Prof. Dr. Şadi EREN
Dinde ‘âdet’e yer var mı?
Örf ve âdet, birbirine yakın kavramlardır. Örf, duruma göre kanun ve ahlak yerine geçebilen, fakat gerçekte kanun olmayan davranış kalıbı iken; âdet, bir topluluğun yapmaya ve uymaya alışageldiği ve topluluk tarafından yapılması gerekli görünen davranış kalıbını ifade eder. Örf, âdete göre daha güçlü, âdet ise, örfe göre daha yumuşaktır.
Mecellenin 36. maddesinde geçen “âdet muhakkemdir” kaidesini bu bağlamda hatırlayabiliriz. Yani, ihtiyaç halinde âdetin hakemliğine müracaat edilir. Belli şartlarda, hemen her toplumun âdetleri, hükümleri belirlemede etkili olabilmektedir.
Âdet konusunda -trafik işaretleri örneğinde görebileceğimiz gibi- evrensel âdetlerden bile söz etmek mümkündür. Bunlar dinî değillerdir, ama din tarafından ret de edilmezler.
Hemen her yörenin kendine göre âdetleri olabilir. Bediüzzaman, kendi memleketinden şöyle bir örnek verir:
“Memleketimizde medrese talebelerinden birisi bir kitabı bitirse veya başlasa, bir tatlı veya yemek meftuhane veya mahtumane diye vermek âdettir.”[1]
Bunlardan meftuhane tatlısı veya yemeği kitaba başlandığında, mahtumane ise kitap bitirildiğinde verilmektedir. Bu tür âdetlerde İslam’ın bunu emredip emretmemesine bakılmaz, yasaklamamış olması yeterli görülür.
Bediüzzaman, eserlerinde âdet kavramını hayli kullanır, bir kısım İslamî meseleleri bu kavram çerçevesinde halleder. Mesela:
Arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okumak
Arefe günü, Kurban Bayramının bir gün öncesidir. Adını, hacıların o günde Arafat’ta vakfeye durmalarından alır. Bediüzzaman, kendi yöresinden arefeyle ilgili şöyle bir uygulamayı anlatır:
“Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okurduk. Ben şimdi bir gün evvel beş yüz ve arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir.”[2]
Böyle bir uygulama ne farzdır, ne de sünnettir, ama güzel bir yöresel âdettir. Bazılarının bu tür âdetleri “bid’at” olarak görmeleri aşırı bir tepkidir. Kişi, kendisi böyle bir uygulama yapmayabilir. Ama yapanlara din adına engel olmaya çalışması, lüzumsuz bir gayrettir. Çünkü dinde her sonradan çıkan şey bid’at değil, dine ters olarak sonradan çıkan şeyler bid’attir.
Cemaat âdeti
Bediüzzaman’a bazı meselelerin uygulamasıyla alakalı “hangisi daha efdaldir?” diye sorulur. Cevaben şöyle der:
“…Fakat bence böyle efdaliyet mes'elesinde, kabul-ü âmmeyi ihsas eden âdet-i cemaat medar-ı tercihtir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.”[3]
İnsanlar, genelde alıştıkları tarz şeyler yapmaya yatkındırlar. Öyle ki yeni bir uygulamayla karşılaştıklarında “Ne o? Eski köye yeni âdet mi getiriyorsun?” derler. Dolayısıyla umumun kabulünü ihsas eden cemaatin âdeti ve İslamî âdet nasıl gelmiş ise uygulamayı öyle yapmak daha faziletlidir.
Âdetin ibadet olması
Bediüzzaman’ın âdet konusunda âdeta devrim niteliğinde bir tesbiti, insanın mubah amellerinin iyi bir niyetle ibadet olabilmesidir. Bu, o derece bir öneme sahiptir ki, kişi bunu uyguladığında, rutin olarak yapmış olduğu amelleriyle daima sevap kazanabilecektir.
Bediüzzaman Lemaatta “Niyet gibi, tarz-ı nazar dahi âdeti ibadete çevirir” başlığı altında şöyle der:
“Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mubah âdât, ibadat...
Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlahî...”[4]
Hz. Peygamberin bildirdiği gibi “Ameller niyetlere göredir.”[5] İnsan, -mesela- her gün mesaisine gider gelir. Bu gidiş gelişlerde “Allahım, beni dinine hizmetkâr kıl, başkalarına yardımcı olmayı nasip et” diye niyetlense, sadece gidip gelenlere göre çok büyük bir sevabı elde eder. Öte yandan Astronomi, Biyoloji, Fizik, Kimya gibi ilimleri okurken bunlarda anlatılanlara ilahi sanat olarak baksa, hayatın en büyük gayelerinden biri olan marifetullaha ulaşır.
Bediüzzaman âdetin ibadet olmasının bir başka sırrını şöyle nazara verir:
“…Sünnet-i Seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir."[6]
Sünnet-i Seniye, Hz. Peygamberin örnek hayatıdır. O, Kur'anî ifadeyle “usve-i hasene”dir,[7] yani model insandır, rol modeldir, en güzel örnektir. Bir Müslüman -mesela- yerken ve içerken Hz. Peygamberin nasıl yiyip içtiğini tezekkür etse ve o esaslar çerçevesinde yiyip içse, normal şartlarda sıradan ve rutin olan bu fiillerinden sevap kazanır. Bediüzzaman şu hatırlatmada bulunur:
“Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyeye ittiba et.”[8]
Not: Sünnet-i seniyeyi yemek-içmek gibi dar bir alana sıkıştırmamak gerekir. Hz. Peygamberin ibadet hayatı, zahidliği, cihadı, ihlası, gayreti… gibi bütün fiilleri ve hareketleri sünnet-i seniyeye dâhildir.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.