

[5] Bkz. Şûra, 42/51.

[6] Bakara, 2/282.

[7] Kurtubî, Câmi’ li Ahkâmi’l- Kur’ân, III, 262.

[8] Enfal, 8/29.

[9] Beydavi, Envaru't- Tenzil, I, 381.

[10] Ebu Nuaym İsfahânî, Hilyetü’l-evliyâ, ts. X, 15.

[11] Adıvar, s. 258- 259.

[12] Meriç, Bu Ülke, s. 323.

[13] Meriç, age. s. 181.

[14] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam (İslam Izmetu Istoka zapada ireca Alternativa), Ter. Salih Şaban, Nehir Yay. İst. 1987, s. 130.

[15] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 366.

[16] Nursi, Sözler, s. 266.

[17] Bkz. Nursi, Mektubat, s. 300.

[18] Alûsî, Ruhu’l- Me’ânî, XIII, 82.

[19] Şeyh Sadi, Gülistan, Mısru'l- Mahruse Matb. 1299 h. s. 50.

[20] Nursi, Şuâlar, s. 124-125.

[21] Bkz. İmâm-ı Rabbâni, Mektubat, (Heyet Tercümesi), I, 238 (41. Mektub).

[22] Bkz. İmâm-ı Rabbâni, Mektubat, (Heyet Tercümesi), II, 169 (272. Mektub).

[23] İmâm-ı Rabbâni, Mektubat, (Heyet Tercümesi), II, 703 (55. Mektub).

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.