1. YAZARLAR

  2. Osman ÇAKMAK

  3. Risale-i Nur ve Bediüzzaman'ın eğitim dünyamıza getirdiği çözümler
Osman ÇAKMAK

Osman ÇAKMAK

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur ve Bediüzzaman'ın eğitim dünyamıza getirdiği çözümler

A+A-

Bir ilim irfan okulu Risale-i Nur ve Bediüzzaman'ın eğitim dünyamıza getirdiği çözümler

Yusuf Kaplan, ülkemizdeki eğitim sistemi için “bütün burçları yıkan, ufukları yok eden, kurucu şahsiyetleri yoksayan bir beyin göçü yaşatan, pergelini şaşırmış bir yapı” olduğu tesbitinde bulunuyor ve devamla. “Örümcek ağında debelenip durmaktadır. Şizofrenik bir eğitim sistemidir” diyor.

Yusuf Kaplan, Yeni Şafak'taki devam eden yazılarında ülkemizdeki sorunları eğitim ve medeniyet perspektifinde ele alan, olayların köklerine vurgu yapan nadir düşünür ve yazarlarımızda birisi. Dr. Yusuf Kaplan, eğitim meselesinin çözümünü referans ve dayanak noktası olarak Bediüzzaman’a getiriyor ve Bediüzzaman'ın sahip olduğu kuşatıcı, ihata edici medeniyet perspektifinin, yalnızca eğitim meselesinde değil, her alanda bize taptaze ve imajinatif ufuklar sunduğuna dikkat çekiyor.

Yusuf Kaplan, Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra projesinin sadece bir üniversite sistemi olmadığını, topyekün bir medeniyet projesi olduğunu ve bunu bizzat hayatında o ilim irfan okulunu kurarak hayata geçirdiği değerlendirmelerinde bulunuyor.

Dr. Yusuf Kaplan’ın şu tesbiti ne kadar manidar!.. “Türkiye'de, eğitim sorunlarının sığ ve dayanaksız temeller üzerinden, kısır ve zihnimizi kısırlaştırıcı bir çerçevede tartışıldığı bir zaman diliminde, Sezai Karakoç'un da, Nurettin Topçu'nun da, Bediüzzaman'ın da yaptıkları tespitlerin ve tekliflerin hiçbir şekilde gündeme gelmemesi, getirilmemesi, açıkçası, eğitim meselesinde çözümü bilmediğimizi göstermez mi?”

Peki ülkeyi ayağa kaldırmaya niyet edenler-çalışanlar; daha açık söylersek, sayın Cumhurbaşkanımızdan Başbakanımıza, Milli Eğitim Bakanı ve hatta YÖK Başkanına kadar ilgili yetkililer öncelikle; Türkiye'de, medeniyet burçlarını, entelektüel ufuklarını, kurucu şahsiyetlerini ve temellerini özümseyen ve harekete geçirebilen bir beyingücü yetiştiren köklü bir eğitim sistemini kurmak için harekete geçmeleri gerekmez mi? Sömürgeci eğitim sistemi ile daha nereye kadar gideceğiz? Neden hala eğitimde badana vari şekilsel dönüşümlerle uğraşıyoruz?

Sezai Karakoç, Türkiye'deki eğitim sisteminin temel açmazının, yönsüzlüğü yanında ve medeniyet iddialarını yitirmesi olduğunu anlatır. Türkiye'nin Maarif Davası başlıklı çalışmaya imza atan Nurettin Topçu ise, eğitim sisteminin bütün kademelerinde hâkim olan "ruhsuzluğu” ve “muhteva yokluğunu asıl sorun olarak ele alır. Bediüzzaman ise, ülkemizin tarihi açmaz ve çıkmazlarına karşı şu sözü ile formül niteliğinde bir çözüm getirirr: “Bizim düşmanımız cehalet, zarûret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”

Bu yazımızda Bediüzzaman’ın Risale-i Nur eserleri ile teşkil edilen ilim irfan okulunun bazı özelliklerini ve eğitim paradigmalarını ele alacağız. Bu eserlerle yansıyan eğitim felsefe ve metodolojisinin modern eğitim değerleri içindeki yerine dikkat çekeceğiz ve ülkemiz eğitimi için çıkış noktası olması yönünü irdeleyeceğiz.

BİR İLİM İRFAN OKULU RİSALE-İ NUR

Gönüller üzerine kurulan bir okuma ve aydınlanma hareketini pekâlâ bir ‘okul’ olarak değerlendirmek mümkündür. Zaten bilgi çağının, geleceğin okulları da gitgide okul ve sınıf bağımlısı olmaktan çıkmakta, eğitim git gide her an ve her yerde, her şartta ve ömür boyu şekline dönüşmektedir.

Bu “okulun,” yani “Bediüzzaman Eğitim Sistemi”nin eğitim metotlarını günümüz eğitim değerleri açısından ele alınma ihtiyacı bulunmaktadır. Risale-i Nur külliyatı adı verilen eserlerde ele alınan hakikatleri, modern eğitim anlayışı açısından incelediğimizde karşımıza ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Bu sonuçlar, Risale-i Nur Külliyatının neden böylesine yaygın bir şekilde okunmaya mazhar olduğunun da cevabını vermektedir bize.

Nur eserlerinde en ağır ve anlaşılması güç hakikatlerin bile basit zihinlerce anlaşılır hale getirilmesi göstermektedir ki, bu eserlerde en etkili öğrenme metotları kullanılmaktadır. Bu metotların iyi tahlil edilmesi ve ortaya çıkarılması, eğitim dünyamızdaki problemlerin çözüm bulması için de önem taşıdığı kanaatindeyiz.

Bugünkü Avrupa menşeli olarak gelişen eğitim modellerinin temel çıkmazı insanı tanıyamaması ve onun geniş iç dünyasını gözardı etmesidir. İnsan, sadece entelektüel zekâsı ve maddî varlığı ile ele alınmaktadır.

Bir fabrika gibi ya da bir bilgisayar gibi yaratılan insanın fıtratına konulan programları ve cihazları kullanabilmesi için “kullanıcı el kitabına” ihtiyaç vardır. İnsan denilen makinenin motoru, temel tahrik noktası manevî kalbidir. Kalbin inkişafı ve uyanması ile tüm diğer duygular harekete geçmektedir. Kalp aydınlatıcılığından mahrum kalan akıl, karanlıkta son derece dar bir alanda sıkışıp kalacak, potansiyelini gösterememektedir.

Bunun için eğitim denen süreç, küçük yaşlardan itibaren yeni adıyla “öğrenmeyi öğrenme” denen, fıtratını ve kendini tanıma süreci şeklinde cereyan etmelidir. Aslında fıtratla tanışmak, gerçeklerle yüzleşmek, yaratılış amacını öğrenmek demektir. “Kendini bilen rabbini bilir” ifadesi meşhurdur.

Kendini bilmenin ve geliştirmenin yolu, Bediüzzaman’ın ifadesi ile “taallüm ve tekemmül” iledir, “ilim ve dua” vasıtasıyladır. Buradaki dua, neyi isteyeceğini ve nasıl isteyeceğini çalışarak öğrenmek ve hedef koymak, programlı çalışmak anlamlarını da ihtiva etmektedir.
Bir bütün olarak değerlendirdiğimizde Risale-i Nur ilim irfan okulu; bütün eğitim sistemi, kendi geliştirdiğimiz düşünce, sanat ve hayat tasavvuru ekseninde insanımıza bir medeniyet fikri, ruhu ve iddiası kazandırmaktadır. Risale-i Nur eserleri reklam ve tüketim çılgınlığı içinde kalan ve bilgi bombardımanı ile gereksiz bilgi kirliliği karşısındaki insanımıza asıl tanıması ve öğrenmesi gerekeni sunmakta; içinde yaşadığı evreni ve kendisini tanıtarak insanı içinde yaşadığı evrene karşı kayıtsızlıktan kurtarmakta, doğru bir bakış açısı kazandırmaktadır.

Risale-i Nur eserleri hakikatleri kökleriyle öğrettiğinden, öğrenilenler hayata geçmekte, bilmek ve görünmek ile olmak ve yaşamak arasındaki uçurum ortadan kalkmaktadır. Elbette ki bu eseri takip edenler, günlük iş ve meslek hayatında olduğu kadar, sosyal hayatta da başarılı ve topluma/çevreye daha faydalı ve farkındalığı yüksek fertler haline gelmektedir.

Bediüzzaman, kalbin akla ışık verdiği üzerinde durur. Dolayısıyla, kalbi inkişaf etmemiş sadece entelektüel zekası gelişmiş insanlar mutlu olamadığı gibi her zaman çevresine faydalı olması mümkün olmamaktadır. Akılla beraber kalp ve sair duyguların geliştirmesi ile insan huzura kavuşmakta ve beyin faaliyetlerini arttırdığı bilimsel deneme ve çalışmalarca da teyit edilmektedir. İnsanın manevi gelişimi ve inanç ve imanının artması ile endişeler, vesveseler yerini üretkenliğe vermektedir. Bunun için başarıda salt akıl yetmiyor insan aklı kalbinin emrinde olduğu iki kanatlı bir eğitim sistemi ile şahsiyet denge kavuşmakta ve kabiliyetler ortaya çıkmaktadır. Onun içindir ki Bediüzzaman, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder ” diyerek bu hakikatı teyit eder.

Burada bir yanlış anlamadan söz etmeden geçemeyeceğim. Bediüzzaman, herkesin tekrar ettiği fen bilimleri ile dinî ilimler beraber okutulsun demiyordu. İkisi mezcedilsin, birlikte verilsin diyordu. Risale-i Nur eserleri aslında bir bakıma kâinat kitabının okunması ve tercümesidir. Risale okurları aynı zamanda temel manada fenleri de (fizik, kimya, biyoloji, astronomi vd.) öğrenmiş olmaktadır . Evet, Nur risalelerini sürekli okuyanlar, ilim ve fenne aşina, merak duyguları yüksek fertler halini almaktadır.

Bediüzzaman sürekli, “Fünun-ı cedideyi, ulûm-ı medaris ile mezc ve derc” etmekten söz etti. Bunu yapabilmek için öncelikle kâinatı doğru bir şekilde anlamak gerekiyordu. Bediüzzaman, Allah’ın (c.c.) kâinat üzerindeki tasarruf şeklini doğru bir bakış açısı ile çözmüş, orijinal bir varlık felsefesi ortaya koymuştu. Maddî âlemi, esma ve sıfatın bir tecellisi sayan–kendi tefekkür silsilesi içinde bunu ispat eden–bir bakış açısı ile, bilimler, yeniden yazılmalı ve anlatılmalıydı. Varlık âleminin bütünüyle tâbi olduğu büyük nizamdan, ta en küçük bir zerrenin tâbi olduğu en basit kurallara kadar her şey Allah’ın ilim, irade, kudret ve hikmetinin bir tefsiridir ve doksan dokuz esmadan birisi ya da birkaçının tecellisidir. Öyleyse bilimde faili meçhul bir cümle de kurulamaz.

Meselâ: Hakikat-ı mevcudattan bahseden Hikmet-ül Eşya, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celalühü) “İsm-i Hakîm”inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane, mürebbiyane; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar.”

Risale-i Nur’da, bilgi toplumunun epistemolojik temellerinin yer aldığını görüyoruz. Bu eserlerde din ile bilim arasında varsayılan problemlerin köklü olarak çözüme kavuştuğu görülmektedir. Bizim bundan sonra yapacağımız onun yazdıklarını deşifre edebilmemizdir. Bediüzzaman İslamî paradigmanın oluşturulmasında ve bu çerçevenin sosyal bilimlere yansımasında bugün göz nuru döken nice Müslüman bilim adamının araştırdığı veya takıldığı noktaları görmüş ve çözümlerini Risale-i Nur’da sergilemiştir.

Bu konuya elbette işin ehli bilim adamları el atmış ve bunlar henüz ders kitaplarına yansımasa da alternatif eğitim kaynakları olarak birçok eserler yazılmıştır. Temennimiz, bilimsel bir disiplin içinde kâinatı esma tecellisi sayan bir bakış açısı ile kâinat üzerindeki ilahî tasarrufu göstererek fen bilimlerinin yeniden yazılmasıdır.

ASIL PROBLEM NEREDE?

Risale-i Nur eserlerince ortaya konulan eğitim felsefesine geçmeden önce ülkemizdeki eğitimin temelinde yer alan asıl probleme, kökteki soruna değinmek istiyorum. Ülkemizde eğitim denilince, çocuk ve gençlerimizin, doğruların (bilgilerin) tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda şartlandırıldığını söyleyebiliriz. Neyi ne zaman yapacağı, hangi dersleri ne zaman alacağı bellidir öğrencinin.

Kavrama-özümseme-anlama sürecinden mahrum bir şekilde bilgiler ezberletiliyorsa, ister istemez “şartlanma” yolu açılmış olmaktadır. Tekrar tekrar vurgulayalım ki, ülkemizde eğitimi “anlama ve kavrama” sürecinden çıkarıp (ya da düşük seviyede tutarak) ama tekrarı ve ezberi esas haline getirmekle “şartlı öğrenme” metodu ikame edilmiş oluyor.
Bu yapıda, her şeyi öğrenci adına eğitimci yaptığından aynı zamanda “devamlı müdahale” ortaya çıkmaktadır. Kişi ancak deneyerek kendi kabiliyetini keşfedebildiğinden, devamlı müdahale yani neyi, nasıl ve ne zaman yapacağını öğretici olarak siz empoze ettiğiniz zaman “deha” kendini gösterememekte, insanlar kendilerini sınırlandırmaktadır. Sonuçta öğrencide “öğrenilmiş çaresizlik” denilen ümitsizlik hâkim karakter olarak kendini göstermektedir. Böylece gelişimin ve inkişafın yolu kapanmaktadır.

İşte ülkemizde bu eğitim gerçeklerinin fark edilmemiş olması yüzünden, öğrenci, bilgiyle yüklenen “nesne” konumunda kalmakta ve bilgiyi üreten ve kullanan “özne” konumuna çıkamamaktadır.

“MERAK İLMİN HOCASI”

Usta bir eğiticinin yaptığı, aslında kişinin içindeki “öğrenme gücünü” harekete geçirmek ve ona ilham vermektir. Yani öğrenmenin yollarını göstermektir. İnsanın en değerli iki özelliğinin merak ve öğrenme yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Bediüzzaman’ın dediği gibi “merak ilmin hocası, ihtiyaç terakkinin üstadı”dır. Ancak ihtiyaca karşılık gelen bilgiler öğrenilebilmektedir. Hemen belirtelim ki, bu iki insanî özellik (merak ve öğrenme isteği) ‘dayatma ve empozeye” karşı fevkalade kırılgan ve hassastır. Öğrenmenin başında, öğrenmeye olan talebin ve ihtiyacın oluşturulması; yani, “neden öğreneyim ki?” sorusuna imkân ve fırsat verilmesi gerekir.

Bediüzzaman, açtığı maneviyat yolunun “tahkik mesleği” olduğunu ısrarla vurgular. Esasen bilginin (malûmat) önemi yoktur. Bediüzzaman, bilgiye yüklenilen anlamın; kazanılan bakış açısının (nazar, niyet, mana-yı harfî) önemi üzerinde durur. Mesnevi- i Nuriye adlı eserinde “ kırk senelik hayatının ve otuz senelik tahsilinin öğrendiği hulasa şeyin, nazar, niyet mana-yı harfi ve mana-yı ismi olduğunu söyler.

Öğretme, yani empoze-dayatma dediğimiz şey, Nur müellifinin ifadesi ile “akla kapı açmak ama ihtiyarı elden almamak” anlayışına terstir ve fıtrata güvensizliği ifade etmektedir. Yani akla kapı açmamak, anlama yolunu kapatmaktır ve seçme özgürlüğünün elden alınmasıdır.

TAHKİK MESLEĞİ

Bediüzzaman, “Hiçbir müfsit ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz” (Münazarat) diyerek mutlak teslimiyeti reddeden bir anlayışı hâkim kılmaya çalışmıştır.

Sorgulama ve kuşku duyma, araştırmacı kişiliğin oluşmasında temel bir unsurdur. Aynı zamanda “zihinsel özgürlüğün” de temelidir. Gerek yukarıdaki ifadeler ve gerekse “mesleğimiz tahkik mesleğidir” sözü ile Bediüzzaman, muhataplarında araştırmacı ve analitik bakışa sahip kişiliğin oluşmasını istemektedir.

Risale-i Nur eserlerinde bir hakikatin değişik cepheleri ile anlatılması, bu anlatımda sürekli ispat metotlarının kullanılması okuyucuda bütüncül bakış açısının kazanılmasını sağlar ve resmin bütününü gören bir zihin yapısı oluşturur. Aynı hakikatin farklı yollardan anlatılması ve değişik cepheleri ile verilmesi okuyucuda konunun kökleri ile anlaşılmasını ve derin ve sağlam bilgiye ulaşmayı temin eder. Sonuçta öğrenmede sathîlikten derinliğe geçilmesi, ezber ve taklit yerine, tahkik ve araştırmayı ön plana çıkarır.

Risalelerde bilginin “niçinler” ve “başka bilgilerle bağlantıları” içinde sunulması okuyucuda üretici ve mucit düşüncelerin gelişimi için bir zihnî altyapı oluşturur. Sonuç olarak Risale-i Nur eserleri uyguladığı metotlarla fıtratta var olan gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Eğitimin gerçek ve doğru şeklini anlamada zihnimize pencereler açıyor.

ÖNCE DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENME: TEFEKKÜR YOLU

Mevcut eğitimin çıkmazına bir kere daha dikkat çekersek; “düşünmeyi-tefekkürü” ve “bilginin kullanılmasını” öğrenme yerine, bilgiyi- sınavları amaç haline getirmiş olmasıdır. Hâlbuki eğitim, bir nitelik ve kalite gelişmesi, insanların seviye kazanması, teknolojinin sağladığı imkânlarla öğrencinin kendi yetenekleri doğrultusunda fikrî gücünü kullanarak bilgiyi üretmesi olayıdır. Hatırlatmak isteriz ki, düşünmek ise, var olan bilgilerden, kendinde olmayanı üretme yeteneğinin kazanılması demektir.

Risale-i Nur müellifi, Nur Yolunun dört temel esas (acz, fakr, şefkat ve tefekkür) üzerine bina edildiğini ifade eder. Bu esaslardan birisi “tefekkür”dür. Bediüzzaman’ın dediği gibi, herşeye karşı cahil olarak yaratılan insanların asli vazifesi “taallümle tekemmül”dür. Çekirdek nasıl su, hava ve toprakla gelişip neşvünema buluyorsa, insana ait yeteneklerin gelişmesi ve olgunlaşması da ilim ve öğrenme yoluyla olmaktadır.

Bediüzzaman’a göre, kâinat, okunmak için insanların önüne açılmış, devasa, iç içe sayısız kitaplardan ibaret büyük bir kitaptır; Allah’ın her iki kitabı (Kur’an-ı Kerim ve Kâinat) okunup anlaşılması için insanın önüne konulmuştur. İslam’ın ilk emri, “oku”dur. Okumayı öğrenebilmek, ancak düşünme yeterliliğine kavuşmakla mümkün olabilir. Risale-i Nur eserleri okurlarına kendisini, hakikatleri anlama, sorgulama ve müzakere ortamı sağlaması ile zihni inkişaf ettirmekte ve bilgi üretmeyi-tefekkürü öğretmektedir. Risale-i nur okumayı sadece kitaplardan okumak olmaktan çıkarır. Hem kendisini ve hem de kainat kitabının okucuyusu haline getirir. Risale-i Nur kainat kitabının okumanın metodunu ve aletlerini sunar. Bu okuma şüphesiz en başta, nurani ve müdakkik fen olan marifetullahın talimini sağlamaktadır. Kainat kitabının okunuşunda sanat ve estetik, yüksek nizam ve daimi faaliyet sürekli nazara verilişi ferdi bir “sanat okuyucusu” haline getirir.

Ülkemiz üzerinde oynanan karanlık oyunlardan birisi de, lisanımızı kısırlaştırarak, inanç ve değerlerimizi yozlaştırma çabalarıdır. Bir kısım uzmanların yaptığı istatistik çalışmalarına göre Risale-i Nur'da yaklaşık 125.000 adet kelime, kavram, deyim ve tamlama mevcuttur. Risale-i Nur zengin ve kelime-terim ve kavramları ile geniş ve derin düşünmenin alt yapısını hazırlamaktadır. Bilindiği gibi düşünme mimarisinin yapıtaşları kelimelerdir. Düşünme için altyapı ise, anadilin iyi kullanılmasıdır. Öğrenme sığ malûmatla, sınırlı sayıdaki terim ve kelime ile yürütülecek bir etkinlik olmadığından, önce zengin kelime ve kavramlarla zihnî alt yapının oluşturulması gerekir. İnsanların düşünce vüsatı, kavradığı kelime sayısı kadardır. İnsanımızın üretkenlikten bu kadar uzak olmasının önemli bir nedeni de dilde yaşadığımız kısırlıktır.

ÖĞRENME STİLİ VE PROFİLİ: ÖNCE ÖĞRENMEYİ ÖĞREN! KENDİNİ BİL, KENDİNİ TANI!

Bediüzzaman’ın öğrencilik yıllarında geçen bir hadise Tarihçe-i Hayat kitabında şu şekilde yer almaktadır:

“Bediüzzaman, kocaman klasik ders kitaplarını baştan sona değil, her kitaptan bir veya iki ders, nihayet on ders alıyor gerisini bırakıyordu. Bu durum hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin dikkatini çeker ve sorar. Küçük Said’in cevabı şöyledir:

“Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yâni bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab’ıma muvafık (karakterime uygun) olanlara çalışırım,” demiştir.

Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcut bulunan icad ve teceddüt fikrini medrese usullerinde göstermek ve bir teceddüt vücuda getirmek ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi etmemekti. Bu suretle, alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.” (Tarihçe-i Hayat)

Burada iki nokta üzerinde durmak isteriz. Birincisi, Bediüzzaman, kitabı baştan sona mütalaayı zaman tüketici ve fıtrata aykırı bir davranış olarak görmektedir. Hocanın vazifesinin kitabı baştan sona aktarmak olmadığını da düşünmektedir. Birer hazine niteliğinde olan derslerin ve onun konularının anahtarının, eğitici konumunda bulunan hoca ve öğretmenlerin elinde olduğunu vurgulamaktadır.

Dikkat edersek, eğitim dünyamızda eğitici konumunda bulunanların temel yanılgısı, eğitimi bilgiyi aktarmak olarak telakki etmeleri ve sonra da aktardıklarını öğrenciden sınav adı altında geri istemeleridir. Bediüzzaman ise, öğretmenin vazifesinin bilgiyi aktarmak değil; öğrenmenin ve bilgiye ulaşmanın yollarının öğretilmesi olduğuna dikkat çekmektedir . Kitaptaki bilgiyi aktarmak yerine püf noktaları, anahtar bilgileri sunmanın önemine vurgu yapmaktadır.

Bediüzzaman, “Fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyade ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri açabilir,” sözü ile “öğrenmeyi öğrenme” dediğimiz öğrenmenin yollarını öğrenmenin daha önemli olduğuna dikkat çeker.

Bilindiği gibi her insanın öğrenmesi farklıdır; merak, eğilim ve istidatlar insandan insana değişir. Eğitimde en başta yapılması gereken, öğrencileri öğrenme profillerine, meyil ve yeteneklerine göre gruplandırılmasıdır. Daha sonra da onların tabiatlarına göre eğitim verilmesidir. Herkese aynı tip eğitimi uygulamak, eğitimi verimsiz kılan unsurların başında gelmektedir. Bunun için Bediüzzaman hocasına “bilâhare tab’ıma muvafık olanlara çalışırım” diyerek, öğrenciye kaynak ve konuları seçme imkânı verilmesini istemektedir.

DERSLERİN YENİ ANLAMI

Bediüzzaman gözlenen melekesizlik, atalet ve şevksizliği, karşılıklı soru-cevap metodunun terkedilişine yani aktif ders ve öğrenme metotlarının terk edileşine bağlar: Şöyle demektedir: “Talebelerde âdemi münazara ve sual ve cevap sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi” sonuçlar doğurmaktadır.

Diğer taraftan her bir bilimin kendisine has bir gelişme seyri ve öğretme metodu olmasın gerektiğini ve ihtisaslaşma ve branşlaşmanın önemini şöyle anlatır (mealen):

“İstanbul’a geldim gördüm ki, diğer şubelere nisbeten medreseler terakki etmemiştir. Bunun da sebebi; Kitaba bakarak mesele ve hüküm çıkarmak olan istidat, ilim melekesi yerine konulmuş. Talebelerde, tartışma ve soru cevap eksikliği sebebiyle şevksizlik ve atalet gibi bazı haller meydana gelmiş. Diğer merak ve hayret uyandıran kainat ilimleri veya eğlence ile vakit geçirmeyi netice veren fenler ise, hakiki lezzeti ihtiva eden bizat maksut olan, ilahi ilimler gibi tahsil olunmaz. Bunun için de ya bütün bir gayret veya tam bir meşguliyet veya müsabakayı netice veren sual ve cevap gibi içten veya dıştan bir teşvik lazımdır. Yahut iş bölümü (uzmanlık) kaidesine uygun olarak her bir talebe istidadına göre bazı branşlarla uğraşmalıdır. Ta mutehassıs (uzman) olsun, sathi olmasın. Zira her ilmin esasını teşkil eden bir sureti var. Ona ait kabiliyet ve meleke olmadığı vakti, bazı yerler noksan olan resimlere benzer. Bunun da çaresi, talebe kabiliyet ve yeteneğine uygun olan bir fenni (branşı) esas tutmalıdır. Bu fenne münasip, alakalı olan diğer fenlerden de her birinden birer fezleke (öz bilgi) alınmalı böylece diğerlerinden alınan fezlekeler kabiliyetine uygun olan esas ilim dalının tamamlaycısı olarak öğretilmelidir.. Zira her bir fezleke, müstakil bir suret teşkil etmiyor Fakat, esas sureti tekmil edebilir.”
Nur külliyatında en verimli ve etkili öğrenme metotlarının kullanıldığı ve hatta şimdiye kadar keşfedilmemiş yeni metotların kullanıldığı ilgili meslek erbablarında anlatılmaktadır. Risale-i Nur eserlerinde şu eğitim-öğretim metotlarının kullanıldığı erbabınca örneklerle ele alınmaktadır: İspat metodu, Temsil metodu, Gözlem metodu, Soru-cevap metodu, Karşılaştırma metodu, Müspeti verme metodu, Örnekleme metodu, Geriye dönüş metodu, Fıtrata mutabakat metodu, Birlikte paylaşım metodu, Örnek alma metodu, His ve duyguların hedefini değiştirme metodu, Motivasyon sağlama metodu, Pratik çözümleme metodu, Olumlu sonuçlar çıkarma metodu, Beynin sağ ve sol cephelerini kullanma metodu, Çoklu zeka yaklaşımı, Yaparak yaşayarak öğrenme metodu, Modelleme, Yükleme vd…

Biz sadece burada temsil metodundan kısaca söz edelim.

İnsan, yaratılış olarak öğrenmeye meraklı bir şekilde, bir öğrenme programı ve donanımı ile yaratılmaktadır. Beyin ve öğrenme gerçeklerini yani fıtrattaki eğitimi dikkate alan doğru eğitim modellerinden birisi “senaryo temelli-proje destekli eğitim”dir. İnsanlar bilmediklerini temsiller ve kıyaslamalar yoluyla daha kolay öğrenebilmektedir. “Temsiller” halinde sunulunca, yani anlamlı senaryolarla birleştirildiğinde dersler sınıfların arasına “hapsolmaktan” kurtularak “gerçek hayatla” birleşir, yaparak ve yaşayarak öğrenme gerçekleşir. Kurulan senaryonun çevresi ne kadar gerçek hayata ilişkin sahnelerle doldurulursa öğrencilere o kadar sevimli gelecektir.

Risale-i Nur, eğitime “temsil” yolunu getirmiştir. Temsil, günümüzdeki adıyla drama-senaryoya tekabül etmekte olup, birçok çeşidi bulunmaktadır. Temsil yolu, bir dürbün veya teleskop gibi, anlaşılması güç konuları akla yaklaştırmakta; mikroskop gibi de görünmeyen ince meseleleri görünür ve anlaşılır hale getirilmektedir. Temsil metodu, birbirinden dağınık-parçalı duran meselelerin topluca görünmesini ve aralarındaki münasebet iplerinin görülmesini de sağlamaktadır.

Bediüzzaman bunu şu şekilde açıklamaktadır: “Felillâhilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hâsıl oldu.” (Mektûbat)

ÖĞRETMENİN YENİ ADI: DERS ARKADAŞI

Yeni eğitim tarzında öğretmen ya da eğitimcinin rol ve fonksiyonu da farklıdır. Öğretmenin yeni adı “öğrenme ortağı ve işbirlikçisidir.” Öğretmen, öğrencilerle birlikte araştırır, öğrenir, öğretmenin vazifesi gerçeklere ulaşmada rehberlik ve yol göstermedir. Öğrenmenin ve araştırmanın yollarını açar.

Bediüzzaman, bu anlayışın yerleşmesine çalıştığı, her vesile ile eserlerinde ve davranışlarında görülmektedir. “Ben de sizin ders arkadaşınızım” mealinde sık sık karşılaşılan ibareler bu anlayışın bir meyvesidir.

Anlattığı bir meseleyi öğrenciye hazmettiremeyen ve öğrenilmesi gereken konuyu öğrencinin anlayışına ve seviyesine indiremeyen bir eğitimcinin başarılı olması mümkün değildir. Çiğ otları sindirip yavrusuna berrak süt takdim eden koyun misali, öğretici konumda bulunanlar ham bilgileri sindirerek bilimsel düşünce haline getirebilmelidir. Bediüzzaman, “Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı” ve “hazmedilmeyen ilim telkin edilmemeli” diyerek bu gerçeği vecizeleştirmiştir.

KENDİ DEĞERLERİMİZE DÖNMENİN VE KENDİMİZE GELMENİN VAKTİDİR

Sonuç olarak, Kendi dinamiklerimizi ve değerlerimizi gözardı edip, kendimizi ithal çözümlere mahkûm görüşümüz, kendimize olan güvenimizin sarsılmasına yol açmaktadır. Ülkemizde eğitim sisteminin bekleneni vermemesi sebebiyle sürekli arayışlar ve uygulamalar gündemde oldu. Çözüm için sürekli “Batılı” ve “taklit” düzeyinde projeler uygulana geldi. Referanslar Pastolazzi, Jan Jack Rousseau, Jean Piaget, Dr. Maria Matesori gibi Batılı aydınlar oldu. Kendi kaynaklarımız bir kenarda tutuldu veya onlardan ancak “aksesuar” düzeyinde istifade edildi.

Bediüzzaman, çağımızı doğru okuyarak geçmişin rehberliğinde geleceği dokumuş ve manevî problemlere olduğu kadar eğitim problemlerine de Kur’an’ın ışığında doğru çözümler getirmeye muvaffak olmuştur. Bizim burada sunmaya çalıştıklarımız denizden bir damla misalidir.
Bediüzzaman, çağımızı doğru okuyarak geçmişin rehberliğinde geleceği dokumuş ve manevî problemlere olduğu kadar eğitim problemlerine de Kur’an’ın ışığında doğru çözümler sunmuştur. Kendi değerlerimizi yeniden keşfetme ve modern değerler ışığında ele alma zamanı geldi geçiyor. Eğitimle ilgili varsayım ve paradigmalarımızı Bediüzzaman’ın Kur’an ışığında keşfettiği değerler çerçevesinde sorgulamanın zamanı geldiği kanaatındayız.

Türkiye'de, derin nefes alabilen, bu ülkenin -Kur'ân'ın üflediği ruhla hayat bulan- medeniyet burçlarını, entelektüel ufuklarını, kurucu şahsiyetlerini ve temellerini özümseyen ve harekete geçirebilen bir beyingücü yetiştiren köklü bir eğitim sistemi haline gelmesi en büyük beklentimizdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum